Ana SayfaKONUK YAZARHangi Akıl? Hangi Batı? (II) - Aydınlanmaya ne oldu?KONUK YAZARHangi Akıl? Hangi Batı? (II) – Aydınlanmaya ne oldu?

SUZAN BEYAZIT / LONDRA – Batı efsanesinin hüküm sürdüğü dünyada yaşıyoruz. Kaçmak mümkün değil. Kaçmak gerekir bilemiyorum ama bütün yolların Batı’ya çıktığı evredeyiz.

İçtiğimiz suda, yediğimiz yemekte, giydiğimiz kıyafette, yağmayan yağmurda, selde, çölde, yangında, fırtınada, varlıkta, yoklukta, açlıkta, kıtlıkta, savaşta, barışta izlediğimiz neredeyse her filmde, dinlediğimiz müzikte kısaca aldığımız her nefeste, heyecanda, sevinçte, üzüntüde, acıda, umutta, umutsuzlukta mutlaka Batı aklı.

Batı efsanesi, muhteşem başarı öyküsü olmakla birlikte trajedilere açılan sayfaları bıraktığı izlerle bizleri mutlu sona götürmeyen Emsalsiz yaratıcılıkların açtığı çığır beraberinde getirdiği akıl almaz yıkımlarla havsalamızın zorlandığı muhasebeyi önümüze seriyor.

yandan “özgürlük, adalet eşitlik” gibi yüksek değerlerle insanlık çıtası yükseltilirken yandan güç, tahakküm, ihtiras açgözlülüğe dayanan başka akılla kanlı tarih miras bırakılıyor.

Aklın merkezi önemde olduğu Batı düşüncesi, kavramları, siyasal yapılanması, bilimi, teknolojisi kültürüyle insanlığı olumlu ya olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor.

Beş yüz yılı aşkın hüküm süren “beyaz cennet”in suçlardan yana sicili oldukça kabarık. Ne özgürlük, ne adalet ne eşitlik bahsedildiği gibi değil. Weber’in bahsettiği “demir kafes”  mudur, bilinmez ama sınırları çizilmiş alana hapsolduğumuz ortada. Üstelik gönüllü. Zorlama. Akıl rahatça çelinebiliyor. Adına ise özgürlük deniyor. Seçme özgürlüğü! 

Aydınlanmayla birlikte yeni kralların hüküm sürdüğü dünya inşa edildi. tahakküm akılla hemhal muhterislerin dünyası. Hileli ikiyüzlü. Üzerinde bulunduğumuz gezegenin geleceği dahil olmak üzere hayatlarımız, gücü elinde bulunduran birkaç muktedirin alacağı karara bağlanmış durumda. Ahlaki siyasi sorumluluk olarak gelişmelere gerekli cevabın verilememesi ise güçlünün daha güçlenmesine neden.

Dünyadaki %10’luk birimi oluşturan zengin zümrenin, küresel servetin %75’ine sahip olduğu oldukça acımasız sistemin içindeyiz.

Nükleer silahlar, iklim krizi, açlık sorunu, ırkçılık, soykırımlar, totaliterleşen yönetimler son günlerde ise yapay zekanın insanlığı yok etme ihtimalinin konuşulduğu döneme girdik.

Dünyayı avuçlarına almış birkaç teknoloji devinin Trump’ın etrafında kümelenmesi ise tesadüf değil. Bütün insanlığa yarayacak niyetle orada olmadıkları ortada. teknoloji devlerinin güce ulaşması, bilimsel gelişmelerle bağlantılı olduğu gibi, aynı zamanda siyasi irade eksikliğinin sonucu. halde bilim insanlarının siyasi iradenin alacağı yol tüm insanlık için büyük önem taşıyor.

Teknoji milyarderleri

Bilim aklı merkeze almış Aydınlanma iyiye yönelik tavır olarak yola çıkmış olsa bugün varmış olduğu nokta, tavrın sürdürülemediğine işaret ediyor.

Peki Aydınlanmaya ne oldu?

Nasıl oldu dengesizliğin içine savrulduk? Batı medeniyeti çöküş sürecine girdi?

Oysa atomu parçalayacak kadar büyük akla sahip medeniyet var karşımızda. Eksik olan neydi güçlü olan daha güçlendi güçsüze ise yeniden itaat etmek düştü?

Immanuel Kant

Oysa Kant ne diyordu; “Aklını kullanma cesareti göster!”, “Hazır reçetelere inanma.” 

kopuşun işaretiydi. Yeni değer yaratma gayretiydi. Kendi iradesini başkalarının idaresine bırakmış insanlığa sesleniyordu. Kısa tarifle “tembellik korkaklıktan kurtul, kendi hayatının kaptanı ol” demek istiyordu.

Cehalet batıl inanç ortaklığının çizdiği dar çerçevelerin dışında aklın rehberliğiyle, daha iyi toplum kurmanın mümkün olabileceği hayal edilmişti.

1784 yılında ifade edilen sözler, Aydınlanma düşüncesinin tam merkezinde yer. İnsan özgürleşmek istiyorsa otoritelere, dini dogmalara körü körüne bağlı kalmamalıydı.

Kant’ın sözleri ne kadar etkili oldu bilinmez, ama beş yıl sonra sanki Fransız halkı mesajı almış gibi Fransız Devrimi’ni gerçekleştirmişti.

Fransız Devrimi

Kant’tan önce birçok aydın insanlığı yükselten değerlere birer tuğla eklemişlerdi. Bütün yazılan çizilenlerin toplamından ortaya halktan yana enerji çıkmıştı. Esarete karşı cesaretle hareket eden enerji, tarihin yönünü değiştirmeye hazırdı.

Aklı baş köşeye oturtan sadece Kant değildi. ruhtan beslenen yazarlar, çizerler, düşünürler, sanatçılar bilim insanlarının  ortak çabasıyla oldukça bereketli çağ doğdu. Aydınlanma Çağı denildi.

Akla atfedilen önem, Batı’nın bugüne evrilen öyküsünün en önemli parçasıdır. Binlerce yıl süregelen ilahi öykünün kenara bırakılıp aklın merkeze alınması muazzam büyüklükte değişimlerin, devrimlerin kapısını. Kilisenin mutlak otoritesi sarsılmış, monarşilerse güç kaybetmişti. Birey, özgür düşünce, insan hakları laiklik kavramları dönemde ön plana çıktı. Akıl bilimin ışığında ilerleme fikri temel hedef. Bilgiye ulaşma kolaylaştı. Düşünsel, felsefik zenginlik başka boyuta taşındı. Yaratıcı aklın sunduklarıyla her bakımdan yenilenme yaşandı. Bütün bunlar aklın sunduğu armağanlardı.

Bilim aklın ilerlemesinin insanlığı doğal olarak daha ahlaklı, daha barışçıl daha adil noktaya taşıyacağına dair kanı hakim olmuştu. Peki öyle oldu ?

Aydınlanma hareketinin insanlık için çıta olduğunu kabul etmek gerek. İnsan hakları gibi insanlığı ortak noktalarda buluşturmak önemli adımlardı.

“Eşitlik, kardeşlik adalet” gibi kavramlar insanlık tarihine yeni perspektifler sundu. Ufkumuz açıldı. Yollarımız genişledi. Hedeflerimiz zenginleşti. Diyecek hiçbir şey yok!

Amma velakin, büyük ideallerle yola çıkan “aydınlanma”, halktan yana ruhu sürdüremedi. enerji başka kanala. Bilim teknolojide mucizeler yaratılırken insanlığın daha erdemli, daha hakkaniyetli yaşama ulaşmasına dair aynı oranda gelişme yaşanmadı. İnsanlığın her döneminde olduğu gibi yine güçlü olanlar yolu çizdi.

Pusula nasıl oldu başka yöne kaydı? Yoksa tasarımda hata vardı?

Monarşilerin yıkılması, halk iradesine dayanan Cumhuriyet’in kurulması büyük adımlardı. Ancak Cumhuriyet şemsiyesi altında olması beklenen halk iradesi, beklendiği ölçüde varlığını gösteremedi. Yeni kralların güce tapması hiyerarşik yapıyı başka formda daha derinleştirdi. Bütün olup bitenler aydınlanma kubbesi altında sessizce gerçekleşmişti.

Akla atfedilen önem önemli olmakla birlikte, akıl pekâlâ başka yöne sapabilir, ya tahakküm aracı olarak kullanılabilirdi. Nitekim ikisi

Adolf Hitler

Aydınlanma kubbesi altında iki dünya savaşı, bitmek bilmeyen katliamlar, soykırımlar işgaller yaşandı. Yeryüzünü kana boğan Napolyonlar, Hitlerler, Mussoliniler ismi kapsama dahil edilmeyen birçok Batılı siyasetçi dahil olmak üzere süreçte ortaya çıktı.

Yine aynı süreçte, yine akıl tasarımıyla Aydınlanma’nın merkezindeki büyük güçler sömürgecilik faaliyetleriyle yeryüzünde basılmadık toprak bırakmadı. Doğal kaynakları ele geçirmek için her türlü oyunu oynayan azgın zümre doğdu, palazlandı siyasi iradeyi yönlendirecek güce ulaştı. Hem doğayı hem insanı tüketen anlayış yine aklın marifetiydi.

Emek hırsızlığını tasarlayanın akıl olduğunu unutmamak gerek.

Aydınlanmanın kutsadığı aklın, tek akıl olmadığı ortada. Atom nükleer bombalarını tasarlayan akıl, onu Hiroşima Nagazaki’ye attıran. Bütün bunları sorgulayan. Ya hiç sorgulama ihtiyacı duymayan. Bütün iyilikler, kötülükler, sorumluluklar ya sorumsuzluklar hepsi farklı akıl muhasebelerinin ürünleriydi.

Aklın özgürleştirilmek istenmesi büyük adımdı. Direksiyonun başına geçip hangi yola girileceğine karar vermek karar verilen yoldan devam edebilmek irade gerektiriyordu.

Peki; düşünme, karar verme cesaretle yolu me alışkanlığı olmayan sade insanın birdenbire böylesi irade göstermesi mümkün müydü?

Akli melekelerimizin aynı oranda, aynı yönde işlediğine dair kanıt halde seri imalattan çıkmış gibi herkesin aynı akıl muhasebesiyle doğru yolu bulacağını cesaretle sorumluluk alacağını düşünmek ne kadar doğruydu?

Oysa aklı şekle, şimale kemale erdirecek onca söz söylenmiş, yollar aranmıştı. Ama şeyler yolunda gitmiyordu. Olmayan neydi?

Kant benzeri düşünürlerin mesajı neden hedef kitlesine ulaşamadı?

Kant, “Aydınlanma Nedir?”  makalesinde  aydınlanmayı, “insanın kendi suçu düşmüş olduğu ergin olamama durumundan kurtulması” olarak tanımlamış

Erginleşememenin suçunu bizzat muhatabına yüklemişti.

Erginleşememeden kasıt neydi?

“Yaptığın hataların farkında ol, kendini toparla, direksiyonun başına geç reşit birey olarak yön belirleyecek iradeye sahip ol” demek istiyordu. Sorumluluk yüklüyordu insanlara. Vesayetten kurtul.

Peki insanlar, üzerlerine düşen sorumluluğu niye almıyorlardı?

Erginleşememe sorunu, başkalarının vesayetinden kurtulma her ne kadar başka rahleye geçmiş olsa hala büyük sorun olarak kalmaya devam ediyordu.

Halk iradesine dayandırılan Cumhuriyet kurulmuş, ancak iradeyi kararlı şekilde sürdürecek halk yaratılamamıştı.

Özgür iradesiyle doğruyu, yanlışı tartması beklenen halk, başka aklın himayesine girmeye hazırlanıyordu. Himaye edecek güç ise; ilahi güç değil, siyaseti ele geçiren güçtü. Hazır reçeteler yine devredeydi. Körü körüne” kulluk, kez “gönüllü kulluğa” evriliyordu. İtaat öyküsü yeniden yazılıyordu.

Onca bilimsel, düşünsel sanatsal üretimin orta yerinde vuku bulan atalet rehavet öyküsü şekil değiştirmiş olarak hâlâ devam ediyordu.

“akıl” çağında tek akıl yoktu elbet. kadar çok “akıl” vardı ki sanki geçmiş yüzyılların öcünü almak ister gibiydi. Kafalar kez bundan karıştı bilinmez, ama sefaletin nedenini salt ataletle sınırlandıranlar yolu çizmişti.

Oldukça kifayetli olan muhterislerin çizdiği yolda, olgunlaşamayan ya olgunlaşmaya niyetli olmayan halk halk iradesine dayanan sistem ne kadar yürüyebilirdi?

Akıl bilime dayalı “ilerleme” hedefi bilimde, teknolojide büyük gelişmelere yol açmasına karşın insanın temel noktalardaki eksikliklerinin giderilmesinde ise oldukça ağır ilerliyordu. konuda ciddi plan, program yapılmadan hatta seferberlik ilan edilmeden yol kat etmek pek mümkün değildi.

Peki gün kalkıp, artık sen “özgür bireysin” demekle “özgür birey” olunabilir miydi?

Olunamayacağını aslında hepimiz biliriz. “Özgür birey” fikri güzel fikir olmakla birlikte, ancak alt yapısı oluşturulmadan yol alınmasının beklenmesi hayalle iştigaldir.

Bilgi, farkındalık, irade terbiyesi, ahlaki sorumluluk cesaret gibi konularda belirli olgunluğa erişmeden, iyi niyetli herhangi sistem değişikliğinin başarılı olmasını bekleyemeyiz. Kumaş, elbise misali. Doğru kumaşla doğru terzi olmadan ideal sistem hayal etmek mümkün değil.

Aydınlanma hareketi kapıyı açtı elbet ama açılan kapıdan, birdenbire aklanmış, paklanmış varoluşsal kusurlarını çözmüş belirli olgunluğa erişmiş insanlıkla yol alınmadı. halde Kant’ın “…ergin olamama durumundan kurtulması” olarak tanımlamış olduğu aydınlanmanın henüz gerçekleşmesi beklenemezdi. Manipülasyonlara karşı hazırlıklı gücünün farkında halk oluşturulmadan gerçek anlamda “ilerleme”den bahsetmek mümkün değildi.

Bilim teknoloji gibi alanlarda mucizevi gelişmeler yaşanmış olmasına karşın bilim aklın, “daha ahlaklı, daha iyi toplum” yarattığına dair beklentinin gerçekleştiğini söyleyemeyiz.

Sonraki yüzyıllarda yaşananlar örtbas edilmek istenen Batı tarihi dikkate alınacak olduğunda; aydınlanmayla birlikte sistem sahipleri değişmiş olsa ana eksende benzer sorunlar farklı formlarda devam.

Vesayetten kurtulamama sorunu her cephede kendini gösteriyordu.

Kendi iradesini başka gücün idaresine bırakmış olanlar, sadece halktan ibaret değildi. Aklı merkeze alan bilim insanları garip şekilde sanki benzer kaderi ıyordu.

“Aklını kullanma cesareti göster” parolası sanki ikinci seçenekte anlamını yitirmiş gibiydi. Oysa Kant’ın seslenmek istediği çoğunluğun aksine, son derece çalışkan, tutkulu, gecesini gündüzünü işine adayan, akılla mesaisi bol bilgileriyle aydınlatan söz sahibi olması gereken kesimdi. Yaratıcılıkları entellektüel birikimleriyle pusulanın yönünü değiştirme kudretine sahiptiler. Bazı düşünürlerin dediği gibi onlar “ilerlemenin motor” gücüydü.Tutkulu arayışlarıyla bilim gelişmiş, mevzilenmiş oldukları topraklarsa güç elde etmekteydi.

Çok yazıktır ki entellektüel gücün kısmı, hem yaratıcılığın  hem yıkıcılığın adresi oldular. Tarihin yönü, onların tahayyül eksikliği ya bilinçli tercihleriyle gerçekleşti demek haksızlık olur bilemiyorum ama söylenmeli ki hatalar daha tekrarlanmasın.

Bilgiden güç devşirenlere, aklını cömertçe emanet ederek pusulanın kötüden yana yön değiştirmesine katkıda bulundukları unutulmasın.

Peki nasıl olur kesimler bilgilerini, yaptıkları bilimi iyi niyetli olmayan güçlerin sömürü aracı olarak kullanmasına izin verdiler?

Francis Bacon

Francis Bacon, “bilgi güçtür” demişti.‘Doğanın zulmünden korunmanın tek yolunun onu tanımaktan geçtiğini’ doğayı işkence masasına” yatırıp ondan zorla bilgi almaktan bahsetmişti. Bacon’un “işkence masası”na yatırmak istediği doğanın, hazine olduğu ortaya çıkmış yeni fetihler için iştahı kabartmıştı.Tahakkümcü akılla barışık yeni harita, hükmetme arzusunda olanlara yol tarif etmişti.

Bacon’un doğa tahakkümü fikri, siyaset bilimci Immanuel Wallerstein’a göre “kapitalist dünya sistemi”mantığıyla mükemmel uyum içindeydi. “Doğa, insanın hizmeti için vardır, sırları zorla alınmalıdır” diyen Baconcu görüş, “çevre ülkeler merkezin hizmeti için vardır, kaynakları zorla alınmalıdır” diyen sömürgeci mantığa zemin hazırladı.

Bilimsel gelişmelerle altın çağını yakalayan Avrupalılar, gelişmelerin verdiği güvenle yayılmacılıkta altın çağını yaşamayı ihmal etmediler. Dünyayı yeniden şekillendirdiler.

Amerika’nın kuruluş hikayesinde “Sömürgeleştirme Planı’nın Yol Gösterici Ruhu” olarak Bacon’un isminin geçmesi tesadüf değildi. Zira Amerika’daki ilk koloni olan Virginia Kolonisi’nin kurulmasında bizzat fikirleri maddi katkısıyla önderlik yapmıştı Bacon.

Sömürgeleştirme Planının yol gösterici ruhu olan Lord Bacon

“Lord Bacon – The Guiding Spirit in Colonisation Scheme (1610–1910)”. 

Amerika’dan bahsetmişken devam edelim. Amerika’nın son yıllardaki vukuatlarına bizler tanığız. elinde demokrasi özgürlüklerle dünyaya gelişmiş Batı aklı sunarken, elinde ise sürekli güç, tahakküm, savaş kanla beslenen vahşeti yaşatmayı eksik etmiyor, sağ olsun!  Ama hayranlıklar buna rağmen devam ediyor!

Hiroşima Nagazaki’nin hikayesini bilirsiniz. Aklını, bilgisini siyasetin hizmetine sunmuş bilim insanlarının, yaşamı nasıl cehenneme döndürebileceğinin öyküsüdür.

J. Robert Oppenheimer

Atom bombasını tasarlayacak kadar büyük zekaya sahip Oppenheimer  arkadaşlarını hatırlayalım. Hatta hepimizin büyük sempatiyle izlediği Einstein’ın yönlendirmelerini unutmadan. büyük akıllar, böylesi korkunç projelerin sonuçlarını düşünmüş siyasi iradeyle işbirliği yapmayı reddetmiş olsalardı, bugün içinde bulunduğumuz nükleer tehlike belki var olmazdı.

Onca dev makine teknolojiler üreterek büyük ilerlemelere imza atan büyük akıllar, neden etik sorumluluklara dair ilerleme gösteremediler?

İnsan doğasının gizemli koridorlarında büyük dehalar nasıl oldu kayboldular?

yandan zaaflar, yandan binlerce yıllık giydirilmiş kostümlerin ağırlığı olmalı. İlmek ilmek işlenmiş zorlu yolları, dehalar bile aşamamışken sade insan nasıl aşacaktı?

Kolay değildi elbet.

Kant’a dönelim.

Kant’a göre insan ilerlemesinin motoru, insanın doğasındaki çelişkiden gelir. İnsan, hem arada yaşamaya toplum kurmaya eğilimli olduğu gibi aynı zamanda her şeyi kendi isteğine göre yönlendirme, hırs rekabet içgüdüsüyle hareket etmeye eğilimlidir. “Uyumsuz toplumsallık” olarak değerlendirdiği dürtüleri güçlü hukuk ödev ahlakıyla  dizginlenebileceğini söyler.

halde ortak müştereklerde buluşabilmek için yine eskiden olduğu gibi “hazır reçeteler”e ihtiyaç vardı?

Geçmişin kutsal reçeteleri hukuki reçetelere evriliyordu?

Kant, her ne kadar “hazır reçetelere” karşı gelse kendisi hazır reçete mahiyetinde bazı yönlendirmelerde bulunur. Kant’ın “koşulsuz buyrukları” adeta yeni dönemin kutsal kitabı gibidir. Evrensellik talebi içerir.

“Öyle davran ki, davranışının ilkesi aynı zamanda evrensel yasa olsun.”

Herkes için geçerli evrensel yasa olabilecek düzeyde iyi niyet davranış iradesi göstermesini ister insanlardan.

Peki Kant’ın kendi deyimiyle henüz “erginleşememiş” insanı, böylesi büyük görevi yüklenebilir miydi?

Cehennem ateşinin yetmediği insana, Kant’ın “koşulsuz buyrukları” ne kadar yetebilirdi?

Bilinmez ama, büyük ihtimal Goethe’nin başka fikri olmalı. Goethe, ‘Faust’u niye yazmıştı?

Johann Wolfgang von Goethe

Tutkulu arzunun sınırını tutturamayan hırslı adamı, şeytanla niye karşılaştırmıştı?

“Dur ey zaman, ne güzelsin!” dedirtecek bahsi kazanacaktı şeytan. Milyonlarca insanın rahatlıkla söyleyebileceği sözü, Faust’un söylemesi muhtemel değil miydi?

halde, nasıl olur şeytanla böylesi bahse girilebilmişti?

“İlahi” kudret bile yetmemişken, Goethe, Faust’a niye kadar güvenmişti?

Cevabı kolay olmasa gerek ki, Goethe’nin “hayatının eseri” olarak tanımladığı Faust, 82 yıllık yaşamında 60 yıl boyunca hayatında yer kaplar. eser sadece Goethe’nin hayatında yer kaplamaz, ondan sonra gelecek olan çok düşünürün, siyaset bilimcinin, yazarın hayatından epey zaman. Çünkü eser, insan doğasının bilinmez yollarında seyir alır aydınlanmakta olan yeni dönemin yeni insanına dair replikler verir. Kimilerine göre yön tayin eder, kimilerine göreyse uyarılarda bulunur. Faust, anlamda düşündürücü oldukça farklı yorumlamalara alan açan derinliğe sahip.

Eser, aydınlanma döneminin enerjisiyle yüklüdür. Sınırsız bilgi, güç sonsuzluk arayışıyla yanıp tutuşan ruhun temsilcisidir Faust. Ünlü tarihçi Oswald Spengler, Batı medeniyetini yorumlarken Goethe’nin  baş karakterinden yararlanır. Batı insanı tıpkı Faust gibi sınırları aşmak, sonsuzluğa ulaşmak doğaya hükmetmek isteyen derin tutkuya sahiptir. Ona göre her büyük medeniyetin kendine has ruhu vardır. Batı medeniyetinin karakterini, dünyaya bakışını yansıtan ruhsa “Faustçu Ruh”tur.

Amerikalı siyaset kültür kuramcısı Marshall Berman ise, Aydınlanma çağını “Faust çağı” olarak tanımlıyor. “ilerlemenin motor gücü” olarak gördüğü Faust’u, aynı zamanda “kapitalizmin burjuva sınıfının dünyayı dönüştürme ele geçirme iradesinin simgesi”olarak değerlendiriyor.

Bütün yolların Batı’ya çıkmasının altyapısını döşeyen yüksek enerjili insanların büyük ilerlemelere imza attığı çağda yazılır hikaye.

Yani eser salt edebi eserden ibaret değildir. Biraz deşilecek olduğunda Batı medeniyetinin günahları sevaplarıyla barındırdığı ruh haritasını keşfetmek mümkün. Günümüzde yaşanan kaosun şifrelerini aramak isteyenler için ise hazinedir. İnsan doğası modern insanın halet-i ruhiyesini anlamaya dair ise oldukça bereketli alt yapı sunar. yüzden Faust’u incelemek kaçınılmazdır. Yaratıcılık yıkım aradadır. Batı ilerlemesinin trajediye dönüşme hikayesini anlatır gibidir. Hangi Batı sorusunun belki cevabı buradadır.

Devam edecek.

habere emoji tepki ver

😡0Kızgın🤣0Hahaha👍0dim.❤️1Muhteşem😢0Üzgün😮0İnanılmazÖnceki haberCan Atalay açlık grevine başladı: “Bıçak kemiğe dayanmıştır”Sonraki haberSoma’ maden ocağında göçük: 2 işçinin cansız bedenine ulaşıldı, 3 işçi göçük altında

En Son Haberler

İngiltere İşçi Partisi Konferansı: Andy geri döndü! Neoliberalizmden sosyal devlete dönüş arayışıX’te engelleme tsunamisi: ayda en az 1.270 hesaba engelArınç: Cumhurbaşkanı’nın sözlerine güveniyorum ama bunlar gerçekleşmezse seçimler kaybedilirSoma’ maden ocağında göçük: 2 işçinin cansız bedenine ulaşıldı, 3 işçi göçük altındaCan Atalay açlık grevine başladı: “Bıçak kemiğe dayanmıştır”