Ahmed Arif şöyle yazmıştı: “Dostuna yarasını gösterir gibi, / salkım söğüde su verir gibi, / Öyle içten / Öyle derin, / Türkü söylemek, küfretmek…” dizelerde yara, herkesin önüne açılan şey değildir; ancak dosta gösterilebilen mahrem hakikat gibidir. İnsan yarasını, incinmesini, en zayıf yerinden vurulmuş olmanın izini çoğu zaman saklar. Çünkü bazı yaralar yalnızca acı vermez; insanı utandırır. Parmağımıza batan dikeni, kırılan ayağımızın acısını söylemek çoğu kez kolaydır; ama aşağılanmayı, değersiz hissettirilmeyi, narsistik yaralanmayı anlatmak çok daha zordur. Çoğumuz yaramızı göstermeyiz. Yarayı ayıp gibi içimizde saklarız. Çünkü bazı yaralar açığa çıktığında, yalnızca yara değil, yarayı taşıyan kişi görünür hâle gelir. Böylece yıllar önce yaşanmış acı, her gösterildiğinde yeniden hatırlanır yeniden acı üretir.

Benzer biçimde çoğumuz yoksulluğumuzu gizleriz. Çünkü yoksulluk çoğu zaman yalnızca maddi eksiklik olarak değil, utanç, başarısızlık, hatta ayıp gibi yaşanır. İnsan, yardıma muhtaç olduğunu açıkça göstermekten çekinir. nedenle bazı yaraları göstermek, yoksulluğu görünür kılmak, insanın eksikliğini başkalarının bakışına açması bakımından cesaret işidir. Çoğumuzun buna cesareti yoktur. Dilenci ise tam bizim saklamaya çalıştığımız şeyi görünür kılar. Masumiyetini, yarasını, eksikliğini, yoksulluğunu ya bedensel kaybını açıkça sergiler. Örneğin eli yoksa, bunu saklamaz; tersine, yardım talebinin parçası hâline getirir. yüzden dilencinin varlığı bizi yalnızca acıttığı için değil, bizim korktuğumuz şeyi yapabildiği için ürkütür. yarayı gösterir. Biz ise çoğu zaman yarayı saklayarak yaşamaya çalışırız. anlamda dilencinin teşhiri yalnızca performans değildir; aynı zamanda toplumsal utancın tersine çevrilmesidir. Bizim gizlediğimiz eksiklik, onun görünürlük aracına dönüşür. Bizim sakladığımız yara, onun seslenme biçimi. Tam nedenle dilenciye bakmak rahatsız edicidir: Çünkü onun yarasında yalnızca onun yoksulluğunu değil, kendi kırılganlığımızı, kendi sakladığımız utançları görünür olmaktan duyduğumuz korkuyu görürüz.

Dilencilikte performans teşhir her zaman vardı. İnandırıcı olmak için acının gösterilmesi, eksikliğin sahnelenmesi bakışın yakalanması gerekiyordu. Dilenci yalnızca yardım istemez; aynı zamanda kendisini/muhtaçlığını görülür kılar. Yarasıyla, eksikliğiyle, sesiyle, bedeniyle bakışıyla karşısındakini ahlaki ilişkiye zorlar. Fakat buradaki ilişki tek taraflı asimetrik ilişkidir. Biri verir, diğeri. ilişki, alışveriş ilişkilerinden farklıdır; çünkü yardım eden kişi çoğu zaman doğrudan karşılık beklemez. Marcel Maus’un (Die Gabe =Armağan, 1990) armağan üzerine düşüncelerinde gösterdiği gibi, insan ilişkilerinin önemli kısmı karşılıklılık üzerine kuruludur. Armağan yalnızca verilen nesne değildir; aynı zamanda bağ kurar, yükümlülük yaratır, sembolik borç doğurur. Birine gösterilen saygı, verilen emek, sunulan ilgi ya hatır bile bazen sembolik sermaye gibi işler. İnsan, aldığı şeyi aynı biçimde olmasa bile başka biçimde geri vermek zorunda hisseder.

Dilencilikte ise karşılıklılık büyük ölçüde askıya alınır gibidir. Dilenciye para verirsiniz, ama ondan gerçek anlamda şey beklemezsiniz. Beklenen tek karşılık çoğu zaman onun duasıdır. Dilenciye sadaka veren ilişkisi asimetriktir ama Tanrı burada işin içine dahil. Dilenci “Allah razı olsun” der, size dua eder, sizin için iyi dileklerde bulunur. Böylece ilişkinin tamamen tek taraflı görünmesi engellenir; sanki sembolik olsa karşılık verilmiş gibi. Ama karşılık tuhaf karşılıktır. Çünkü insan ister istemez şunu düşünür: Dilencinin duası gerçekten tutsa, belki önce kendisi için dua eder dilencilikten kurtulurdu. Yine dua, asimetrik ilişkiye zayıf olsa denge görüntüsü kazandırır. Veren kişi yalnızca vermiş olmaz; aynı zamanda manevi karşılık almış gibi hisseder. Hatta dilenciye verilen sadakanın karşılığı biraz Tanrı’dan beklenir. Yani sadaka, iki insan arasındaki basit verme-alma ilişkisi olmaktan çıkar; Tanrı’yla kurulan sembolik alışverişe dönüşür. Veren kişi, verdiğinin karşılığını doğrudan dilenciden değil, ilahi adalet ya manevi mükâfat fikrinden bekler. Böylece sadaka tasarımı, ilişkiyi yatay karşılıklılık olmaktan çıkarır onu üstte duran, koruyucu, gözetleyici denetleyici baba figürünün bakışına bırakır.

Zaten dilencilikte kutsal üzerinden örgütlenen yan vardır. Yardım yalnızca yoksulla kurulan ilişki değildir; aynı zamanda Tanrı’nın takdiri, sevap beklentisi manevi borç düşüncesiyle bağlantılıdır. nedenle sadaka, yalnızca yoksula verilen küçük maddi destek değil, veren kişinin kendi ahlaki dinsel konumunu teyit ettiği eylemdir. Dayanışma burada yalnızca insani sorumluluk olarak değil, Tanrı katında karşılığı olacağı düşünülen davranış olarak anlam kazanır.

Dilenme, sosyal güvence

Burada şey daha var: Dilencilik ya yoksula yardım etme, sosyal devletin olmadığı topluluklarda tür geleneksel sosyal güvence gibi işlev görür. Çünkü her köy, her mahalle ya her küçük topluluk kendi yoksulunu belli ölçüde yaşatır. Modern anlamda sigorta, işsizlik yardımı, emeklilik ya sosyal yardım mekanizmalarının bulunmadığı yerlerde dayanışma, cemaatin içinde dağılmış güvenlik ağına dönüşür. Yoksul kişi tümüyle sahipsiz bırakılmaz; köyün, mahallenin, akrabalık ağlarının ya dinsel dayanışmanın içinde belli ölçüde korunur. nedenle dilencilik yalnızca bireysel çaresizlik biçimi değildir; aynı zamanda sosyal devlet öncesi toplumlarda yoksulluğun yönetilme yollarından biridir. Topluluk, kendi içindeki bazı yoksulları, dulları, yetimleri, hastaları ya çalışamayacak durumda olanları sadaka, zekât, yiyecek verme, bayram yardımı ya gündelik küçük desteklerle ayakta tutar. Böylece yardım, yalnızca merhamet duygusunun değil, topluluğun kendisini sürdürme biçiminin parçası. Yoksulun varlığı rahatsız edicidir; ama aynı zamanda topluluğa kendi ahlaki düzenini hatırlatır. Kime yardım edildiği, kimin korunmaya değer görüldüğü kimin dışarıda bırakıldığı, toplumun vicdan haritasını gösterir.

Buna rağmen ilişkinin özü değişmez. Ortada temel olarak asimetrik ilişki vardır: biri verir, biri. Dilencinin kendisini borçlu hissetmesi beklenmez. Çünkü sadaka, yardım ya bağış, normal alışveriş ilişkilerindeki gibi geri ödenmesi gereken borç yaratmaz. Elbette insanlar birbirlerini tanıyorlarsa, ilişki daha karmaşık hâle gelebilir. Teşekkür, mahcubiyet, minnettarlık ya müteşekkirlik gibi duygular oluşabilir. Ama anonim karşılaşmada, örneğin sokakta hiç tanımadığınız birine para verdiğinizde, çoğu zaman böyle beklenti yoktur. Verirsiniz ilişki orada biter.

Kapalı çevrelerde, köylerde, küçük kasabalarda ya insanların birbirini tanıdığı dar topluluklarda ise durum farklıdır. Orada yardım bütünüyle karşılıksız görünse bile, ilişkilerin sürekliliği nedeniyle görünmez beklenti varlığını korur. İnsanlar birbirini tanır, birbirinin geçmişini bilir, aynı sokakta yaşar, aynı kahvede oturur, aynı cenazede ya düğünde karşılaşır. nedenle verilen yardım, açıkça borç yaratmasa bile ilişkisel hafızaya kaydedilir. “ fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü tam kültürel hafızayı anlatır. Küçük yerlerde yapılan iyilikler, yardımlar, selamlar hatırlar unutulmaz; bunlar insanlar arasında görünmez bağ kurar. Burada narsistik, övünülen güçlülük hisssedilen durumda oluşur: Veren el alan elden üstündür…

nedenle köyde ya kasabada dilenci sadaka veren kişi arasında bile belli belirsiz tanışıklık, karşılıklı bakış, saygı hâli vardır. Bugün yardım eden kişi, yarın yine aynı insanla karşılaşacağını bilir. Beş yıl sonra aynı sokakta, aynı pazarda, aynı caminin avlusunda yeniden yan yana gelebilirler. süreklilik, insanlar arasındaki ahlaki sorumluluğu güçlendirir. Birbirine kötülük yapmak, birbirini tamamen yok saymak ya aşağılamak zorlaşır; çünkü ilişki anlık değil, devamlıdır.

Şehirde ise bağ büyük ölçüde kopar. Büyük kentte dilenci ona para veren kişi arasında çoğu zaman hiçbir tanışıklık yoktur. Birbirlerini ilk kez görürler muhtemelen daha hiç karşılaşmazlar. İlişki birkaç saniyelik bakış, kısa sesleniş, uzatılan el verilen birkaç bozuk paradan ibaret kalır. Sonra herkes kendi yoluna gider. nedenle şehirde yardım ilişkisi daha anonim, daha geçici daha duygusuzdur. Köyde ya kasabada ilişki süreklilik içinde ahlaki bağ üretirken, şehirde ilişki anlık temas olarak kalır.

fark önemlidir. Çünkü ahlaki sorumluluk yalnızca soyut ilkelerden doğmaz; çoğu zaman tekrar karşılaşma ihtimalinden, tanışıklıktan ortak hafızadan beslenir. Küçük yerlerde insanlar birbirlerine karşı daha dikkatli davranmak zorunda kalırlar; çünkü birbirlerinden bütünüyle kaçamazlar. Şehirde ise insan, yardım ettiği ya görmezden geldiği kişiyi daha görmeyeceğini bildiği için, ilişki daha kolay kesilir. Böylece dilencilik, yalnızca yoksulluk meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bağların çözülmesi meselesi hâline gelir. Köyde dilenci cemaatin içinde figürdür; şehirde ise kalabalığın içinden geçen anonim gölgedir.

Dijital Çağda Yardım Sadaka

Kapitalizm öncesinde kapitalizmin erken dönemlerinde yardım eden yardım edilen arasında daha doğrudan ilişki vardı. İnsan, köyündeki ya kasabasındaki yoksulu tanır, onun gözünün içine bakar, onunla yan yana yaşar ona yardım ederdi. Ya dilenci gelip doğrudan size seslenir, derdini anlatır, bakışınızı yakalar yardım isterdi. Yardım, çoğu zaman yüz yüze karşılaşmanın içinden doğardı. nedenle yardım dayanışma mekâna bağlıydı; aynı coğrafyada, aynı köyde, aynı kasabada ya aynı mahallede yaşayan insanlar arasında gerçekleşirdi.

Kentleşmeyle birlikte yardım dayanışma giderek kurumsallaştı. Artık Afrika’daki birine, başka şehirdeki yoksula ya Bayern’ küçük köyde yaşayan aileye yardım ettiğinizde, insanla hayatınız boyunca hiç tanışmayabilirsiniz. Özellikle Noel dönemlerinde, dinsel vicdani duyguların yükseldiği zamanlarda, yardım kampanyaları devreye girer. Afrika’dan fotoğraflar, kısa videolar, ağlayan çocuklar, boş tabaklar, yıkık evler gösterilir. Yoksulluk artık doğrudan karşılaştığınız insanın sesiyle değil, hazırlanmış görüntüyle, kurgulanmış anlatıyla size ulaşır. Siz çoğu zaman anlatıdan etkilenerek yardım edersiniz.

görüntüler gerçekliğin kanıtı gibi sunulur. Fotoğraf, video kısa tanıklıklar, yardım talebinin inandırıcılığını kurar. Böylece yardım dayanışma yalnızca ahlaki ya dinsel eylem olmaktan çıkar; giderek kendi dili, araçları, kampanyaları imgeleri olan endüstriye dönüşür. Dayanışma kurumsallaşır, profesyonelleşir çoğu zaman anonimleşir. Yardım eden yardım edilen arasında doğrudan tanışıklık yoktur; bunun yerine imgesel, fanteziye dayalı aracılar üzerinden kurulan ilişki vardır.

durum yardım ilişkisinin duygusal yapısını değiştirir. Afrika’ açlık çeken çocuğa acıyabilir, merhamet duyabilir, onun için üzülüp bağış yapabilirsiniz. Fakat onunla hiç karşılaşmamak, onun yaşadığı dünyaya gerçekten temas etmemek, aynı zamanda acıyı görmezden gelmeyi kolaylaştırır. Görüntü birkaç saniye vicdanı harekete geçirir; sonra kapanır, geçer gündelik hayat devam. Yoksulluk artık insanın karşısına komşu, tanıdık, yüz olarak değil; kampanya görseli, bağış çağrısı ya kısa video olarak çıkar.

nedenle yardım eden yardım edilen arasındaki bağ, birebir tanışmaya doğrudan karşılaşmaya dayalı olmaktan uzaklaşır. Bununla birlikte ilişkiye ait duygular zayıflar. Bugün sokakta karşımıza çıkan bazı dilenciler hâlâ bizimle doğrudan ilişki kurabilir. Gözümüzün içine bakar, bize seslenir, bizi durdurmaya çalışırlar. Ama onlar çoğu zaman tanımadığımız, hayatımızdan birkaç saniye içinde geçip gidecek insanlardır. Büyük şehirde dilenciyle kurulan ilişki bile çoğu zaman anlık, kopuk anonimdir.

Kurumsal yardım biçimleri başka tutumu beraberinde getirir. Sosyal devletin varlığıyla birlikte bazı insanlar bireysel yardımdan kaçınarak “devlet yardım etsin” ya “çalışsın” diyebilir. Böylece sorumluluk bireyden devlete devredilir. Elbette sosyal devletin görevi yoksulluğu azaltmak, insanlara temel güvence sağlamak kimseyi yalnızca bireysel merhamete muhtaç bırakmamaktır. Fakat düşünce bazen vicdani sorumluluktan kaçmanın bahanesine dönüşebilir. İnsan, kendi gözünün önündeki yoksulluğu görmemek için sorumluluğu soyut kuruma havale.

Böylece yardım modern dünyada tuhaf gerilim içinde kalır. yandan sosyal devlet, kurumsal yardım ağları kampanyalar yoksulluğu daha sistemli biçimde görünür kılar; yandan görünürlük, yardım eden yardım edilen arasındaki canlı ilişkiyi zayıflatır. Yardım artık çoğu zaman karşılaşma değil, aktarım işlemidir: para gönderilir, bağış yapılır, kampanya desteklenir. Fakat yardım edilen kişinin yüzü, sesi, hikâyesi gerçekliği çoğu zaman uzak imge olarak kalır. modern yardımın temel çelişkisini gösterir: yoksulluk daha görünür hâle gelir, ama yoksulla kurulan ilişki daha mesafeli anonim.

dilenme

Dijital kapitalizmle birlikte ise bambaşka durum ortaya çıkmıştır: dijital dilencilik. ’ta insanlar “Bana yardım edin, üç tane gül atın, üç dakika kaldı” gibi çağrılar yapıyorlar. Filtreler, makyajlar, ışıklar, efektler sahnelenmiş görüntüler eşliğinde destek isteniyor. Burada dikkat çekici olan şey Artık yardım edilen kişi klasik anlamda yardıma muhtaç biri olmak zorunda değildir. Yardım bazen eksikliğe değil, fazlalığa yönelir. Güzelliğe, çekiciliğe, eğlenceye, dikkat çekici bedene ya sahnelenmiş kişiliğe destek verilir. “Ne güzel gözleri var”, “ne güzel dudakları var”, “ne tatlı konuşuyor” denilerek para gönderilir.

Eskiden insanlar çoğu zaman eksikliklerinden dolayı yardım görüyordu; bugün ise bazen sahip oldukları çekici özellikler üzerinden destek alıyorlar. Elbette dijital alan gerçekten yardıma muhtaç insanlar için görünürlük imkânı sağlar. Hastalığını anlatan, sokakta kaldığını söyleyen, çocuğunun tedavisi için para isteyen insanlar platformlarda yardım talep. Fakat tür içerikler çoğu zaman daha az ilgi görür. Çünkü dijital ortamda yalnızca acı değil, acının nasıl sunulduğu önemlidir. Hatta bazen acıdan çok sunum, ihtiyaçtan çok performans belirleyici.

Günümüzde yardım ilişkisi tek taraflı olmaktan çıkmıştır. Sokakta müzik yapan biri bize şey sunar; biz karşılığında para veririz. Orada yardım alışveriş arasında ince çizgi vardır. Dijital ortamda ise kişi bize güzelliğini, eğlencesini, kırılganlığını, hikâyesini ya dikkat çekici yönlerini sunar; biz buna karşılık destek veririz. Böylece yardım, giderek mikro alışveriş biçimine dönüşür.

Analog dijital yardım

Eskiden yardım daha çok suçluluk, sorumluluk, merhamet vicdanla ilişkiliydi. İnsan yardım ederken karşısındaki kişinin acısıyla, yoksulluğuyla ya çaresizliğiyle yüz yüze gelirdi. Yardımın içinde rahatsızlık, mahcubiyet, bazen kendi konumundan duyulan suçluluk vardı. Bugün ise yardım giderek haz, uyarılma, estetik tatmin dikkat ekonomisiyle ilişkili hâle geliyor. Yardım artık her zaman en çok ihtiyacı olana değil, çoğu zaman kendisini en iyi sunana, en etkili biçimde görünür kılana gidiyor. nedenle dijital çağda dilencilik yalnızca yoksulluğun değil, görünürlüğün meselesidir. Artık yalnızca “kim muhtaç?” sorusu değil, “kim kendisini daha etkili gösterebiliyor?” sorusu belirleyici hâle gelmiştir. Yardım, yalnızca yardım olmaktan çıkıp haz eğlenceyle iç içe geçmiştir. Dilenmek kimi zaman eğlenceye, performansa gösteriye karışır. yayınları, YouTube videoları, çevrimiçi gazeteler, podcastler sosyal medya kampanyaları yeni düzenin parçasıdır. ihtiyaç yoksulluk artık yalnızca anlatılmaz; izlenir, ılır, ilir, tüketilir bazen eğlenceli içerik formuna sokulur.

Analog kültürde yardım daha bedensel dokunulabilir ilişkidir. Sadaka verilirken el cüzdana gider, para çıkarılır, karşıdakinin avucuna bırakılır. elden ele geçen şeydir. Orada bakış vardır, ses vardır, yüz vardır, kısa olsa karşılaşma vardır. Yardım mekânda gerçekleşir; sokakta, cami çıkışında, pazar yerinde, kapı önünde ya mahallede. Veren alan aynı anda aynı yerde bulunur. nedenle yardım yalnızca ekonomik aktarım değil, aynı zamanda bedensel duygusal karşılaşmadır.

Dijital çağda ise yardım giderek bedensizleşir. Para artık elden ele geçmez; çevrimiçi havaleyle, banka uygulamasıyla, linke tıklayarak ya ekrandaki küçük simgeye basarak aktarılır. Veren kişi çoğu zaman karşısındakinin elini, yüzünü, sesini, kokusunu, yorgunluğunu ya mahcubiyetini duymaz. Yardım temas olmaktan çıkar, işlem hâline gelir. Böylece sadakanın bedensel sahnesi çözülür; onun yerine ekran, görüntü, ses efekti, canlı yayın dijital performans geçer. dönüşüm yardımın duygusunu değiştirir. Eskiden yardım, karşılaşmanın ağırlığını taşırdı; bugün ise çoğu zaman ekranın hafifliği içinde gerçekleşir. tıklama vicdan rahatlatılır, bağışla suçluluk azaltılır, küçük dijital hediye hem destek verilmiş hem eğlenilmiş. Yardım eden kişi yalnızca veren değil, aynı zamanda izleyen, en tüketen kişiye dönüşür. Yardım edilen kişi yalnızca muhtaç olan değil, kendisini sahneleyen, görünür kılan dikkat toplamaya çalışan figür hâline gelir.

Böylece yardım, sadaka dilencilik dijital çağda yeni biçim kazanır: merhamet eğlence, vicdan haz, ihtiyaç performans birbirine karışır. Yardım artık sadece yoksulluğa verilen cevap değil; aynı zamanda görünürlük, dikkat dijital etkileşim düzeninin parçasıdır.

Medya, Merhamet Mağduriyetin Sahnelenmesi

Masum mağdurlar, iktidarlar güç odakları… Bunlardan biri medyadır. Medya, halkın duygularını yönlendirebilmek için zaman zaman son derece sansasyonel masumiyetler merhamet sahneleri üretir.

Günlerdir televizyonda sahile vurmuş balinayı kurtarmak için verilen olağanüstü çabaları izliyoruz: ağlayan çocuklar, seferber olan insanlar, duygusal anlar… Kuşkusuz çaba değerlidir. Türler arası dayanışma, koruma bakım duygusu insani refleksin ifadesidir. Ama mesele burada bitmez. Aynı dünyada her gün sayısız canlı türü yok oluyor; ekosistemler geri dönülmez biçimde tahrip ediliyor. Buna karşı sistematik önlemler alınmıyor ya alınan önlemler yıkımın hızına yetişmiyor. büyük yok oluş çoğu zaman görünmez kılınıyor. tam görünmezliğin ortasında, tekil dramatik olay büyütülerek kolektif duyarlılık sahnesine dönüştürülüyor.

Buna örnek her yıl Türkiye’ye gelen neredeyse ulusal hikâyeye dönüşen Yaren leylektir. Gelişi günlerce takip edilir, karşılanır, üzerine haberler yapılır; birkaç günlüğüne ülkenin ortak duygusunun merkezi hâline gelir. Oysa aynı anda her gün birçok tür yeryüzünden geri dönülmez biçimde silinmektedir. yok oluşlar ne manşet olur ne kolektif yas üretir. Ama Yaren leylek gelmediğinde, neredeyse ulusal yas ilan edilecekmiş gibi atmosfer oluşur.

Burada sorulması gereken şudur: Neye üzülüyoruz neyi görmüyoruz? Hangi canlı için seferber oluyor, hangisinin yok oluşunu sessizce kabul ediyoruz? Merhametimiz gerçekten acıya yöneliyor, yoksa medyanın görünür kıldığı, hikâyeleştirdiği duygusal olarak tüketilebilir hâle getirdiği sahnelere bağlanıyor?

sorunun başka katmanı, insanın kendi konumunu nasıl kurduğuyla ilgilidir. İnsan yalnızca medyanın yönlendirmesiyle değil, aynı zamanda kendi türsel narsisizmiyle dünyayı anlamlandırır. Birçok inanç sistemi insanı yaratılışın merkezine yerleştirir. İnsan en üstün varlık olarak tanımlanır; doğa ise onun kullanımına sunulmuş alan olarak kurgulanır. düşünce, yeryüzünü ortak yaşam alanı olmaktan çıkarıp insanın mülkü hâline getirir.

Oysa doğada böyle hiyerarşi yoktur. “Üstün” “aşağı” olan ayrımı insanın kurduğu düzenlemedir. Ancak düzen kutsal referansla meşrulaştırıldığında, eleştirilemez hakikate dönüşür. Tam noktada merhametin sınırları daralır. Çünkü vicdan, insanın içsel sorumluluğu olmaktan çıkar dışsallaştırılır. Kutsal metinlere, ilahi buyruğa ya ideolojik çerçeveye devredilir.

Böylece kişi yaptığı eylemin sorumluluğunu kendi üzerinde hissetmez. canlıyı öldürmek, doğayı tahrip etmek ya başkasına zarar vermek artık bireysel tercih değil, gereklilik olarak algılanır. Suçluluk duygusu askıya alınır, merhamet devre dışı kalır. anlamda vicdanın dışsallaştırılması yalnızca bireysel savunma mekanizması değil, aynı zamanda politik işleve sahiptir. İnsan kendi eylemlerinin yükünü taşımak yerine, sorumluluğu kutsala, ideolojiye ya tarihsel zorunluluk fikrine bırakır. Böylece merhamet duygu olmaktan çıkar; koşullara bağlı, sınırlandırılmış yönlendirilebilir alana dönüşür.

Mağduriyetin Saf Olmayan Doğası

Svenja Goltermann’ın Opfer. Die Wahrnehmung von Krieg und Gewalt in der Moderne (= Modern Çağda Savaş Şiddet Algısı, 2017) adlı çalışmasında altını çizdiği şey basit ama rahatsız edicidir: Mağduriyet sandığımız kadar saf değildir.

Modern toplumda savaş şiddetin algılanışı, mağdur fail arasındaki sınırların düşündüğümüz kadar net olmadığını gösterir. Uganda’daki savaş bunun en çıplak örneklerinden birini sunar. Hristiyan teokratik devlet kurmak isteyen Lord’s Resistance Army içinde yer alan Dominic Ongwen, binlerce insanın öldürüldüğü eylemlerle ilişkilendirilen faildir. Fakat hikâye burada bitmez. Akrabaları mahkemeye itiraz ederken onun hayat hikâyesini hatırlatırlar: Ongwen henüz çocukken kaçırılmıştır. Çocuk asker yapılır. Var olabilmek için çocuk yaşta oyun yerine öldürmeyi öğrenir. Eline silah verilir şiddetin içinde büyür. Öldürmeyi öğrenir. hâlde soruyla karşı karşıyayız: kişi yalnızca katil midir, yoksa çocuğun uzatılmış kaderi midir? Modern savaşın en karanlık noktası tam burada başlar: Fail mağdur arasındaki çizgi bulanıklaşır. Kimin yalnızca mağdur, kimin yalnızca fail olduğunu belirlemek bazı durumlarda imkânsızlaşır. Savaş yalnızca bedenleri değil, ahlaki kategorilerimizi parçalar.

Benzer ikili durum Vietnam Savaşı’nda karşımıza çıkar. Amerikan askeri Vietnam’ öldürür; ama her zaman “katil” olarak adlandırılmaz. Çünkü savaş, öldürme eylemini yeniden adlandıran dil üretir. Üniforma, şiddeti ahlaki olarak dönüştürür. Aynı insan, aynı eylem: bağlamda suç, başka bağlamda kahramanlık. Ama aynı asker esir düştüğünde, kez zulme uğrayanların öfkesinin nesnesine dönüşebilir. Böylece mağduriyet faillik birbirine dolanır. Dün öldüren kişi bugün işkence gören esir olabilir; dün mağdur olan kişi bugün zalimleşebilir. yüzden savaş yalnızca insanları değil, kavramları yaralar.

Bunlar bize uzak meseleler gibi görünebilir. Oysa adını bile tam olarak koyamadığımız, neyin savaş, neyin güvenlik politikası, neyin terörle mücadele, neyin devlet şiddeti olduğunu tartışmaktan kaçındığımız her süreçte, kimin fail kimin mağdur olduğu er ya geç yeniden gündeme gelecektir. Devletlerin kendi anlatılarını masum zorunlu gösterme çabası kuşkusuz noktada sorgulanacaktır. Çünkü hiçbir devlet anlatısı bütünüyle tarafsız değildir; her anlatı, bazı acıları görünür kılarken bazılarını bastırır, bazı ölümleri yas konusu yaparken bazılarını istatistiğe indirger. Belki nedenle devletler toplu çözümleri, sessiz uzlaşmaları mümkünse geçmişin çok fazla kurcalanmamasını ister. Çünkü konuşulmaya başlandığında maskeler düşebilir. Fail mağdur arasındaki sınırlar, resmî anlatıların kurduğu kadar net olmayabilir. Kimin neyi yaptığı, kimin adına yaptığı, kimin sustuğu, kimin seyirci kaldığı kimin acısının hiç tanınmadığı ortaya çıkabilir. Devletin maskesi çoğu zaman sessizlikle korunur; geçmiş konuşulmaya başladığında ise yalnızca olaylar değil, olayları mümkün kılan dil, hukuk, medya ahlak düzeni sorgulanmaya başlar.

Kolektif mağduriyetler

Bugün ise başka eşiğe gelmiş durumdayız: kitlesel mağduriyetler çağındayız. Milyonlarca insan savaş, çatışma, doğal afet, açlık, ekolojik yıkım ekonomik şiddet nedeniyle yerinden ediliyor. İnsanlar yalnızca hayatlarını değil, köklerini, hafızalarını, evlerini gelecek duygularını kaybediyor. Ama asıl değişen yalnızca sayı değildir. Asıl değişen, mağduriyeti nasıl gördüğümüzdür.

Geleneksel olarak mağdur, pasif olan kişi olarak düşünülürdü: olay anında hiçbir şey yapamayan, yalnızca maruz kalan, zarar gören. Oysa bugün biliyoruz ki mağduriyet her zaman sessizlik değildir. Bazen mağdur direnendir. Bazen kahraman dediğimiz kişi, aslında son ana kadar mücadele etmiş mağdurdur. “Şehit” dediğimiz figürler çoğu zaman pasifliği değil, eyleme geçmiş mağduriyeti temsil. noktada kritik soru şudur: Kim mağdur sayılır?

İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizmin hedef aldığı bazı gruplar — örneğin Romanlar eşcinseller — öldürülmüş olmalarına rağmen uzun süre tam anlamıyla tanınmış mağdur statüsüne dahil edilmemiştir. Benzer şekilde zorla kısırlaştırılan bireyler ağır zulme maruz kalmalarına rağmen uzun yıllar boyunca destek ya kamusal tanınma elde edememiştir. Demek ki mağduriyet yalnızca yaşanan acıyla ilgili değildir; tanınmayla ilgilidir. Görülmeyle ilgilidir. Kimin acısının değerli, kimin acısının tali, kimin acısının ise sessiz kalmaya mahkûm sayıldığıyla ilgilidir.

belki en rahatsız edici olan şudur: Bugün mağduriyetin arttığını düşünüyoruz. Ama belki artan şey yalnızca mağduriyet değil, görme kapasitemizdir. Eskiden normal sayılan birçok şey bugün şiddet olarak adlandırılıyor. çocuğun dövülmesi artık terbiye değil, istismar olarak görülüyor. Aile içindeki baskı, okulda aşağılanma, savaşta sivillerin hedef alınması, doğanın tahrip edilmesi ya zorla yerinden edilme artık daha açık biçimde şiddet diliyle tartışılıyor.

hâlde soru Dünya gerçekten daha kötü oldu, yoksa biz ilk kez bazı konulara daha duyarlı eleştirel bakmaya başladık? Kısacası modern toplumda mağduriyet sabit kategori değildir. Her dönemde yeniden tanımlanır; siyasetle, kültürle, hukukla ahlakla birlikte şekillenir. nedenle mağdurdan söz etmek yalnızca acıyı konuşmak değildir. Aynı zamanda soruyu sormaktır: Kimin acısı konuşulabilir, kimin acısı sessiz kalır? Kimin yarası kamusal merhameti harekete geçirir, kimin yarası görünmezliğe terk edilir?

yazıları huzursuz olalım unutmayalım diye yazıyorum…