“Ben iyi solcuyum. İyi Ermeniyim. ikisi araya geldiğinde belasın sen ülkede.”

Babam, amcamın sözünü hatırlattı geçenlerde. Berlin’den açılınca. Elif Eralp’in Berlin’ Sol Parti’yi seçimden birinci çıkarmasından koalisyon kurulursa şehrin yönetiminin başına geçebilme ihtimalinden.

Onunla konuşurken telefona not almışım söylediklerini. Sonra bunları toparlar yazarım. En üste “80’ sınıfı konuşuyorduk, şimdi ırkçılığı konuşuyoruz” yazmışım. Hemen altında babamın söylediği başka cümle var: “Çünkü insanlığın başındaki en büyük bela, insanlığın hastalığı, ırkçılık.” Sonra Almanya, Elif Eralp, Deniz Göktaş. En altta “Solculuk-Ermenilik”.

Konuştuklarımızın hepsini yazmamışım ama babamın neden heyecanlandığı aklımda. Deniz Göktaş’ı ilk izlediğinde benzer şey söylemişti: Solcu aileden böyle çocuk çıkmış. Zehir. Annesi babası, belki babamın yolda denk geldiği ya denk gelmediği ama aynı mücadelenin insanları.

İyi solcu, iyi Ermeni

Benim babam amcalarım solcuydu ama yalnız onlar değildi. ( dakika, dönemden bahsederken bunu söylüyorum. Solcuydu derken, hâlâ solcular. Of kaldı öyle şey? Biz ne biçim kuşağız?) Türkiye solunun içinde Ermeniler vardı. TİP’te, başka sosyalist örgütlerde, sendikalarda, gençlik hareketlerinde. Tıbrevank çevresinde sosyalist Ermeni gençler vardı; memleketin solunda ne tartışılıyorsa aşağı yukarı orada tartışılıyordu. Yani Ermeniler hikâyenin dışında değildi.

“Önüm arkam sağım solum” yazısında amcam, azınlık hakları çokkültürlülük söz konusu olduğunda dönemin CHP’siyle MHP’sinin aynı yerde buluşabilmesine bakıp “CHP MHP’yi aynı safa dizmek acı veriyor insana” diye yazıyor. başka yazısında “Kendi kaderimi, ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim” diyor. iki cümleyi yan yana düşünmek ne güzel.

Sınıf hâlâ orada

Babam “80’ sınıfı konuşuyorduk, şimdi ırkçılığı konuşuyoruz” derken sınıf meselesinin bittiğini kastetmiyordu tabii. Elif Eralp’in siyasetinin merkezinde kira, barınma, insanların yıllardır yaşadıkları mahallelerden sürülmesi. Ama aynı hayatın içinde göçmenlik var, ırkçılık kimliğiniz yüzünden uğradığınız ayrımcılık. Kirasını ödeyemeyen insanla göçmen olduğu için ayrımcılığa uğrayan insan çoğu zaman aynı insan.

Elif’in anne babası sosyalist sendikacı. 1980 darbesinin ardından Türkiye’den Almanya’ya gidiyorlar orada siyasi olarak aktifler. Elif çocukken onlarla gösterilere katılıyor. Bugün yaptığı siyasetin içinde anne babasının kuşağının konuştuğu sınıf hâlâ var ama yanında kendi zamanının meseleleri. Daha eşit hayat fikri aynı yerde duruyor; hayatın içine kimin sığacağına dair soru büyüyor.

İtirazın yeni dili

Babamın kuşağının “başka dünya mümkün” diye çıktığı yerle Elif’in bugün durduğu yer aynı değil. Kıymetli olan kuşağın ödediği onca bedelden, yenilgiden sürgünden sonra sonraki kuşakta hâlâ itiraz edecek, konuşacak, eyleyecek insanların çıkabilmesi.

Deniz’in adı gün yüzden girdi konuşmaya. babasının kuşağının siyasi dilini olduğu gibi devralmıyor. İçinde büyüdüğü dünyanın ağır, büyük ciddiyetine mizahla mesafe koyup bugün gördükleri karşısında kendi sözünü kuruyor. Başına gelebileceklerinin bilinciyle cesurca.

Farklı alanlarda iş yapan iki kişiden aynı yazıda bahsediyorum belki ama ikisinde babamın kuşağının uzun zamandır birilerinde görmeye ihtiyaç duyduğu neşeli kararlı itiraz.

Tüm bunları düşündüren telefon konuşması yapıldığında ben mutfaktaydım. elimle tenceredeki yemeği karıştırıp yandan babamı dinliyordum. Ondaki sevinç bende yoktu. Bunu biraz mahcup olarak söylüyorum, bilmiyorum. Onlarınki kadar canlı mücadelenin içinden gelmedim. Kaşığı tencerede çevirirken babamın neden heyecanlandığını anlamaya çalışıyordum. telefonda anlatmaya devam ettikçe söz dönüp dolaşıp Elif’in hikâyesine Almanya’ olup bitenlere geliyordu.

Berlin’den buraya

Elif Eralp’in hikâyesinde beni ayrıca düşündüren yer Almanya. Soykırım yapmış sonra suçla yüzleşmiş ülkeden söz ediyoruz. yüzleşme Almanya’yı ırkçılıktan göçmen düşmanlığından kurtardı ? Tabii ki hayır. Bugün aşırı sağ AfD orada tırmanışta. Geçmişle yüzleşmenin toplumu daha kötülük yapmayacak hale getirdiğini düşünmek saflık.

Yapılanı geri alamıyorsunuz, ölüleri geri getiremiyorsunuz. Değişebilecek olan, ondan sonra kurulacak hayat; geleceğin zihniyeti ihtimalleri.

Elif’in adaylığını yüzleşmenin doğrudan, mekanik sonucu gibi göremeyiz. Ama ırkçılığın yeniden tırmandığı ülkede, Türkiye’den göçmüş solcu ailenin çocuğunun çıkıp “Burayı ben yönetebilirim” diyebilmesi, yüzleşmenin parçası olduğu siyasi zeminden bütünüyle bağımsız değil.

Berlin’ böyle ihtimal çınlarken, bizde aynı eski cümleyi duyabilirsiniz: “ tane Ermeni çöpçü bile.” Çöpçülükten başlamak boşuna değil aslında. Hangi işi yaptığımızın ötesinde; en sıradan kamu görevinden devletin en yüksek kademelerine kadar, memleketin gündelik hayatında kendimize ne kadar yer bulabildiğimizle ilgili mesele. Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin kamu kurumlarında yer almasının önünde hukuki engel. Ama dönüp bürokrasiye, yargıya, emniyete baktığınızda yokluğumuz varlığımızdan daha görünür.

Geçmişten sonra

Yüzleşme dediğimiz şeyin ne yapabildiğini ne yapamadığını doğru anlamak zorundayız.

Auschwitz’i ziyaret etmiş arkadaşımın döndüğünde söylediklerini unutamam. Kurduğu birkaç cümlenin yükü yüzünden, epey seyahat eden biri olmama rağmen hâlâ gidemedim oraya. Artık kampa gerek var ayrı mevzu. Auschwitz’ten kaçtım, Gazze’ye yakalandım.

Evet, geçmişi kabul etmek bugünü kendiliğinden düzeltmiyor. Ama inkârın üzerine nasıl gelecek kurulabilir? 1915’le yüzleşmek yalnız geçmişe, ölenlere ya sadece Ermenilere ait mesele değil; bugünün toplum ahlakını geleceğimizi belirleyen temel İnkârın bugünkü hukuku, bürokrasiyi gündelik ilişkileri nasıl zehirlemeye, nasıl kesintisiz nefret üretmeye devam ettiğini fark etmemek mümkün mü? Geçmişin yükü yalnızca mağdura değil, geleceği birlikte kurmak isteyen herkese aittir.

Amcamın “iyi solcu, iyi Ermeni” diye kendisini tarif ettiği yerden, babamın “80’ sınıfı konuşuyorduk, şimdi ırkçılığı konuşuyoruz” dediği yere; oradan Elif’in Berlin’deki siyasetine ya Deniz’in sahnede kurduğu cümleye dümdüz ilerleme çizgisi çekemem.

Irkçılık milliyetçilik hâlâ burada, hatta güçleniyor. Hikâyenin sonu güzel bitmeyebilir.

Ama babamın içine doğan umudu anlıyorum. Bellek Müzesi’ndeki konuşmasında, gençlik eylemlerini anlatırken şöyle demişti: “Biraz var olduğumuzu hissediyorduk diyeyim.”

Irkçılığın yeniden dünyanın ortasına yerleştiği, yarının belirsizleştiği zamanda çocuklarımıza nasıl dünya kalacak bilmiyorum. Ama babamın bıraktığı yerden söylersem: Biraz var olacağımıza inanıyoruz diyelim.