Metin Göktepe’nin gözaltında öldürülmesinin üzerinden henüz ay geçmiş. Ülke kapkara dönemden geçiyor. Medyanın bugünkü rengini konuşurken sık sık unutulan askeri gölge, yalnızca devletin kurumlarının değil, merkez medyanın üzerine çöküyor. Gazeteciler, yazarlar, muhabirler mahkeme koridorlarında, sokaklarda, haber peşinde ağır bedeller ödüyor. Ensesinden vurularak öldürülen muhabirler var; Sultanahmet Adliyesi’nde her hafta yeni davalarla karşı karşıya kalan köşe yazarları. Ankara merkezli medyaya günlük talimatların gittiği, Radyo Televizyon Üst Kurulu’nda askeri üyenin bulunduğu dönemden söz ediyoruz.

Erol Önderoğlu, gazetecilik basın özgürlüğü mücadelesinin tam iklimde yoğrulduğunu anlatıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) Türkiye Temsilciliğiyle özdeşleşen, her gazeteci davasında mahkeme kapısında bulunan Önderoğlu için hikâye, yalnızca meslek hikâyesi değil. Aynı zamanda Türkiye’nin son 30 yılının karanlığına, umutlarına, kırılmalarına direnme biçimlerine açılan hafıza.

1999’a gelindiğinde Avrupa Birliği adaylığı sonrasında başlayan müzakere süreci, birçok insan gibi Önderoğlu’nu özgürlükler reformlar bakımından umutlandırıyordu. yıllar, yandan sahadaki ihlalleri izlemek, yandan reform başlıklarını mek açısından yorucu geçiyor ama içinde umut taşıyordu. Ne var ki umudun en derin yerinden kırıldığı an, Hrant Dink’in katledilmesiydi. Sadece Önderoğlu için değil, pek çok insan için kırılma noktasıydı.

Derin sabotaj şüphesi uyandıran cinayetler

Önderoğlu, Hrant’ı üzerine haberler yapıp yazılar yazdığı gazeteci olarak değil, Türkiye toplumunun en zor fay hatlarında sözünü doğrudan kurabilen, herkesle temas edebilen, uzlaştırıcı figür olarak hatırlıyor. Panellerde birlikte konuşuyorlar, aynı masalarda farklı kesimlere sesleniyorlardı. Hrant Dink’in toplum açısından nasıl kaynaşmaya, nasıl yüzleşme temas imkânına karşılık geldiğini çok iyi bildiğini söylüyor. yüzden, reform umuduna kendini vermiş ülkede Hrant Dink gibi insanın öldürülebilmesi, onun gözünde yalnızca cinayet olarak kalmıyor; Musa Anter cinayetini hatırlatan, “derin sabotaj” ihtimalini toplumun zihnine kazıyan kırılmaya dönüşüyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen paneli hatırlıyor Önderoğlu. Şanar Yurdatapan, Hrant Dink kendisi konuşmacı olarak katılıyor. Hrant, orada son kez insanlara milliyetçiliğin dahi anlaşılması gereken refleks olduğunu, önemli olanın toplum kesimlerini kazanmak olduğunu anlatıyor. Önderoğlu için şaşırtıcı şey yok bunda. Çünkü Hrant Dink, benzer sözleri Avrupa Birliği heyetlerine tatlı sert dille söylüyordu.

yüzden Hrant Dink cinayeti, Önderoğlu’nun hafızasında yalnızca adalet mücadelesi olarak durmuyor. Türkiye’nin, kendisini bütün enerjisiyle topluma adayan insana nasıl davrandığını gösteren acı tanıklık olarak yer ediyor. Medyanın politikalarıyla, devletin görünen ya görünmeyen yüzleriyle, toplumun kendi korkularıyla birlikte işleyen tanıklık.

Erol Önderoğlu Video külliyehaberajansı'ta yayınlanan söyleşinin tamamı

Hrant için adalet için

“Hrant için adalet istemek, kariyerimdeki en anlamlı mücadelelerden biri oldu” diyor Önderoğlu. hemen ekliyor: " mücadele henüz bitmedi." Çünkü Anayasa Mahkemesi’nde bekleyen dosya var; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde süren süreçler. Musa Anter dosyasının Susurluk raporunun yasaklı sayfalarında gizlenmesini hatırlatıyor. Hrant Dink dosyasında “derin katillerin” yargılanmadığını, politik sorumluluğun ortaya konmadığını düşünüyor. Aileye tazminat ödenmiş olmasını yeterli görmüyor. Vicdanen devlet sorumluluğu bakımından dosya onun için hâlâ çözülmüş değil.

Önderoğlu için erken yaşlardan başlayıp yıllarca RSF’nin temsilcisi sıfatını taşımak hiç kolay olmadı. Bugün artık küresel konjonktür başka yere savruluyor; Türkiye medyasının önemli bölümünün uluslararası gazetecilik kuruluşlarının ilke prensiplerini içselleştirmekte zorlandığı görülüyor. Onu kurumsal ayrılığa getiren neden tam burada şekilleniyor.

Dirayetli, cefakar, onurlu meslektaşlar

Sahada dava izlemek, araştırmalara konu olmak, kurumlarla heyetler halinde çalışmak, sosyal medyada ya medyada kendini ifade etmek Önderoğlu için artık zorlayıcı değil. Tam tersine, burada dayanışmanın kendisini mutlu ettiğini söylüyor. Çünkü Türkiye’ çeşitliliğiyle sivil toplumun, sendikal profesyonel örgütlerin; dirayetli, cefakâr, değer bilen, onurlu meslektaşların varlığı ona güç veriyor. Bundan sonra bireysel olarak çalışmaların içinde yer alacağını söylüyor. Ancak kurumsal temsilin zaman zaman gerektiğinden fazla yorduğunu saklamıyor.

Sınır Tanımayan Gazeteciler’e yıllar içinde tanıdığı çalışma arkadaşlarına müteşekkir. Dünyanın birçok bölgesinde yaptığı araştırmaların, katıldığı etkinliklerin ekipler tarafından kolaylaştırıldığını anlatıyor. Fakat RSF’nin Türkiye’ye uyguladığı ilkelerin, aynı zamanda dünyanın geri kalan 179 ülkesine uygulanması gereken standartlar olduğunu hatırlatıyor. Tam nedenle, Türkiye’ zaman zaman “cansiperane dayanışma” arayan meslektaş gruplarının veya bazı medya kuruluşlarının standartları anlamakta zorlandığını düşünüyor.

Uluslararası çalışma ilkeleri Türkiye

Ona göre bugün ortadaki güçlüklerden biri Uluslararası kurumlar nasıl işliyor, nasıl daha net biçimde yanımızda olabilirler, bunu yeniden düşünmek gerekiyor. Ama Türkiye’deki gazetecilik örgütlerinin kendi savunuculuk anlayışını genişletmesi gerekiyor. Yalnızca kamu makamlarının ya özel çıkar gruplarının gazeteciler üzerindeki baskılarını değil; editoryal bağımsızlığı, etik gazeteciliği medya şeffaflığını aynı çalışmalara dahil etmek gerekiyor.

Önderoğlu, RSF’ “360 derece savunuculuk” diye tarif edilen yaklaşımı önemsiyor. gazetecinin kim tarafından finanse edildiği belli olan, editoryal bağımsızlığını mümkün olduğunca gözeten, etik gazetecilik standartları etrafında yayın yapan yapıda bulunması halinde uluslararası gazetecilik kurumlarından koruma görebileceğini anlatıyor. Bazen unsurlar değerlendirildiğinde koruma alınamayabileceğini ya alınmadığını söylüyor. Türkiye’ kimi zaman anlatmakta güçlük çekilen noktanın olduğunu düşünüyor.

“Gazetecilik çözülme gösteriyor”

Küresel ölçekte ise çok daha büyük savrulma görüyor. Diplomatik stratejik olarak dünyanın yeni eşikten geçtiğini, NATO zirveleri ya uluslararası güvenlik toplantıları izlenince bunun daha iyi anlaşıldığını söylüyor. Ama sırada gazeteciliğin özünün bozulmasına dair tartışmaların geri plana atılmasından kaygı duyuyor. “Gazetecilik çözülme gösteriyor” diyor. Popülist liderlerin yatırımcıların medya üzerindeki etkisi artıyor. Aşırı sağ hareketler, sosyal medyayı ele geçirdikleri medyayı toplumsal çeşitliliği tehdit etmek, azınlıkları köşede tutmak için kullanıyor. Şiddet grupları medya kuruluşlarını kendi propaganda faaliyetlerine alet ediyor.

nedenle ona göre asıl soru Yarın yeni kuşaklara kalacak gazeteciliği, kamuoyuna dürüst şeffaf bilgi akışı sağlayacak hangi standartlar içinde tutacağız? acı ama kaçınılmaz tartışma. Çünkü gazetecilik kendi standartlarını güvence altına almadığında, sokaktan geçen herhangi biri kendisini gazeteci olarak konumlandırabiliyor. Önderoğlu, mesleğin yalnızca güvenliğini değil, standartlarını sektörel kuruluşlarla birlikte güvence altına almak gerektiğini düşünüyor.

Bitmeyen akreditasyon krizleri

NATO zirvesi öncesinde yaşanan akreditasyon krizi tartışmanın güncel başlığı olarak önünde duruyor. Ankara’daki zirve öncesinde gelen şikâyetlere RSF olarak ilk günden tepki verdiklerini anlatıyor. Akreditasyonsuz bırakma uygulamasının yalnızca iktidarı eleştiren medya kuruluşlarını değil, iktidar yörüngesinde yayın yapan bazı kuruluşların kameramanlarını, muhabirlerini gazetecilerini hedef aldığını vurguluyor. Uluslararası gazetecilik kuruluşlarıyla birlikte NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye yetkililere ortak mektup gönderiyorlar; şartlar altında şeffaf demokratik etkinlik düzenlenemeyeceğini bildiriyorlar.

Ancak Önderoğlu’na göre NATO oldukça pasif yaklaşım sergiliyor. Akreditasyon ayrımcılığının Türkiye’deki İletişim Başkanlığı’ndan yoksa Brüksel’deki NATO Akreditasyon Merkezi’nden kaynaklandığını soruyorlar; fakat net yanıt alamıyorlar. Ankara’nın ev sahipliğinde olduklarını söyleyerek sorumluluğu ev sahibi ülkeye bırakan tutum alıyor. Rutte’nin şartlarda düzenlenen zirveye katılması son anda NATO’nun demokratik standartları gözettiğini söylemesi, Önderoğlu’na göre kabul edilebilir değil.

Türkiye’ uluslararası etkinlikler düzenlendiğinde, muhalif eleştirel toplumsal-politik grupların yanı sıra medyaya dışlayıcı yaklaşım gösterilmesi onu usandırıyor. NATO’nun Türkiye’ birkaç bin NATO karşıtı insanın eyleminden ya tanınmış gazetecilerin NATO’yu eleştirmesinden şaşkınlık duyacağını düşünmüyor. Ona göre asıl mesele, Türkiye yetkililerinin tür uluslararası etkinlikleri, kendi toplumlarına eleştirel medya çevrelerine gösterdikleri orantısız dışlayıcı tutumu “dosta düşmana gösterme” fırsatı olarak değerlendirmesi.

Hukuk sopa gibi kullanılıyor

Gazetecilere yönelik son gözaltılar tutuklama süreçleri tablonun parçası. Önderoğlu, özellikle son beş yılda hukukun açıkça araçsallaştırıldığı örneklerin çoğaldığını düşünüyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı süreçte polis müdahalelerini görüntüleyen foto muhabirlerinin ertesi sabah tutuklanmasını hatırlatıyor. Foto muhabirlerinin, ellerinde makine kartları olmasına rağmen polis tarafından sanki eylemciymiş gibi fotoğraflanarak dosyalara eklendiğini anlatıyor. Ardından gazeteciler toplantı gösteri yürüyüşlerine izinsiz katılmakla yargılanıyorlar.

NATO öncesi gözaltılar ise sokakta değil, evlerde yapılıyor. Kırklareli’nde muhabir, Kocaeli’nde editör, İstanbul’ foto muhabiri. Farklı dosyalar, farklı örgüt suçlamaları, farklı operasyon başlıkları içinde gazeteciler hedef alınıyor. Önderoğlu, absürtlüğün artık yargının itibarını ayaklar altına alması ya iktidarın yargıyı manipüle etmesi gibi başlıklarla tartışılmasının bile yetersiz kaldığını düşünüyor. Çünkü kimse artık bundan etkilenmiyor; uygulamalar olağanlaştırılıyor.

Umut?. Tabii ki var!

Yine tamamen karamsar değil. Umudunu koruduğu yer var: Türkiye’ demokratik sivil toplumun, alternatif siyaset çevrelerinin gazetecilerin toplum vicdanını tercüme edecek gündemi her zaman oluyor. Gazeteciler, kamuoyunun haber alma hakkının bedelinin neye karşılık geldiğini çok iyi biliyor. Türkiye’ gazeteciliğin yüzyılı aşan deneyimi olduğunu hatırlatıyor. Kurumsallığıyla, toplumların çeşitliliğiyle, gazeteciliğin demokraside nasıl yer tuttuğunu bilen araştırmacılar, muhabirler, yayın yönetmenleri.

Son on, yirmi yıldır Türkiye’ hep gazeteci tutukluluğunu konuşuyoruz. Eskiden tutuklanan gazeteci yıllarını cezaevinde geçiriyordu; bugün haftalar ya aylar geçiriyor olabilir. Ama Önderoğlu’na göre her durumda bedel ödeniyor: Toplum habersiz kalmasın, “güvenilir haber”siz kalmasın.

Güvenilir bilgiye ulaşmak kamu için yaşamsal

Gazetecilik meselesini nedenle yalnızca meslek hakkı olarak değil, toplumun güvenliği birey olma haliyle birlikte düşünüyor. Sabah işe giden insanın güvenilir birkaç haber kaynağından bilgi aldığında kendini daha güvende hissettiğini söylüyor. Çünkü hayat biraz daha öngörülebilir oluyor. İnsan karşısındakinden duyduğu bilgiyle fikir ediniyor, tartışıyor, görüşler çarpışıyor birey oluyor. Bireylerden kamuoyu doğuyor.

Önderoğlu’nu 30 yıldır alanda tutan enerji buradan geliyor. Türkiye’deki gazeteci camiasının dirayetine güveniyor. Ancak küresel ölçekte gazeteciliğe, demokrat kamuoyuna duyarlı toplumsal kesimlere yönelik etkinin daha sert olacağına dair kaygı duyuyor. NATO zirvesini bunun dışavurumlarından biri olarak görüyor. Yetkililerin görmek istedikleri fotoğrafı dışarıya yansıtma hevesinin, gelecekte daha ağır baskıları beraberinde getirebileceğini düşünüyor.

Buna karşı Türkiye’ gazetecilerin hak çevrelerinin iyi yaptığı şeylerden birinin uluslararası partnerleriyle birlikte ses çıkarmak olduğunu söylüyor. Demokratik güçler bağımsız gazetecilik kendi içinde bastırılmaya çalışılsa uluslararası rezonansın hiçbir zaman tamamen eksik olmayacağına inanıyor.

Medya Gözlem Raporu devam

RSF’deki görevi sona erse Önderoğlu’nun basın özgürlüğü alanındaki çalışmaları bitmiyor. Bianet için 25 yıldır hazırladığı Medya Gözlem Raporu’nu sürdürmeyi düşünüyor. Bianet’in editoryal çizgisini medya özgürlüğü yaklaşımını kendisine yakın buluyor. Üç ayda hazırlanan raporların, Türkiye’ medya özgürlüğünün fotoğrafını çektiğini anlatıyor.

raporlar yalnızca gazetecilere yönelik fiziki şiddeti ya keyfi yargılamaları izlemiyor. Anayasa Mahkemesi’nin medya özgürlüğü kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çıkışları, gazetecilere yönelik suçlarda cezasızlık, Uğur Mumcu cinayeti, Hrant Dink dosyası başka vakalar hafızanın parçası oluyor. Önderoğlu için kendisini mücadele içinde tutan hem vakalar, hem duygusal bağ kurduğu dosyalar.

Önderoğlu, Ağustos başında RSF Türkiye temsilciliğinden ayrılmış olacak. Yerine kimin geleceği henüz belli değil; süreç örgütü içinde yapılacak değerlendirmeler olası arayışlarla netleşecek. Önderoğlu için önemli olan, RSF’nin Türkiye’deki basın özgürlüğü kültürüyle bağını koruması. Kurumun, Batı merkezli uluslararası sivil toplum refleksiyle değil; buradaki gazetecilerin, medya sektörünün, Türkiye’nin rengini yansıtan yaklaşımla yoluna devam etmesini umuyor.

Çünkü Türkiye, onun gözünde hiçbir zaman izole, kendi içine kapanık ülke değil. Sürgündeki gazeteciler, uluslararası medya kuruluşları Türkiye’yi anlamaya çalışan herkes için güvenilir kurumsallık hâlâ çok önemli. Önderoğlu, RSF’deki çalışma arkadaşlarına Türkiye’deki gazeteciler adına teşekkür ediyor. Kendi yolculuğu ise başka biçimde sürüyor: Haber alma hakkını, gazetecinin hakkını haberin ulaşacağı toplumun hakkını birlikte gözeterek.