Charlie Mackesy’nin eserinden uyarlanan The Boy, the Mole, the Fox and the Horse (Çocuk, Köstebek, Tilki At) ilk dakikasından itibaren çizim tarzıyla beni yakalamayı başardı. Suluboya paleti, çizgilerin tamamlanmamış, aceleye getirilmemiş naif “taslak” yapısı bana buram buram Winnie the Pooh’nun nostaljik güven veren dünyasını anımsattı. Bence yapım, çağımızın karmaşık gürültülü dünyasında çok net şey anlatmak istemiş inanılmaz temiz, duru şekilde işin altından kalkmış. Hiçbir ajitasyona, büyük aksiyonlara ya yapay “kötü adamlara” ihtiyaç duymadan, sadece dört ruhun yolculuğuyla kalbimize dokunmayı başarıyor.
İzlerken her karakterin, aslında kendi iç dünyamızın farklı birer parçası olduğunu hissettim.
İçimizdeki hiç büyümeyen, her zaman şeyleri merak eden hayatta sürekli yönünü bulmaya çalışan kaybolmuş tarafımızı temsil ediyor. Sürekli sorular soruyor çünkü dünya onun için çok büyük bazen ürkütücü. Onun “ev” arayışı, aslında fiziksel mekandan ziyade, hepimizin aradığı “ait olma güvende hissetme” arzusunun ta kendisi.
Köstebek (The Mole)Hayatın tüm karmaşasına rağmen küçük mutluluklarla ( tabii ki pastayla!) mutlu olmayı başaran, içimizdeki yaşama sevinci iyimserlik. Dünyaya karşı öyle temiz hevesi var ki, her fırtınanın parça tatlıyla atlatılabileceğine inanıyor. Karamsarlığa düştüğüm anlarda bana konfor alanlarımızın küçük şeylerin değerini hatırlatan ses.
Geçmişte kırılmış, incinmiş yüzden etrafına kalın duvarlar örmüş savunma mekanizması (bkz. The Wall). İlk başta suskun, mesafeli hırçın; çünkü canının yanmasından korkuyor. Ama sevgi sabır gördükçe duvarların nasıl esnediğini izlemek harikaydı. sessiz kalan insanların aslında sadece yaralı olabileceğini çok güzel gösterdi.
At (The Horse)İçimizdeki bilge, güçlü ama kırılganlığını gizlemeye çalışan yanımız. Grubun en büyüğü ama en sessiz sırları taşıyanı. Sırf başkaları kıskanmasın ya dışlanmasın diye kanatlarını gizlemesi bana çok tanıdık geldi. Toplumda kabul görmek için kendi potansiyelini saklayan herkesin yansıması. Ne zaman ki sevgiyi buluyor, işte zaman kanatlarını açıp özgürleşiyor.
Diyaloglardan DerslerFilmi izlerken bazı cümleler oldu ki, durdurup üzerine dakikalarca düşünmek istedim. İşte bana çok şey öğreten alıntılar.
Çocuk: “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?”
Köstebek: “İyi.”
- Çıkarımım: Dünya bize sürekli kariyer, unvan başarı hedefleri dayatırken, basit cevap beni kendime getirdi. Hayattaki en büyük en zor unvan, sadece “iyi insan” olabilmek.
- Çocuk: “En cesurca söylediğin söz neydi?”
At: “Yardım.”
Çocuk: “Neden?”
At: “Çünkü yardım istemek pes etmek demek değildir. Aksine, vazgeçmeyi reddetmektir.” - Çıkarımım: Çoğu zaman zayıf görünmemek için her şeyi tek başımıza omuzlamaya çalışıyoruz. Oysa birinden yardım istemek yenilgi değil, tam tersine hayata tutunma isteğinin cesaretin en saf halidir.
- Köstebek: “Bazen kendimi çok küçük önemsiz hissediyorum.”
At: “Ama sen buradasın sen olmasaydın her şey çok eksik olurdu.” - Çıkarımım: Kendimi değersiz hissettiğim karanlık anlarda cümleyi hatırlayacağım. Her birimiz, ne kadar küçük olursak olalım, başkasının hayatında tamamlayıcı parçayız.
At: “Gözyaşları zayıflık değildir. Onlar senin ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır.” - Çıkarımım: Duyguları bastırmanın değil, onları korkusuzca yaşamanın bizi iyileştirdiğini anlatan, adeta terapi cümlesi.
yapım bence sinema dünyasında çok nadir rastlanan cinsten görsel şiir. Bize büyük vaatlerde bulunmuyor, sadece fırtınanın ortasında birbirine sığınan dostların şefkatini sunuyor. Çizimlerindeki samimi Winnie the Pooh havasıyla çocukluğuma dokunurken, diyaloglarındaki bilgelikle yetişkin ruhumu sakinleştirmeyi başardı. Kendi içsel fırtınalarından yorulan herkesin mutlaka ama mutlaka sığınması gereken çok özgün liman.