Blue Velvet, kağıt üzerinde klasik neo-noir dedektiflik hikayesi gibi duran ama aslında hiçbir şey anlatmayan, tamamen kendine has çok garip David Lynch’in şimdiye kadar izlediğim yapımlarına pek benzemiyor; çünkü karşımızda büyük olay örgülerinden ziyade, tamamen karakter psikolojileri üzerinden ilerleyen dünya. Karşımızda dâhi dedektif yok; olay tamamen “düz adam” olan Jeffrey’nin, tamamen doğaçlama gelişen tuhaf çiğ araştırmalarından ibaret. Olay örgüsünün labirentlerinde kaybolmayı kenara bırakıp, bizi asıl geren kaslarımızı kasan garip evrenin mimarlarına, yani doğrudan karakterlere onların taşıdığı sembolizme dalıyoruz.
1. Jeffrey Beaumont: Düz AdamJeffrey hakkında yazılan birçok analizin aksine, aslında büyük idealleri olan derin karakter değil. Jeffrey düz Tarlada yürürken tesadüfen kesik kulak buluyor tamamen insani, çiğ merak dürtüsüyle gizemin peşine düşüyor. Ancak Lynch’in asıl dehası, düz adamı Dorothy Vallens’ın evindeki gardırobun içine tıktığı an ortaya çıkıyor.
Jeffrey, gardırobun aralığından dışarıyı izlerken sadece suçu çözmeye çalışmıyor; kapalı alanın içinde hem yakalanma korkusunun getirdiği ağır suçluluk duygusunu hem yasak olanı izlemenin verdiği çiğ, bastırılmış hazzı yaşıyor. Tıpkı FRP masasında, tehlikeli olduğunu bile bile gizli kapıyı aralayan arkasındaki karanlığa bakmaktan kendini alıkoyamayan oyuncu karakteri. Jeffrey, gardıroptan çıktıktan sonra artık asla eskisi gibi “düz” kalamıyor; çünkü karanlığı kez izledi hazzı tattı.
Karakter psikolojileri açısından film tam vaka analizi. tarafta The Elephant Man’ dışı canavar ama içi melek John Merrick’i konuşmuştuk; burada ise tam tersi kutup. Frank Booth, takım elbisesiyle aramızda dolaşabilecek normal insan gibi görünse içi tamamen çürümüş saf sadist. Oksijen maskesini takıp geçirdiği histerik krizler, Dorothy’ye karşı an bebek gibi çaresizce anne şefkati araması, hemen saniye sonra ise vahşi canavara dönüşmesi sinema tarihinin en hastalıklı psikopat portrelerinden. Frank, gücü kontrolü tamamen elinde tutmak isteyen ama kendi içsel travmalarının kölesi olmuş karakter. Dorothy Vallens ise güç oyununun tam ortasında, elinden her şeyi alınmış, manipüle edilmiş kırılmış kurban. Sahneye çıktığında melankolik ses tonuyla şarkısını söylerken, aslında uğradığı istismarın ruhsal parçalanmanın acısını haykırıyor. Dorothy’nin yaşadığı trajedi Jeffrey kurduğu tekinsiz bağ, filmin psikolojik gerilim dozunu zirveye taşıyor.
Blue Velvet, baştan aşağı seyircinin bilinçaltına oynayan ağır sembollerle dolu film:
- Kesik Kulak: Filmin fitilini ateşleyen karıncalarla kaplı kesik kulak, sıradan hayatımızın hemen ardında bekleyen tekinsiz dünyaya açılan portal, geçit sembolü. Aynı zamanda Jeffrey’nin duymaması, bilmemesi gereken şeyleri “dinleme” arzusunun sinematik dışa vurumu.
- Mavi Kadife Kumaş (Blue Velvet): Dorothy’nin giydiği mavi kadife sabahlık Frank’in kriz anlarında ağzına tıktığı kumaş parçası; hem lüksü arzuyu hem boğulmayı, suskunluğa mahkum edilmeyi simgeliyor. Dokunsal haz nesnesi, aynı zamanda esaret zincirine dönüşüyor.
- Robins (Nar Bülbülleri): Filmin sonlarına doğru karşımıza çıkan yapay nar bülbülleri, ilk bakışta her şeyin düzeldiğini simgeler gibi görünse ağzındaki böcekle aslında karanlığın hiçbir yere gitmediğini, sadece saklandığını fısıldayan ironik sembol.