Öncelikle dönem artık güçten düşmüş girişimleri hakkında önceden istihbarat bilgisi bulunan eski ortakları Gülencilerin başarısız darbe girişiminden sonra asıl “başarılı” darbenin 20 Temmuz’ OHAL ilanı yeni rejimi fiilen kuran Erdoğan iktidarı tarafından yapıldığını vurgulamak gerekiyor. Çünkü gerçeğe dikkat çekmeden darbe girişiminin Binbaşı.K. tarafından MİT’e ihbar edildiği darbe girişiminden saatler önce MİT Başkanı Hakan Fidan dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Genelkurmay Başkanlığında araya geldikleri halde neden girişimi engellemeye yönelik hiçbir adımın atılmadığı anlaşılamaz. Üstelik girişime karşı önlem almayan Akar daha sonra yeni rejimin Milli Savunma Bakanı Fidan Dışişleri Bakanı yapıldı.
İkinci olarak darbe girişiminden sonra emniyet genelkurmay envanterinde kayıtlı olan olmayan on binlerce silahın (106 bin silah) 15 Temmuz gecesi dağıtıldığı “kayıp” olduğu ortaya çıkmış, muhalefet partilerinin kayıp silahların araştırılması için verdikleri soru önergeleri reddedilmişti. Ancak çok geçmeden önce Sedat Peker’in ifşa ettiği yeni rejim organize suç örgütleri (mafya) arasındaki karanlık ilişkiler ardından Cübbeli Ahmet’in (Ahmet Mahmut Ünlü) 2 bine yakın selefi derneğin silahlandığı açıklaması sadece kayıp silahların adreslerini açığa çıkartmıyor yeni rejimin paramiliter (gayrinizami) uzantıları hakkında fikir veriyordu. Kuşkusuz bunlara yeni rejimin “gölge ordusu” olarak tanımlanan hakkındaki iddiaları gündeme getirmek bile suç sayılan SADAT’ı eklemek gerekiyor.
15 Temmuz ilgili yanıtsız bırakılan, dahası bizzat iktidar eliyle karartılan en önemli soru; “Darbe girişiminin siyasi ayağının kim/kimler olduğu” sorusudur. 11 yıl boyunca (ABD emperyalizminin teşviki bölge politikalarıyla uyumlu şekilde AKP-Erdoğan Gülenciler arasında ittifakın devam ettiği 2002’den 2013’e kadar) neredeyse Fethullah Gülen’i ziyaret edip ona övgüler yağdırmayan AKP’li siyasetçinin kalmadığı ayrıca iktidarın başı Erdoğan’ın “Ne istediler vermedik?” dediği koşullarda darbe girişiminin siyasi ayağının nerede aranması gerektiği açıktır. Zaten nedenle muhalefet partilerinin siyasi ayağın araştırılması için verdiği bütün önergeler iktidar bloku (AKP MHP) tarafından reddedildi.
OHAL koşullarında gerçekleştirilmesi iki buçuk milyon mühürsüz oy kullanılmasıyla ülke tarihinin en şaibeli seçimi olarak gerçekleştirilen 2017 referandumu sonrasında ‘resmileştirilen’ yeni rejimin darbe girişimi ilgili soruları yanıtsız bırakması gerçekleri karartması, sadece kendi suçlarını örtbas etmeyle sınırlı politika değildi. karartma politikası aynı zamanda bütün muhaliflerin “FETÖ” ilişkilendirilmesi ya terör parantezine alınması temelde tasfiye edilmesi için kullanışlı araca dönüştürüldü. nedenle “FETÖ” mücadele adı altında ilan edilen OHAL sonrasında parti eş başkanları, milletvekilleri belediye başkanları başta binlerce Kürt siyasetçi tutuklandı belediyelere kayyımlar atandı. Medya organları başta binlerce muhalif kurum örgüt susturuldu, seçme seçilme hakkına varıncaya kadar demokratik hak özgürlükler askıya alındı.
Bugün darbe girişiminden on yıl sonra Saray rejiminin yargı eliyle gerçekleştirdiği siyasi operasyonla (mutlak butlan kararı) CHP’nin başına kayyım olarak atanan Kılıçdaroğlu’nun partiyi tamamen ele geçirmek için “parti içindeki FETÖ’cüleri temizlemek”ten söz etmesi, “FETÖ”nün ne kadar kullanışlı aparata dönüştürüldüğünü görmek/göstermek bakımından oldukça dikkat çekicidir.
Peki, “Allah’ın lütfu” denilerek darbe girişimi sonrasında inşasına girişilen yeni rejim nasıl rejimdi hangi sınıf güçlerin çıkarlarını temsil ediyordu?
Erdoğan iktidarı kader birliği yaptığı tekelci burjuva güçler, darbe girişiminden çok önce dışarıda “proaktif dış politika” adı altında yeni Osmanlıcı yayılmacı emeller doğrultusunda müdahaleler gerçekleştirebilmek içeride devletin işleyişini tekelci sermayenin çıkarlarına doğrudan bağlayabilmek için başkanlık/cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini istediklerini ilan etmişlerdi. Böylece güçler ayrılığına dayalı tekelci burjuva güçlerin en gerici saldırgan kesimlerinin ihtiyaçlarına artık yanıt veremeyen parlamenter sistemin yerine yasama, yürütme yargının tek elde toplandığı merkezi-otoriter baskı rejimi inşa edilecekti.
Darbe girişiminin ardından merkezi-otoriter baskı rejiminin fiilen kurulduğu dönemde Erdoğan’ın yerli yabancı tekellerle gerçekleştirdiği toplantıda “Yatırımcılara zarar verecek, yatırımcıları üzecek hiçbir işe kalkışmayız. Başta şahsım, izin vermeyiz. yönde hiç endişeniz olmasın” açıklamasını yapması daha sonra OHAL üzerinden kurulan rejimi “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi sıkıntınız, aksamanız var ? (…) Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” demesi rejimin hangi sınıf güçlerin çıkarlarına dayandığını açıkça ortaya koyuyordu.
Bugün ülkedeki Saray rejimi, son NATO zirvesinde görüldüğü gibi iş birlikçi tekelci burjuvazinin çıkarları temelinde Ortadoğu’dan Karadeniz Kafkasya’ya kadar ülkeyi yeni tehditlerle yüz yüze bırakma pahasına ABD Batılı emperyalistlerden yeni görevler üstleniyor. Dahası görevlerini yerine getirebilmek için içeride “İç cepheyi güçlendirme” adı altında demokratik muhalefeti bölmeye etkisizleştirmeye yönelik saldırı politikalarını çok yönlü olarak ( demokrasi hak eşitliği sorunu olan Kürt sorunundaki süreci kez daha politik çıkarlar doğrultusunda araçsallaştırarak) sürdürüyor.
Öyleyse sorulması gereken soru şudur: Darbe girişiminden on yıl sonra ülke hâlâ askeri darbeleri aratmayan baskı rejimi tarafından yönetiliyorsa darbe girişiminin başarısız olduğu söylenebilir ?
Darbenin ruhu Saray rejiminin politikalarında vücut bulmakta; rejime karşı demokratik insanca yaşanacak gelecek kurmak için birleşik mücadeleyi büyütmek bütün emek halk güçlerinin önünde güncel görev olarak durmaya devam etmektedir.
habere emoji tepki ver
😡0Kızgın🤣0Hahaha👍0dim.❤️0Muhteşem😢0Üzgün😮0İnanılmazÖnceki haberMuğla’daki orman yangını sürüyor