İbrahimî anlatılara göre insanın ilk yurdu yeryüzü değil, cennettir. Âdem Havva dünyaya ait varlıklar olarak başlamazlar hayatlarına; önce bolluğun, huzurun eksiksizliğin mekânında yaşarlar. Cennet, açlığın, çalışmanın, yoksulluğun, hastalığın, yaşlanmanın ölümün henüz bulunmadığı yaşam alanıdır. İnsan orada hayatta kalmak için çabalamak, başkasına hizmet etmek, emeğini satmak ya kendine güvenli yer satın almak zorunda değildir. İhtiyaç imkân arasında mesafe yoktur; arzu karşılanması arasında bekleyiş yoktur.

Fakat sınırsızlığa benzeyen hayatın ortasında tek sınır vardır: yaklaşılmaması gereken. Cennet, her şeyin mümkün olduğu ama insanın mutlak egemen olmadığı mekândır. Özgürlük vardır; fakat özgürlüğün içinde otoriteyi hatırlatan yasak vardır. İnsan, kendisine sunulan bütün bolluğun içinde yalnızca tek şeye dokunmamakla yükümlüdür. Tam sınırın aşılmasıyla birlikte, cennette kalma imkânı sona.

Âdem Havva cennetten çıkarılır yeryüzüne gönderilir. İnsanlığın dünya hayatı, böylece başlangıçtan çok düşüş, yerinden edilme, sürgün olarak anlatılır. Yeryüzü artık insanın seçtiği yurt değil; kaybedilmiş cennetin ardından yaşamaya mecbur bırakıldığı yerdir. İnsan burada çalışacak, yorulacak, acı çekecek, doğuracak, kaybedecek ölecektir. Sonunda yeniden başka âleme, ahirete gidecek; oradaki yeri dünyada nasıl yaşadığına göre belirlenecektir. Böylece dünya, iki sonsuzluk arasına yerleştirilmiş geçici sınayıcı mekâna dönüşür.

anlatının en çarpıcı taraflarından biri, Âdem Havva’nın cennette kalma hakkını talep etmemeleridir. Anlatıda onların, “Biz buraya aitiz, buradan çıkarılamayız,” diye Tanrı’ya itiraz ettiklerini görmeyiz. Kaybettikleri yeri savunmaz, sürgüne karşı direnmez, kalmayı hak olarak ileri sürmezler. İhlalin ardından pişmanlık kabul gelir; otoritenin hükmü karşısında insan kendi yerinden edilmesini kabullenir.

İnsanlığın ilk hikâyesine yerleştirilen sahne, otoriteyle kurduğumuz ilişkinin en eski imgelerinden biri gibi okunabilir. İnsan, daha başlangıçta kendisine verilmiş olan mekânın sahibi olmadığını öğrenir. Orada bulunmasına izin verilmiştir; fakat orada kalma hakkı kendi iradesine ait değildir. Mekânı veren alan otoritedir. İnsan ise kendisine ayrılan yere razı olan, hükmü kabul eden, kaybettiği cennetin özlemini içinde taşısa geri dönmeyi kendi hakkı olarak savunamayan kul olarak sahneye çıkar.

Belki kulluğun en derin biçimi burada başlar: İnsanın yalnızca yasaya uyması değil, yaşama alanı üzerindeki hakkından vazgeçmesiyle. İnsan, mutlu olduğu, özgür olduğu, bütün ihtiyaçlarının karşılandığı yerden kovulsa bile, “Ben burada kalmak istiyorum,” diyemez. Kaderine razı. Cennetin kaybı, yalnızca ilk günahın cezası değil; insanın otorite karşısında kalma iradesini kaybetmesinin ilk anlatısı hâline gelir.

Üstelik kaybedilen yer sıradan yurt değildir. Sonraki cennet tasvirlerinde insanın yeryüzünde bastırmak, ertelemek ya sınırlamak zorunda kaldığı pek çok arzu, artık suçluluk yoksunluk olmadan karşılanabilecek haz dünyasının parçasıdır. Cennet; yokluğun, mahrumiyetin, emeğin zorunluluğunun ölüm korkusunun ortadan kalktığı özgürlük imgesi olarak yaşamaya devam. İnsan, yeryüzündeki hayatı boyunca aslında ilk kaybettiği yeri arar: yorulmadan yaşayabileceği, korkmadan arzulayabileceği, terk edilmeyeceği daha kovulmayacağı

yüzden insanlığın en eski kurtuluş hayali aynı zamanda en eski geri dönüş hayalidir. İnsan ilerlemeyi yalnızca bilinmeyen geleceğe doğru yürümek olarak değil, kaybettiği cenneti yeniden kurmak olarak düşler. Bolluk, ölümsüzlük, zahmetsiz yaşam, sınırsız haz, doğaya hükmetme acının ortadan kalkması arzusu; bütün modern teknik ütopyaların içinde, dinsel cennet anlatısının dünyevileşmiş izleri olarak varlığını sürdürür.

Kalamayanların Tarihi

İnsanın bazı yolculuklarının adı konulmamıştır. Sonradan anlamlanır gidişler. İnsanlık tarihi, biraz kalamayanların yazdığı tarihtir. İnsan yalnızca yerde kalmak için mücadele etmez; bazen artık orada kalamadığı, orada yaşamasına izin verilmediği ya bulunduğu yer hayatın sürdürülmesine imkân vermediği için yola çıkar. Bazen sürgün edilir, bazen kaçar, bazen sığındığı yer kendisine dar gelir, bazen yeni hayat ancak ayrılmakla mümkün.

Kalmak ölüm demektir bazen… Musa’nın hikâyesi böyle ayrılıkla başlar. Mısır, onun için yalnızca yaşadığı yer değil; korkunun, tehdidin Firavun’un hükmünün mekânıdır. Orada kalamaz. Ardından belirsizliğe, henüz adı konmamış geleceğe doğru yola çıkar. Fakat gidiş yalnızca kaçış değildir. Daha sonra halkın kölelikten çıkışının, boyunduruktan kurtuluşunun kendisine başka yurt arayışının başlangıcına dönüşür. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicreti benzer biçimde yalnızca yer değiştirme değildir. Mekke, doğduğu, büyüdüğü, bağlarının hafızasının bulunduğu şehirdir. Fakat peygamberliğini ilan ettiğinde, söylediği sözün kurmaya çalıştığı yeni topluluğun orada barınmasına izin verilmez. kendisine inananlara yaşam hakkı tanınmayan şehirden ayrılmak zorunda kalır. Hicret, doğup büyüdüğü yeri terk etmenin acısını taşır; ama aynı zamanda yeni toplumun, yeni siyasal ahlaki düzenin kuruluşuna açılır.

anlatılarda insanın kalamamasının en acı verici yanı, düşmanlığın bütünüyle yabancılardan gelmemesidir. İnsan değiştiğinde, inandığı hakikati söylediğinde, kendisine çizilmiş sınırların dışına çıktığında anlamda “Artık sizin gibi değilim,” dediğinde, önce en yakınlarının gazabına uğrar. Onu tanıyanlar, büyütenler, koruması beklenenler, anda onun farklılığını tehdit olarak görmeye başlarlar. zamanlar ait olduğu topluluk, artık ona yer açmayan; hatta onu dışlayan, susturan sürmeye çalışan güce dönüşür. Çünkü yeni olan ürkütür. İnsanlar çoğu zaman bildikleri zulme, bilmedikleri özgürlükten daha kolay katlanırlar. Alışılmış düzen acı verse bile tanıdıktır; sınırları, yasakları, cezaları itaati önceden bilinir. Oysa yeni olan, yalnızca başka hayatın mümkün olduğunu söylemez; şimdiye kadar katlanılan hayatın zorunlu olmadığını gösterir. Zulmün kader, boyun eğmenin erdem, susmanın güvenlik olmadığını açığa çıkarır. İşte nedenle yeninin habercisi, düzen için yalnızca farklı düşünen biri değildir. mevcut dünyanın değişmez olmadığını gösteren canlı tehdittir. köleliğin kader olmadığını söylediği için Firavun’un düzenini tehdit. Muhammed, yalnızca yeni inancı duyurduğu için değil, Mekke’nin yerleşik iktidarını, soy hiyerarşisini kutsallaştırılmış çıkar ilişkilerini sarsacak yeni topluluk imkânı taşıdığı için düşmanlaştırılır. Yeni söz söyleyen kişi, eski düzenin üzerine kurulduğu korkuyu, itaati sessizliği görünür hâle getirir. yüzden onunla tartışmak yetmez; onu susturmak, yalnızlaştırmak, itibarsızlaştırmak, sonunda bulunduğu yerden sürmek gerekir. Çünkü yeninin habercisi orada kaldığı sürece, insanlar başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu hatırlayacaktır. Onun varlığı, zulme razı olanlara razı olmayabileceklerini gösterir. Düzenin asıl korkusu budur: İnsanların, bugüne kadar kader sandıkları şeyin yalnızca kurulmuş değiştirilebilir düzen olduğunu anlamaları. Fakat tarih bize şunu gösterir: Kovulan her yeni fikir yok olmaz. Bazen sürülen kişi, gittiği yerde yeni dünya kurar; susturulmak istenen söz, başka insanların dilinde çoğalır. Çünkü insan, kendisine artık yer verilmeyen dünyadan çıkarıldığında, kaybettiği yurdu yalnızca yasını tutmak için değil, daha adil yurdun imkânını kurmak için yanında taşır. Belki sürgünün en derin yarası buradadır: İnsan yalnızca mekândan ayrılmak zorunda kalmaz; kendisini koruyacağına, anlayacağına kabul edeceğine inandığı insanların düşmanlığıyla karşılaşır. yalnızca toprak değildir; insanı tanıyan, ona yer veren, onunla bağ kuran insanlardır. bağlar düşmanlığa dönüştüğünde, insan daha yola çıkmadan yurdundan edilmiş.

Sığmayanların Yolculuğu: Ergenekon, Doğum Kayıp Cennet

Ergenekon anlatısı, kalamamanın başka biçimini gösterir. Oraya sığınan topluluk, önce yok olmaktan kurtulmak için kapalı vadide yaşamaya başlar. Ergenekon onları koruyan yerdir; yeniden çoğalmalarını, güçlenmelerini varlıklarını sürdürmelerini mümkün kılan sığınaktır. Fakat zaman sonra, onları hayatta tutan korunaklı alan artık onlara yetmez. Çoğalmışlardır, büyümüşlerdir; sığındıkları vadiye sığamaz hâle gelmişlerdir. zamanlar hayatlarını kurtaran yer, artık hayatlarının genişlemesini engelleyen sınıra dönüşür. Kayaları eritip dışarı çıkmaları, yalnızca mekândan ayrılmak değil, kapalı güvenlik alanından bilinmeyen dünyaya doğmaktır. yönüyle Ergenekon anlatısı, insanın ilk yolculuğunu, doğumu hatırlatır. İnsan yalnızca cennetten kovulan varlık değildir; ilk yurdu olan ana rahmine sonsuza kadar sığamayan varlıktır. Ana rahmi, insanın ilk evi, ilk sıcaklığı, ilk korunma alanıdır. Orada insan henüz dış dünyanın ayrılıklarıyla, belirsizlikleriyle zorunluluklarıyla karşılaşmamıştır. Açlığını gidermek için aramak, susuzluğunu gidermek için istemek, bedenini temizlemek, sıcaklığını korumak ya kendisini tehlikeden sakınmak zorunda değildir. Yaşamı sürdüren her şey, onu taşıyan anne bedeni tarafından kendiliğinden sağlanır.

Psikanalitik açıdan ilk durum, insanın daha sonra bütün eksiksizlik, huzur kurtuluş tasarımlarında yeniden aradığı kayıp bütünlük hâli olarak yorumlanabilir. Béla Grunberger, doğum öncesi yaşamı, insanın ihtiyaç karşılanma, arzu doyum, benlik dünya arasındaki ayrılığı henüz tanımadığı narsistik mutluluk tamlık tasarımıyla ilişkilendirir. ilk evrede insan, kendisini sınırlayan, bekleten, reddeden ya yoksun bırakan dış dünyayla henüz karşılaşmamıştır.

Anne karnındaki bebek, kendisini besleyen koruyan anneden ayrı varlık olarak yaşayamaz henüz. Onun için anne, dışarıdaki kişi değil; içinde güvenle var olduğu, bütün ihtiyaçlarının kendiliğinden karşılandığı ilk dünyadır. anlamda anne, insanın ilk dünyasıdır: onu taşıyan, besleyen, koruyan ona can veren ilk kudret. Daha sonra Tanrı’ya, cennete ya sonsuz bolluk fikrine yüklenen kimi imgeler, psikanalitik okumada ilk bakım bütünlük deneyiminin yüceltilmiş biçimleri olarak düşünülebilir. Cennet, insanın hiçbir eksiklik hissetmeden; çalışmak, beklemek, mücadele etmek kaybetmek zorunda kalmadan yaşadığı yer olarak anlatıldığında, ana rahminin kaybedilmiş huzurundan iz taşır. Sanki insan, dinsel kültürel hayallerinde, içinden çıktığı ilk dünyaya geri dönmenin imkânını aramaktadır. nedenle cennete dönüş arzusu, yalnızca ölümden sonra ödüllendirilecek olma beklentisi değildir; aynı zamanda insanın ilk kez tam, korunmuş ihtiyaçları kendiliğinden karşılanan varlık olarak bulunduğu yere geri dönme fantezisidir. İnsan, hayatı boyunca daha hiçbir zaman bütünüyle ulaşamayacağı ilk birlik hâlinin izini sürer. Aşkta, yurtta, ait olmakta, güvenlikte, dinde, ütopyada kurtuluş anlatılarında hep biraz aynı şeyi, yani yitirdiği cenneti.

Fakat insan sonsuza kadar ilk yurdunda kalamaz. Çocuk büyüdükçe, onu koruyan ana rahmi ona dar gelmeye başlar. zamanlar yaşamın koşulu olan yer, artık yaşamın devam edebilmesi için terk edilmesi gereken mekâna dönüşür. Doğum, insanın ilk yurdundan ilk ayrılışıdır. ayrılışta hem kayıp hem başlangıç vardır. İnsan, güvenli kapalı bütünden çıkarak nefes alacağı, ağlayacağı, acıkacağı, korkacağı; ama aynı zamanda göreceği, seveceği, konuşacağı, yürüyeceği kendisi olacağı dünyaya gelir.

Belki insanın bütün sonraki özgürlük arayışlarında ilk ayrılığın ikili izi vardır. İnsan yandan kendisini sınırlayan, daraltan, artık büyümesine izin vermeyen yerlerden çıkmak ister. Öte yandan çıktığı yerde kaybettiği korunmuşluğu, kabulü eksiksiz aidiyeti yeniden bulmaya çalışır. Gitmek, nedenle yalnızca uzaklaşmak değildir; insan bazen giderken, geride bıraktığı ilk yurdun huzurunu başka yerde yeniden kurmayı umut.

Demek ki insan her zaman kovulduğu için gitmez. Bazen büyüdüğü için, çoğaldığı için, artık kendisine dar gelen sınırların içinde yaşayamadığı için gider. yer insanı önce koruyabilir, sonra sıkıştırabilir. bağ önce hayat verebilir, sonra gelişmenin önünde engele dönüşebilir. yurt önce sığınak olabilir, ardından duvar hâline gelebilir. Ergenekon’dan çıkış ana rahminden doğuş kalamamanın yalnızca yoksunluk değil, kimi zaman hayatın genişleme hareketi olduğunu anlatır.

anlamda doğum, insanın ilk kalamama deneyimidir. İnsan ilk yurdunu sevmediği için terk etmez; orada artık yaşayamayacağı, oraya artık sığamayacağı için ayrılır. Kalamamak burada cezalandırılmak değil, yaşama devam edebilmenin koşuludur. Tıpkı Ergenekon’dan çıkanların, Mekke’den hicret edenlerin ya Mısır’dan ayrılanların hikâyesinde olduğu gibi, bazı ayrılıklar yalnızca kaybı değil, henüz bilinmeyen geleceğin imkânını taşır.

Fakat burada çok önemli ayrım vardır: İnsanın büyüdüğü için ayrılmasıyla, zorla kovulması aynı şey değildir. çocuğun ana rahminden doğmasıyla, insanın ülkesinden sürülmesi aynı değildir. topluluğun artık kendisine dar gelen sınırları aşarak yeni hayat aramasıyla, kimliği, düşüncesi ya inancı nedeniyle yaşadığı topraklarda barınamaz hâle getirilmesi aynı değildir. Birinde ayrılış, hayatın çoğalmasının koşuludur; diğerinde ise hayatın elinden alınmasının sonucu.

yüzden kalabilme özgürlüğü, insanı her türlü hareketten vazgeçmeye çağıran düşünce değildir. İnsan bazen gitmelidir; bazen ayrılık yeni hayatın başlangıcıdır, bazen eski mekândan çıkmadan yeni olan kurulamaz. Musa’nın yolu, hicretin yolu, Ergenekon’dan çıkış doğumun kendisi bize bunu anlatır. Fakat bütün anlatılar aynı zamanda şunu söyler: Gidişin özgürlük olabilmesi için, onun yalnızca zorbalığın, baskının ya dışlanmanın sonucu olmaması gerekir.

İnsan gidebildiğinde özgürdür; ama gitmeye mecbur bırakılmadığında özgürdür. Yeni dünya kurabildiğinde özgürdür; ama ait olduğu dünyadan sürülmediğinde özgürdür. İnsan büyüdüğü için ayrıldığında, ayrılık yeni hayat doğurur; fakat kendisi olarak kalmasına izin verilmediği için ayrıldığında, geride yaranın, haksızlığın sürgünün tarihi kalır.

Belki insanlık tarihi tam iki hareket arasında yazılmıştır: Kalmak isteyenlerin direnişi artık sığamayanların yola çıkışı arasında. Kimi zaman özgürlük, sana “Git” diyenlerin karşısında kalabilmektir. Kimi zaman artık hayat vermeyen yerin duvarlarını eritip bilinmeyene doğru çıkabilmektir.

Ama her iki durumda özgürlüğün ölçüsü aynıdır: İnsanın kendi hayatının, kendi yurdunun kendi geleceğinin söz sahibi olabilmesi.

Mars’a giden dolmuş

Elon Musk’ın Mars hayali tam noktada yalnızca teknolojik gelecek tasarısı olmaktan çıkar. Mars’ta kurulacağı düşünülen kendi kendine yeten kent, insanlığın kaybedilmiş cennetini teknoloji aracılığıyla yeniden üretme vaadi gibi görünür. Orada yeryüzünün kirliliği, yoksulluğu, karmaşası toplumsal çatışmaları geride bırakılacak; robotlar çalışacak, yapay zekâ gündelik düzeni yönetecek, seçilmiş insanlar yeni başlangıcın sakinleri olacaktır. Fakat kez cennete dönüş insanlığın tamamına vaat edilmez. Yeni cennetin kapısında ahlaki yargıdan çok ekonomik eleme mekanizması durur.

İlk anlatıda insan cennetten çıkarılarak yeryüzüne gönderilmişti. Bugünün teknolojik kurtuluş anlatısında ise tersine hareket vardır: Bazı insanlar yeryüzünü geride bırakarak kendilerine yeni cennet kurmayı istemektedir. Ancak iki anlatı arasındaki bağ tam burada belirir. Her ikisinde birileri kalacak, birileri gönderilecek; birileri yaşam alanına sahip olacak, birileri onun dışına itilecektir. İlk sürgünde insan Tanrı’nın hükmü karşısında yeryüzüne indirilmişti. Çağdaş sürgünde ise yoksullar, sermayenin teknolojik gücün hükmüyle tükenmiş dünyada kalmaya mecbur bırakılacaktır.

açıdan Mars’a gitme hayali yalnızca ayrıcalıklıların kaçışı değildir; cennetin özelleştirilmesidir. İnsanlığın ortak özlemi olan güvenli, huzurlu yaşanabilir dünya, bütün insanlara ait gelecek olarak değil, bedelini ödeyebilenlerin ulaşabileceği özel yaşam alanı olarak kurulmaktadır. Eski anlatıda cennetin kapısını Tanrı kapatmıştı; yeni anlatıda kapının önünde sermaye durmaktadır.

İşte nedenle kalabilme özgürlüğü, basitçe yere bağlı kalma isteği değildir. Kalabilmek, kendisine ait olan dünyadan kovulmama hakkıdır. Yaşadığı yeri yıkıma terk edenlerin ardından sürgünde bırakılmama hakkıdır. Başkalarının kendilerine yeni cennetler kurabilmesi için cehenneme çevrilmiş yeryüzünde yaşamaya mahkûm edilmeme hakkıdır.

İnsanlığın ilk anlatısı cennetten kovulmayla başlıyorsa, belki özgürlüğün bugünkü anlamı ilk kez cümlede kurulmalıdır: kez gitmeyeceğiz. kez dünyayı, onu tüketenlere sonra terk etmek isteyenlere bırakmayacağız. Çünkü bazen özgürlük, başka cennete gidebilmek değil; kendi yurdunda kalabilme hakkını savunabilmektir.

Gitmek değil kalabilmektir özgürlük bazen…

Devam edecek.