Bazı filmler var, üzerine saatlerce hikaye konuşursunuz. Bazı filmler var ki, senaryoyu tamamen kenara fırlatır size sadece saf, katıksız atmosfer satar. Panos Cosmatos’un Beyond the Black Rainbow’u tam olarak ikinci kategoriye giriyor.
Lafı hiç dolandırmadan söyleyeyim: film aslında taş çatlasa 30 dakikalık kısa film olmalıymış. Çünkü ortada neredeyse hiçbir senaryo. İnanılmaz yavaş, insanın sabrını zorlayan, adeta kaplumbağa temposunda ilerleyen yapısı. Ama gelin görün ki, görsellik retro hava insanı şekilde ekranın karşısına çiviliyor.

Görseller Synth Dalgası

Filmin senaryo tarafındaki büyük boşluğu kapatan tek şey var: Görsel işitsel tasarım. Eğer 80’lerin karanlık, analog retro fütürizmini, kırmızı mavi neon ışıkların hipnotik kontrastını seviyorsanız, film tam görsel şölen. Yönetmen her kareyi tablo gibi tasarlamış. Boğucu, steril beyaz laboratuvar ortamı tekinsiz kırmızı tonlarının savaşı tek kelimeyle muazzam. Tabii atmosfere eşlik eden Sinoia Caves imzalı analog synth müzikleri olmasa, film muhtemelen çekilmez olurdu. karanlık synthesizer tonları arka planda akarken, kendinizi sırılsıklam saykedelik transın içinde buluyorsunuz. Hikaye akmıyor belki ama retro-fütüristik ortamın hissi içinizi dolduruyor.

Sembolizm: Aydınlanma Yalanı Bastırılmış Benlik

Görsel dil kadar baskın olunca, film sembolizmini tamamen renkler mekanlar üzerinden kuruyor:

  • Arboria Enstitüsü (Sahte Cennet): 1960’ların barış, sevgi “yeni çağa geçiş” vaat eden saykedelik kültürünün 80’lerde nasıl kurumsallaştığını, soğuk kontrol mekanizmasına dönüştüğünü simgeliyor. İnsanları güya “iyileştirmek” üst bilince ulaştırmak için kurulan yer, aslında ruhsuz hapishaneden başka şey değil.
  • Kırmızı Işık Siyah Piramit: Filmdeki tekinsiz, yoğun kırmızı ışık piramit benzeri yapılar, mutlak kontrolü gücü temsil ediyor. Karakterlerin zihnine hükmeden manipülatif gücün, ataerkil sistemin devlet kontrolünün görsel birer yansıması.
  • Elena’nın Sessizliği: Ana karakterimiz Elena’nın neredeyse hiç konuşmaması sadece zihinsel güçleriyle var olması, sistem tarafından bastırılmış, susturulmuş ama içten içe patlamaya hazır olan saf, ilkel enerjiyi simgeliyor.
Sonuç: İzlemeli Kaçmalı ?

Özetlemek gerekirse; Beyond the Black Rainbow kesinlikle sinema şaheseri değil. senaryo veya derin hikaye örgüsü arıyorsanız çok yanlış yerdesiniz. Ama eğer hikayeyi tamamen boş verip; kendinizi analog synth’lerin ritmine bırakmak, sırılsıklam kırmızı-mavi neon estetiğin içinde kaybolmak saykedelik rüya (ya kabus) ortamını solumak istiyorsanız, iki saatlik “duvar kağıdı” şans vermeye değer. Tabii arkadan kendi ritminizi bulmak için sesini biraz kısıp fonda başka karanlık tınılar denemek serbest.