William Golding’in 1954 tarihli başyapıtı Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies), yayımlandığı günden yana insan doğasının karanlık dehlizlerine tutulan en sarsılmaz, en acımasız aynalardan biri olmayı sürdürüyor. Ancak Jack Thorne’un Netflix için kaleme aldığı yönetmen Marc Munden’in vizyonuyla şekillenen dört bölümlük yeni uyarlama, klasik metni alışılagelmişin dışında felsefi düzleme taşıyarak izleyiciyi eleştirmenleri derin kutuplaşmaya sürüklüyor.
Golding’in orijinal eserindeki vahşi, çıplak okuru nefessiz bırakan netlik; modern yorumda sanatsal şatafat karmaşık psikolojik labirentle sarmalanıyor.
noktada sormamız gereken soru Karşımızda insan doğasının kaçınılmaz karanlığına dair dürüst yüzleşme var, yoksa metnin özünü gölgeleyen sanatsal illüzyon ? Orijinal eserin “vahşete hızlı iniş” teması, Thorne Munden’in ellerinde “estetik fazlalığa” dönüşürken hikâyenin vuruculuğu, görsel ihtişamın altında ezilme tehleyiyle karşı karşıya kalıyor. Özellikle Thorne’un, reddedildiği kızı öldürmekle suçlanan on üç yaşındaki çocuğun hikâyesini anlatan 2025 yapımı Adolescence (Ergenlik) adlı dizisiyle kurulan bağ, uyarlamayı sadece yeniden çevrim olmaktan çıkarıyor; onu, Thorne’un modern çocukluk şiddet üzerine yürüttüğü daha geniş projenin parçası haline getiriyor.
sanatsal tercihlerin ardındaki felsefi ayrışmaları anlamak için dizinin görsel diline daha yakından bakmak gerekiyor.
İnsan ruhunun derinliklerinde vahşi hayvan yatar
Yönetmen Marc Munden’in elinde dizi, anlatısal yapıdan ziyade görsel deney alanına evriliyor. Balık gözü lenslerin kullanımıyla deforme edilen görüntüler, karakterlerin zihinsel bulanıklığını simgeleyen geriye dönüş sahneleri, aşırı ağır çekimler kurgunun ritmini bozan kesik montajlar dizinin her hücresine sızmış durumda. Öyle ki dizinin renk paleti, adeta dramatik dışavurumculuk manifestosu niteliğinde; bazı sahneler neredeyse tüm hayatiyetini kaybetmiş siyah-beyazlığa bürünürken, bazıları ise CGI desteğiyle kadar doygun hale getirilmiş ki orman örtüsü, mezbahayı anıran kan kırmızısı vahşet alanını çağrıştırıyor.
yoğun görsel dil, Golding’in romanındaki “vahşi netlik” keskin tezat oluşturuyor. Golding, olan biteni olduğu gibi, tüm çarpıcı çıplaklığıyla anlatırken; Munden Thorne, sürekli kendi derinliğini kanıtlamaya çalışan üslup benimsiyor. İzleyiciye “yüzyıllara meydan okuyan mühim eser” izlediğini hatırlatmak istercesine arka planda gümbürdeyen görkemli klasik müziklerle desteklenen yaklaşım, sanatsal böbürlenmeye dönüşüyor. durum, hikâyenin özüne hizmet etmekten ziyade izleyicinin dikkatini dağıtan asıl trajediyi estetik nesneye indirgeyen gösteriş halini alıyor.
Elbette tarz yapımlardan keyif alan kesim mevcut. Nitekim oyun yazarı, senarist yapımcı Jack Thorne’un senaryosu Munden’ın yönetmenliği, eleştirmenler tarafından övgü yağmuruna tutuluyor. Görünüşe göre Thorne, kendisine yüz vermeyen kızı öldürmekle suçlanan on üç yaşındaki sorunlu İngiliz okul çocuğunu konu aldığı 2025 yapımı mini dizisi Adolescence eleştirmenlerin kalbini çoktan fethetmiş durumda. Onun elinden çıkan Sineklerin Tanrısı uyarlaması Adolescence dizisinin başarılı dönemsel tamamlayıcısı olarak değerlendiriliyor.
Ancak Sineklerin Tanrısı uyarlaması kadar gereksiz detayla şişirilmiş, kadar çok anlamsız dikkat dağıtıcı unsurla doldurulmuş kendi derinliğini kanıtlama çabasına kadar saplanmış ki William Golding’in eserine karşı tuhaf estetik üstünlük taslama hissi uyandırıyor. Oysa hikâyenin özü; savaş döneminde uçakları düşen yetişkinlerin gözetimi olmaksızın adada mahsur kalıp hızla vahşileşen grup ergenlik öncesi İngiliz okul çocuğunun hayatta kalma mücadelesinden ibaret.
Golding’e göre insan ruhunun derinliklerinde dizginlenmesi gereken vahşi hayvan yatar; tür katı “özcülük” (essentialism) yaklaşımıdır. Thorne ise karanlık tabloyu reddederek çocukları birer “kültürel ürün” olarak konumlandırıyor. Dizide Golding’in karakterleri modern İngiliz arketiplerine bürünürken, her birine kendi geçmişlerini keşfetmemizi sağlayan özel bölümler ayrılıyor.
Diziyi sonuna kadar izlemek ciddi sabır sınavına dönüşüyor; yüzden izleyici puanlarının beklentilerin çok altında kalmasına şaşırmamak gerek.
‘Çürümenin önüne geçebilmek için toplumun kendi doğasını dizginleyebilmesi gerek’
Dört saat süren yapımı ipten alan tek şey, neredeyse hiçbiri profesyonel oyunculuk eğitimi almamış çocukların sergilediği performanslar oluyor. Çocuklar, canlandırdıkları karakterlere duydukları içten yalın empati sayesinde diziyi ayakları yere basan yapıma dönüştürüyor.
David McKenna, “Piggy” rolünde hem otorite figürü olmaya çalışan mantıklı genci hem sevgiye muhtaç, savunmasız çocuk portresini mükemmel dengede sunuyor. McKenna’nın Piggy’si hem ukala hem kadar sevilesi olmayı başararak Ralph için entelektüel itici güç görevi görüyor. Winston Sawyers’ın canlandırdığı Ralph, yakışıklı, karizmatik demokratik düzenin temsilcisi olarak öne çıkarken; onun karşısında Lox Pratt’in hayat verdiği Jack karakteri, sarışın, zayıf adeta “glam rocker” estetiğiyle izleyici karşısına çıkıyor.
Pratt, yeni Harry Potter dizisindeki Draco Malfoy rolü için neden seçildiğini kanıtlarcasına, Jack’in içindeki ırkçı potansiyeli güce olan açlığı büyük soğukkanlılıkla yansıtıyor. Spiritüel “kaçık” Simon rolündeki Ike Talbut ise koca gözlü ciddiyetiyle adeta İsa figürü gibi konumlanıyor. Thorne, geriye dönüş (flashback) sahneleri aracılığıyla çocukların adadaki şiddet eğilimlerini, evlerindeki yetiştirilme tarzlarına ebeveynlerinin onlara miras bıraktığı kültürel kodlara bağlıyor.
Verdiği röportajda Thorne, Golding’in alegorisinin “insanın özündeki vahşetle” ilgili olduğu yönündeki yaygın okumayı değiştirme konusunda son derece ısrarcı davranıyor. Oysa Golding, konuya ilişkin daha önce açıklamayı yapmıştı:
Bence çok basit ifadeyle, çocuklar insan ruhunda yatan vahşi içgüdülerin ne olduğunu hangilerinin dizginlenmesi gerektiğini bilmiyorlar. Geleceği öngörebilecek kendi doğalarını dizginleyecek olgunlukta değiller; çünkü içgüdülere boyun eğmek bakıma haz verir toplumlar sırf yüzden süre sonra çürümeye yüz tutar. Dolayısıyla, çürümenin önüne geçebilmek için her toplumun kendi doğasını dizginleyebilmesi gerekir. 1
Golding’in belirttiği gibi, belki gün toplumun çökmesini önlemek için kendi doğamıza yeterli sınırları koymayı öğrenebiliriz.
Elbette Golding’in romanı yazarken ilham aldığı bilindik spesifik kaynaklar, meseleyi daha karmaşık hale getiriyor. Yazar, ilkelleşen çocuklara dair karanlık hikâyeyi kurgularken kendi çetin. Dünya Savaşı deneyimlerinden ilham aldığını ifade etmişti. Ne olsa kendisi, D-Day’ Normandiya Çıkarması’na katılmış Kraliyet Donanması subayıydı.
Savaşın travmalarını bizzat yaşamış olan Golding, “medeniyetin” her an gerçekleşebilecek çöküşünü durduracak umut verici geleceğe olan inancını kaybetmişti. noktadan sonra içinde yaşadığı toplumu resmetmeye soyunmuş yetişkin gözetiminden koparılan İngiliz çocuklarının acımasız doğa koşullarında tek başlarına kaldıklarında nasıl yapı kuracaklarının gerçekçi portresini çizmeye odaklanmıştı.
Sineklerin Tanrısı‘nın iddia edilen gerçekçiliği, daha sonraları “Tongalı kazazedeler”in gerçek hikâyesine aşina olan eleştirmenler tarafından sorgulandı. 1965’te ıssız adaya vuran Tongalı altı genç, barışçıl pratik komünal yaşam tarzı kurmayı başarmış; on beş ay sonra ev hasreti çekseler fiziksel ruhsal açıdan sağlıklı şekilde kurtarılmışlardı. Ancak şunu belirtmek gerekir ki Golding Sineklerin Tanrısı İngiliz sömürgecilik faaliyetlerinin medenileştirici etkilerini yansıtarak adaya düşen grup İngiliz çocuğunun kaçınılmaz biçimde rasyonel olarak düzenlenmiş Hristiyan demokrasisi kuracağını öne süren Mercan Adası: Büyük Okyanus Hikayesi (1857) gibi dönemin yaygın ideolojik bakış açılarına karşı koymaya çalışıyordu.
Böyle olasılıkla haklı olarak alay eden Golding, buna cevap olarak Sineklerin Tanrısı’nı yazdı insanın özündeki vahşetin üzerine eklenen spesifik İngiliz kibrinin, romandaki cehennemvari senaryoyu ortaya çıkardığını öne sürdü.
Ancak Thorne, Golding’in özcü yaklaşımını kesinlikle kabul etmiyor:
özümüzde kim olduğumuzla ilgili değil… belirli kültür sosyalleşme yoğrulan ardından kodları adada yeniden canlandıran grup çocukla ilgili. Onlar ebeveynlerinin birer ürünü. 2
‘İyi Ol!’
Aslında Thorne kendi çapında özcü (essentialist) yaklaşım benimsiyor çocukların ev yaşantılarından —ya ebeveyn eksikliklerinden— oluşan kısa sahnelerden, adadaki davranışlarına doğrudan nedensellik çizgisi çekmek için geriye dönüşleri kullanıyor. Üstelik Thorne, gerek Adolescence gerekse Sineklerin Tanrısı‘nda dile getirdiği üzere, bilhassa erkek çocuklarının durumuna odaklanmış durumda: “Erkek çocuk olmanın ne kadar zor, ne kadar karmaşık olduğunu yakalamaya çalışma açısından iki yapım benzer kategoride yer alıyor; ki her zaman ilgimi çekecek konudur,” ifadesini kullanıyor.
Thorne’un erkek çocuklarının karşılaştığı zorluklara yaptığı vurgu, kültürümüzde özellikle onların ihmal edildiği, hatta küçümsendiği yönündeki endişeye dayanıyor. Thorne sözlerine şunları ekliyor:
Artık ‘toksik erkeklik’ten bahsetmeden genel anlamda ‘erkeklik’ hakkında konuşulamamasını son derece rahatsız edici buluyorum. Sanki ‘toksik’ kelimesi artık sürekli olarak onun önüne iliştirilmek zorundaymış.
Günümüzde çocuklar genel anlamda ürkütücü zorluklarla karşılaşıyor yetişkinliğe giden güvenli yol bulabilmek için var olan her türlü yardıma ihtiyaç duyuyorlar.
Tarihsel olarak, toplumsal düzenin erkek çocuklarının ihtiyaçlarını kızlarınkinin çok daha üzerinde tuttuğu bilinen gerçek. Zaten cinsiyet eşitsizliğini gidermeye yönelik toplumsal girişimler en başta adaletsizlikten doğdu. Kız çocuklarının büyürken karşılaştıkları tehlikeleri ele almak, doğal olarak toplumumuzda kök salmış olan “toksik erkeklik” yapılarıyla yüzleşmeyi gerektiriyor. ‘Manosphere’ (erkek egemen dijital dünya) kavramının yükselişi ya Jeffrey Epstein dosyalarında adı geçen kişilerin gerçek anlamda adalet önünde hesap vermemesi durumun en net örnekleri arasında.
Tüm bunlar elbette erkek çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak Thorne onun gibi düşünenlere sorarsanız; kusurlu ebeveynler kafa karıştırıcı sosyal rollerle dolu toplumda, erkek çocuklarının yaşadıklarına karşı hiçbir zaman yeterince empati kurulmuyor. Thorne’un kendisi çocukken yaşadığı mutsuzluğa dair dokunaklı hikâyeler anlatmaktan çekinmiyor.
Öyle ki, Steven Spielberg‘in E.T. filmindeki kendisi gibi yalnız çocuk olan Elliott karakteriyle kadar güçlü bağ kurmuş ki, yetişkin Thorne bugün tüm içtenliğiyle “E.T. hayatımı değiştirdi” diyebiliyor. Hatta yazarın bileğinde, E.T.‘nin Elliott’a veda ederken söylediği meşhur repliğin dövmesi yer alıyor: “İyi Ol!”
“Sineklerin Tanrısı’nın iddia edilen gerçekçiliği, daha sonraları “Tongalı kazazedeler”in gerçek hikâyesine aşina olan eleştirmenler tarafından sorgulandı.”
İnsanlığın bitmeyen sınavı
Jack Thorne Marc Munden imzalı Sineklerin Tanrısı uyarlaması; estetik aşırılıkları, iddialı müzikleri tartışmalı felsefi müdahaleleriyle William Golding’in orijinal alegorisini modern yer yer yorucu süzgeçten geçiriyor.
Thorne’un erkekliği karmaşık süreç olarak ele alan romantik savunusu çocukları birer kurban konumuna yerleştirmesi, Golding’in “insan ruhundaki canavarlara” dair kadim uyarısını tamamen silmese kötülüğün sorumluluğunu insanın özünden alıp ebeveynlere topluma yüklüyor. Ancak bugünün dünyasına dönüp baktığımızda, Golding’in insanın kendi doğasını dizginleme kapasitesine duyduğu derin şüpheci yaklaşım, ne yazık ki sarsıcı geçerliliğini hâlâ koruyor.
Thorne’un metne yönelik modern müdahaleleri, klasik anlatıya duygusal derinlik karakter geçmişi katmaya çabalarken bizi aynı zamanda modern toplumun kendi vahşetini nasıl rasyonalize ettiği üzerine düşünmeye zorluyor. Son kertede, karanlığı ister Golding gibi insanın özüne dair değişmez miras olarak görelim, ister Thorne gibi kültürel ürün olarak okuyalım; içimizdeki “kan kırmızısı” canavarı dizginleme sadece “iyi olma” çabası, insanlığın en büyük bitmek bilmeyen sınavı olmaya devam ediyor.
Dipnot: