Popüler zevklerden hoşlanmıyorum. Her zaman bilinmeyen şeylere, sadece meraktan ya tesadüf eseri keşfettiğim, bazen sevdiğim birinin tavsiyesiyle eriştiğim şeylere ilgi duymuşumdur. Biliyorum, sırf iki cümleyi okuyan kimileri bana elitist diyebilirler. Ancak böyle yaftayı hak edecek kadar kibirli değilim aslında saygın eleştirmenler ya tarihçiler onlara böyle yapmalarını öğrettiği için popüler ya ünlü olana yönelen insanlara tepeden bakmıyorum. Sadece herkesin dilinde olan isimlere şüpheyle yaklaşıyorum. Elbette, gençken Demis Russos şarkılarını, Charles Bronson filmlerini, Tenten çizgi romanlarını, Sartre Camus'yu benzerlerini severdim. Ama gerçek ki iyi filmleri, müziği, edebiyatı genel olarak sanatı kendi başıma keşfetmeyi severim. beni cezbeder susamış ruhumu doyurur beni heyacanlandırır.
Kendimi daha iyi ifade edebilmek için size örnek vereyim: Şili ya Neruda hakkında hiçbir şey bilmezken, çok sevdiğiniz kardeşinizin kitaplığından ince kitap çektiğinizde, ki kardeşiniz Kanada’ya gittiği için üç uzun yıl boyunca özlediğiniz şimdi orada nihayet yeniden kavuştuğunuz kardeşinizse kitaplarını karıştırarak onu yeniden tanımaya çalışacak kadar merak ediyorsanız; raftan çektiğiniz kitap Neruda’nın “Yirmi Aşk Şiiri Umutsuz Şarkı”sıysa ne oluyor biliyor musunuz? Neruda sizin oluyor. Her ne kadar zaten ünlü olsa herkes onu okumuş olsa siz bunu bilmezsiniz. Önünüzde koca dünya açılır. Harika dünya… şey ruhunuzu hafifçe gıdıklar. Neruda şiirleri ilk görüşte aşka dönüşür. Kimse size onları sevmenizi tembihlemiyordur. Bunu yapmanızı söyleyen kalbinizdir. ben kalbime güvenirim!
Burada itirafta bulunayım. Bazen dünyadaki en cahil insan olduğumu hissediyorum, bazen kadar çok şey bildiğim için kendimi çok mutlu tatmin olmuş hissediyorum. karşılaştırmanın terazisi nedir ki? Birçok konu popüler isim hakkında hiçbir fikrim yok; ama hayatım boyunca hep merakımın peşinden gittim hayatıma anlam katan kendimi anlama arayışımda bana yardımcı olan birçok başka şey keşfettim; kadar basit. İnsanların temel kitaplar dedikleri bazı eserleri okumadığımı itiraf etmeliyim. Örneğin “Suç Ceza”yı, “Savaş Barış”ı ya “Don Kişot”u okumadım. Ama Fournier'in “Gezgin”ini, Saroyan'ın “Baba Çok Aptalsın”ını, Jumpa Lahiri'nin “Hastalıkların Tercümanı”nı okudum. Ne fark eder ki? Bilinsin veya bilinmesinler yazarların hepsi, gerçeğin peşindeki insan ruhu hakkında şeyler anlatıyor. Hepsi hayatta anlam arayışını, insanın acılarını, sevinçlerini mücadelesini; sevginin, inancın, özgürlüğün, adaletin dürüstlüğün önemini yazıyor. Dostoyevski'nin tüm bunları, mesela Jumpa Lahiri'den daha iyi bildiğini kim söyleyebilir?
Meraklı arayış sonucunda ortaya çıkan harika keşiften duyulan haz, hediye almak gibidir. iki yıl önce, anda Erivan' yaşayan sevgili kardeşimi aradım ona "ikimizi tebrik ederim, adamımız Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı!" dedim. Şaşırdı “adamımız kim?” diye sordu. Abdulrazak Gurnah'tan bahsediyordum. Belki otuz yıl önce, gün kitapçının raflarını karıştırırken tanımadığım yazarın “Cennet” adlı kitabını bulmuştum. Birkaç sayfasını karıştırdıktan sonra almaya karar vermiştim. Meğer çok etkileyici romanmış. En az iki kez okumuşumdur. Zanzibarlı meçhul yazarın kitabını kadar miştim ki kardeşime vermiştim. Birbirimizle her zaman kitap, müzik film ırdık. çok severdi tığımız pek çok şey gibi kitabı uzun uzadıya tartıştık. Birçok kitabımızı müzik plaklarımızı yok eden sel yüzünden kitabını kaybettim daha hiç okumadım. Sonradan “By the Sea” (Deniz Kenarında) adlı başka kitabını satın aldım anda koleksiyonumda duruyor.
Otuz yıl sonra, Zanzibarlı meçhul yazarın kazandığı ödülün mutluluğunu yaşıyordum. Sadece arka kapaktaki öykünün özetini okuyarak keşfettiğim yazarın. kervana verilen çocuğun çöl yolculuğundaki özlemlerini anlatıyordu. Tıpkı benim Kanada'ya ilk geldiğimde olduğum çocuk. Kader diyebileceğim keşifti.
İngilizceden çeviren Nora Dink