Geçtiğimiz hafta, Yargıtay Ceza Kurulu toplantısında sonrasında yaşananlara yer vereceğimi yazmıştım.
Kurul üyeleri, ceplerinde iki adet yazı fotokopisiyle gelmişler toplantıya.
Biri, Hrant’ın dava konusu edilen ‘Türk’ten boşalacak zehirli kanın…’ cümlesiyle başlayan sekizinci yazısı, diğeri ise, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi kararından sonra Aydın Engin’in yazdığı ilkokul mezunlarının bile anlayacağı yazıyı hâkimin anlamadığına ilişkin eleştiri yazısı.
iki yazı, toplantı öncesi birileri tarafından bütün üyelere servis edilmiş belli ki kararın mahkûmiyet yönünde çıkması için uğraşılmıştı. (Dikkatinizi çekmiştir, yüksek hakimler, Hrant’ın yazı dizisindeki yazılarını, bilirkişi raporunu, savcılığın tebliğnamesini değil sadece son yazısı dosya içeriğinde bulunmayan, karardan sonra yazılmış köşe yazısı gelmişler toplantıya.)
Toplantının ilk bölümünde, karara karşı oy kullanan hâkimlerin çabasıyla itirazın kabulü yönünde olumlu hava esmiş ise verilen aradan sonra olumlu hava tam tersi yönde değişmiş.
Bütün hazırlıklara çabalara rağmen toplantının ilk bölümünde itirazın kabulü mahkûmiyet hükmünün bozulması ihtimali belirince arada birileri tekrar devreye girmişti anlaşılan.
Genel Kurul toplantısı devam ederken üye, ‘biz çoğunluk olarak kararı doğru buluyoruz’ gibi cümle kurmuş, cümle üzerine sert tartışmalar yaşanmış. Henüz oylama yapılmadan, Hrant’ın mahkûmiyeti doğrultusunda oy kullanacakların çoğunluk oluşturduğunu üye hâkim nereden biliyordu? Kimdi üye? üye, 2012 yılında ‘Türkiye’nin ilk Ombudsmanlığıyla’ ödüllendirilecek. Nihat Ömeroğlu’ndan başkası değildi.
Öylesine hava estirilmişti ki Yargıtay’ Genel Kurul toplantısı sonrasında, ortalık, ‘altı hain’, ‘içimizdeki Ermenilerin sayısı belli oldu’ sözleriyle çalkalanmıştı. Koridorlarda, odalarda hatta hâkimlerin alışveriş yaptıkları markette altı hainin isimleri konuşuluyordu. ‘Altı hain’ olarak nitelenenler, genel kurul kararına muhalif kalan altı hâkimdi.
Hatırlayalım, Ombudsman seçimi öncesinde Mehmet Nihat Ömeroğlu’nun AKP tarafından desteklendiği, yapılacak seçimlerde nedenle en şanslı aday olduğu basında çıkan haberler arasındaydı.
Ömeroğlu’nun ombudsmanlığa aday gösterilmesini eleştiren az sayıda yazıdan birini Eser Karakaş, 19.11.2012 tarihinde Star Gazetesi’ndeki köşesinde şöyle yazmıştı:
“Son olarak şunu ifade etmek istiyorum; Beyefendi'nin, (Mehmet Nihat Ömeroğlu) berbat karardan çok üzüntü duyduğu, attığı imzadan pişman olduğu ama tarihte kendilerini aşan iradenin devreye girdiği yönünde konuşması olduğuna dair duyumlarım mevcut.”
Eser Karakaş’ın yukarıdaki satırları bildiğim kadarıyla yalanlanmadı. sözler; biz, hukukun ilkelerine, yasalara göre değil, bizi aşan ‘iradenin’ arzusuna göre karar verdik, anlamına gelmiyor ?
Ömeroğlu, TBMM’ AKP oylarıyla ombudsman seçildikten sonra, konu kamuoyunda yoğun olarak tartışılmaya Ömeroğlu, Dink kararındaki oyu nedeniyle eleştirilmeye başlanmıştı.
Çiçeği burnunda ombudsmanın, röportajda Hrant Dink kararı için, “Karar yanlış olabilir, doğru konuda ısrarcı değilim. zaman pozitif hukukumuzdaki 301. Maddeyi öyle değerlendirmişiz” demişti.
sözleriyle Ömeroğlu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini, ek protokolleri, Anayasa’nın 90. maddesini pozitif hukuktan saymadığını itiraf etmiş oluyordu.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Dink-Türkiye kararına rağmen hâlâ ‘karar doğru olabilir, yanlış ’ demesi, ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının kendisi bakımından anlam ifade etmediğinin, önem taşımadığının açık göstergesi.
Belirleyici olan “hakimleri aşan irade”nin buyruğu.
Ne kadar tanıdık değil ?
Gelelim Hrant Dink’in ‘ölüm fermanının’ altına iki defa imza atan, daha sonra Yargıtay’a başkan seçilen Hasan Gerçeker’in kararla ilgili söylediklerine:
“… Hrant Dink’e ceza davası geçen sorulmuştu. zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konusu Türkiye’ kadar özümsenmiş değildi. Artık bunu tartışmak, doğrudur yanlıştır diye değerlendirme yapmak istemiyorum. Bazen öyle karar verirsiniz ki, pozitif hukuk öyle emrediyordur…” (18 Eylül 2011 Hürriyet Pazar, Faruk Bildirici röportajı)
Aynı röportajında Gerçeker, ‘hükümetle farklı pencerelerden baktık’ diyerek AKP hükümetine uzak noktada durduğunu, nedenle farklı söylemlerin ortaya çıktığını söylemiş.
Hasan Gerçeker’le aynı doğrultuda oy kullanan Ömeroğlu ise hükümete yakın
Birbirlerinden farklı siyasal tercihleri olan, ayrı kutuplarda yer alan iki hâkim, AİHS Anayasa’nın 90. maddesini pozitif hukukun kaynaklarından saymıyor, aynı zihinsel kodlarla düşünüyor, neredeyse birbirinin kopyası açıklamalarla kararlarını savunuyorlar.
Siyaseten yan yana gelemeyen, hatta neredeyse birbirine düşman farklı kutuplarda yer alan iki ‘yüksek’ hâkimin bunlar doğrultusunda karar veren diğerlerinin, kendilerini aşan aynı tek iradeye teslimiyetlerinin nedeni sizce ne olabilir?