Onlarca yıl çocuklar gençlerle çalıştım. kadar yıl çocuklarla zaman geçirmek, “onlara yardımcı olmak” gibi son derece makul gerekçenin arkasına gizlenebilir. Ama galiba ben biraz büyümek istemediğim için çocuk terapistliğinin ardına gizlenerek çocuk kaldım. Belki içimdeki çocuğun tür gelişme engeli vardı büyümesi çok uzun zaman. Artık küçük çocuklarla çalışmıyor olmamın nedeni içimdeki çocuğun nihayet yetişkin olması ya yaşlanması değil. Daha çok, terapilerde baba aktarımının yerini giderek dede aktarımının almaya başlaması… İnsan dede oldukça galiba içindeki çocuktan biraz uzaklaşıyor. Ama anlaşılan çocuklarla derdim hâlâ bitmemiş.

süre çocuklar üzerine yazacağım. Çocukları, çocukluğun nasıl değiştiğini bizim çocuklarla kurduğumuz ilişkinin nasıl dönüştüğünü anlatmaya çalışacağım. Çünkü bugün çocukluğu anlamak için yalnızca çocuğa bakmak yetmiyor. Çocuğun içine doğduğu dünyaya, aileye, sokağa, okula, teknolojiye, sosyal medyaya, algoritmalara yetişkinlerin çocuklardan ne beklediğine bakmak gerekiyor. Belki çocuk değişmedi. Sevilmek, görülmek, dokunulmak, bağlanmak, oynamak, merak etmek, sıkılmak, itiraz etmek, başkasının dünyasına girmek kendi dünyasını kurmak isteyen çocuk hâlâ orada. Değişen, ihtiyaçların daha farklı doyurulduğu/doyurulmadığı dünya. Benim anlatmaya çalışacağım şey biraz değişimin hikâyesi olacak: Analog çocukluktan dijital çocukluğa geçerken yalnızca kullandığımız araçlar değişmedi; çocukluğun mekânı, zamanı, ilişkileri, korkuları, oyunları, arzuları yetişkinlerle kurduğu bağ değişti.

Acı Geçmediği Hâlde “Geçti” Denilen Dünya

Çocuktum zamanlar. Düştüğümde canım yandığında annem çaresizlik yaşardı. Çünkü benim acımı ortadan kaldırmaya gücü yetmezdi. Yapabileceği şey dikkatimi dağıtmak, beni oyalamak, güldürmeye çalışmak; yani acının yanına başka duygu yerleştirmekti. Sonra beni öper “Geçti,” derdi. Annemin efsunlu sözü acımı geçirmeye yetmezdi. Annemin söylediğiyle bedenimin bana söylediği arasında uçurum vardı. Annem acının geçtiğini söylüyordu ama bedenim hâlâ acıyordu. Belki insan, dışarıdan gelen söz içeride yaşadığı deneyim arasındaki farkı ilk kez böyle öğrenmeye başlıyor: Birisi bize ne hissettiğimizi söylüyor, ama bedenimiz başka şey söylüyor.

Burada başka şeyi daha deneyimliyordum: Annemin gücünün sınırlılığını. Annem her şeye kadir değildi. Acımı görebiliyor, beni kucağına alabiliyor, öpebiliyor, teselli edebiliyor ama acımı ortadan kaldıramıyordu. “Geçti” diyordu ama geçmemişti. Belki çocuk için ilk düş kırıklıklarından biri buydu. İç dünyamı bana tanıtan, korkuma, açlığıma, huzursuzluğuma ad veren annem, şimdi bedenimin söylediğini değiştiremiyordu. Annem artık yalnızca güven veren kişi değildi; gücünün sınırları olan biriydi. Annem şimdi biraz düş kırıklığıydı.

Her çocuk gibi ben anneme güveniyordum. Çünkü çocuk, başlangıçta kendi içinde olup bitenleri annesi üzerinden tanımayı öğrenir. bebek ağladığında anne gelir. Bebek belki altını ıslatmıştır ama henüz yaşadığı huzursuzluğun nedenini bilmez. Yalnızca huzursuzdur. Anne onu kucağına alır altını ıslattığını çocuğa söyler: “Benim yavrum altına işemiş?”

Böylece bebeğin henüz adı olmayan bedensel deneyimi anlam kazanır. Huzursuzluğunun nedeni adı olduğunu yavaş yavaş öğrenir. Ya aniden yüksek ses çıkar. Çocuk irkilir ağlamaya başlar. Anne kez “Ay benim bebeğim korktu ?”. kez anne yalnızca çocuğu sakinleştirmez; onun yaşadığı duygunun adını koyar: korku. Çocuk zamanla bedeninde olup biten şeyin “korkmak” olduğunu öğrenir. Nesnelerin, yaşadıklarını duygularını anneden öğrenir çocuk… Yani biz kendi iç dünyamızı, en başta, başkasının bize tuttuğu aynadan tanırız. Bedenimizde şey olur; anne onu görür, anlamlandırır bize geri verir. Açlığın, korkunun, acının, üzüntünün adlarını böyle öğreniriz. İçimizde olan ona verilen sözcük yavaş yavaş birbirine bağlanır. yüzden annenin çocuğun iç dünyasına dair söyledikleri büyük güven taşır. Anne yalnızca dışarıdaki dünyayı anlatan kişi değildir; başlangıçta içerideki dünyayı anlatan kişidir. Anne aslında mucizedir. Ben annem beni öpüp “Geçti” dediğinde acının geçeceğine inanıyordum. Korktuğumda bunun korku olduğunu bana öğreten korkuma teselli olan, acıktığımda açlığımı anlayan, huzursuzluğuma anlam veren kişi şimdi acımın geçtiğini söylüyordu. Ama küçük sorun vardı: Annem ‘geçti’ diyordu ama mucize kez gerçekleşmiyordu… Ağrım sürüyordu. Annem ‘geçti’ bedenim ise ‘geçmedi’ diyordu. Annemle ben beden farlı yerlerdeydik ayrıydık. Belki tam burada, bize iç dünyamızı tanımayı öğreten kişinin sözü kendi bedensel deneyimimiz ilk kez birbirinden ayrılıyordu.

Çocukluğumuzda annelerimiz yalnızca acımızın geçip geçmediğini bilmiyorlardı. Ne zaman acıktığımızı ne zaman yorulduğumuzu ne zaman üşüdüğümüzü ne zaman uykumuzun geldiğini biliyorlardı. Başlangıçta buna ihtiyacımız vardı. süre sonra annemin söylediklerini içselleştirerek ben acıktığımı fark etmeye başladım. Annem içimdeki huzursuzluğun adını koyuyor, böylece bana huzursuzluğun ne anlama geldiğini öğretiyordu. Zamanla karnımdaki, midemdeki hareketliliği tanımaya bedenimin bana ne söylemeye çalıştığını anlamaya başladım. Artık duyumu hissettiğimde acıktığımı biliyordum. Aynı şekilde üşümeyi, yorulmayı, uykumun gelmesini bedenimde tanımayı öğreniyordum. Annemin sözcükleri zamanla benim sözcüklerim, onun bedenime ilişkin yorumları kendi bedenimi anlamamın araçları olmuştu.

Fakat daha sonra tuhaf şey. Bana bedenimin dilini öğreten annem, yavaş yavaş bedenimin yerine konuşmaya başladı. Top oynayıp eve geldiğimde bana acıktığımı söylüyordu; oysa bazen hiç aç değildim. Uykumun olmadığını hissettiğim hâlde annem uykumun geldiğinden emindi. Oyunun en heyecanlı yerinde gelir, acıktığımızı artık yemek yememiz gerektiğini söylerdi. Biz aç olmadığımızı söylediğimizde bunun pek önemi olmazdı, çünkü annem bizim ne hissettiğimizi bizden daha iyi bildiğini düşünürdü. süre sonra uykumuzun geldiğine yatma vaktimizin geldiğine karar verilirdi. Bizim bedenimiz başka şey söylüyor olsa bile annemin bedenimiz hakkında söylediği şey daha geçerliydi.

Sanki annemin elinde görünmez röntgen cihazı vardı bedenimizin içinde olup biteni bizden daha iyi görebiliyordu. Böylece başlangıçta bedenimden gelen sinyalleri anlamama yardım eden kişi, zamanla bedenim adına konuşmaya başlamıştı. Bana açlığın, yorgunluğun, korkunun, üşümenin uykunun ne olduğunu öğreten annem, artık ne zaman aç, yorgun, üşümüş ya uykulu olduğuma karar veriyordu. Belki burada küçük paradoks vardı: Bedenimi tanımamı sağlayan anne, aynı zamanda bedenime yabancılaşmamın aracı olabiliyordu. Önce bedenimin dilini annemden öğrenmiştim; sonra kendi bedenimi yeniden duyabilmek için annemin sesinden biraz uzaklaşmam gerekecekti.

Çocuk için anne gerçekten uzun süre böyle varlıktır. Yalnızca bedenimizin içinde olup biteni değil, zihnimizden geçenleri bildiğine inanırız. Daha sonra benzer tasavvuru Tanrı’ya taşımamız belki tesadüf değildir. Tanrı insanın ne düşündüğünü ne hissettiğini hatta ne yapacağını bilen, insanın içini gören varlık olarak tahayyül edilir.

Fakat mesele yalnızca çocuklukla sınırlı değil. Modern toplum bedenimizle aramıza sürekli başka otoriteler yerleştiriyor. Yemek yemek, uyumak dinlenmek gibi en temel bedensel ihtiyaçlarımız bile giderek çalışma hayatının zamanına göre düzenlenir. İşyerinde çoğu zaman gerçekten acıktığımızda değil, bize verilen molada yemek yeriz. Sabah işe gideceğimiz için aç olup olmadığımıza bakmadan kahvaltı ederiz. Daha sonra gerçekten acıktığımızda ise yemek yeme imkânımız olmayabilir.

Böylece bedenimizi dinlemekten yavaş yavaş uzaklaşırız. Dış koşullar bize ne zaman acıkacağımızı ne zaman dinleneceğimizi ne zaman uyuyacağımızı söylemeye başlar. Yapmamız gereken hissettiğimiz arasındaki mesafe büyüyor.

Dijital çağ mesafeyi daha genişletti. Artık yalnızca başka insanlar kurumlar değil, cihazlarımız bize bedenimiz hakkında bilgi veriyor. Saatimiz ne kadar uyuduğumuzu, kaç adım attığımızı, kalbimizin ne hızla attığını, yeterince hareket edip etmediğimizi söylüyor. zamanlar annemizin söylediği “Yoruldun, artık dinlen” cümlesinin yerini bugün bileğimizdeki saat alabiliyor. Teknoloji böylece yalnızca dış dünyayı düzenlemiyor; insanın kendi bedeniyle kurduğu ilişkinin içine giriyor. Bedenimizden gelen sinyalleri dinlemek yerine, giderek daha fazla cihazların bedenimiz hakkında söylediklerini dinliyoruz.

gün arkadaşımın arabasındaydım. Yolda giderken arabadan uyarı sesi gelmeye başladı. Ne olduğunu anlamadığım için arkadaşıma sordum. Bana arabanın, sürücünün yorulduğunu artık dinlenmesi gerektiğini söylediğini anlattı. bana tuhaf gelmişti. İki yetişkin insan arabada sohbet ederken, aramızdaki cihaz bedenlerimizden birinin yorulduğuna karar vermiş ona dinlenmesi gerektiğini söylüyordu. Çocukken annemiz “Yoruldun, artık dinlen” diyordu; şimdi aynı cümleyi araba söylüyor. Belki arkadaşım gerçekten yorulmuştu, belki değildi. Asıl ilginç olan, yorgunluğun bilgisinin artık yalnızca bedenden gelmemesiydi. Bedenimizin ne durumda olduğunu anlamak için bedenimize değil, ekrana, saate, telefona ya arabanın verdiği sinyale bakmaya başladık. zamanlar annemizin elinde olduğunu düşündüğümüz görünmez röntgen cihazı şimdi gerçekten var; yalnız kez annemizin değil, teknolojinin elindeydi. Artık bedenimizi değil, aleti dinliyoruz. Alet bize bedenimizin ne söylediğini söylüyor.

Bedenimi Benden Daha İyi Bilen Cihaz

Terapiye gelen hastam, hamilelik testi yaptığını anlatmıştı. Testin sonucunu beklerken yaşadığı kaygıdan söz ediyordu. Onu dinlerken aklıma bedenle kurduğumuz ilişkinin nasıl değiştiği geldi. Geçmişte insanlar bedenleriyle daha farklı ilişki içindeydiler galiba. Cinsel birliktelikten sonra kendi bedenlerini dinler, değişimleri gözlemlemeye bedenden gelen işaretleri anlamlandırmaya çalışırlardı. Hamile olup olmadıklarını kesin olarak bilemeseler bedenleriyle diyalog kurarlar bedenlerine kulak verirlerdi. Bugün ise bedenin verdiği işaretlerden çok test sonucuna güveniyoruz. Bilgi artık yalnızca bedenimizden değil, teknik araçlardan geliyor. Bunları geçmişi romantikleştirmek yüceltmek için yazmıyorum. Değişimi anlatmak için bütün hikâye.

Benzer deneyimi yakın zamanda kendim yaşadım. Mide rahatsızlığı nedeniyle doktora gitmiştim. Doktor sonografi cihazını karnıma yerleştirdi ekrana bakarak iç organlarımı anlatmaya başladı. anda tuhaf his yaşadım. İçim dışıma çıkmış gibiydi. Daha önce yalnızca benim hissedebildiğim, bana ait olan alan ekranda görünür hâle gelmişti. Daha ilginç olanı, doktorun bedenim hakkında bilgiyi artık öncelikle benim anlattıklarımdan değil, ekrandaki görüntüden elde etmesiydi. Doktorla hasta yan yana oturup birbirlerine bakmak yerine üçüncü nesneye, cihaza bakmaya başlıyorlardı. Midemin ekranlara çıkacağını hiç akıl edememiştim.

Eskiden doktor hastanın hikâyesini daha uzun dinlemek zorundaydı. Ağrının ne zaman başladığı, hangi yemekten sonra arttığı, hangi koşullarda azaldığı, hastanın bedeninde ne hissettiği önem taşıyordu. Çünkü mide ağrısının hikâyesi vardı. Ağrı yalnızca midenin içinde gerçekleşen biyolojik olay değildi; ne zaman başladığı, neyin ardından ortaya çıktığı, hangi durumda şiddetlendiği insanın hayatında neye eşlik ettiği önemliydi. Beden yalnızca belirti üretmiyor, aynı zamanda hikâye anlatıyordu.

Bugün anlatının yanına, bazen önüne veri geçti. Görüntü, ölçüm, test sonucu laboratuvar değeri giderek daha merkezi hâle geldi. Bedenin anlattığı hikâyenin yanında artık beden hakkında üretilmiş sayılar, görüntüler değerler.

Belki dijital çağın en belirgin özelliklerinden biri Hikâyelerimiz giderek azalıyor. Birbirimize hikâye anlatmak yerine bilgi veri aktarıyoruz. Üstelik bunu mümkün olduğunca kısa yapmaya çalışıyoruz. Cümleler sözcüklere, sözcükler kısaltmalara, kısaltmalar birkaç harfe dönüştü. arkadaşım gün bana “mrb” yazmıştı. İlk anda deşifre etmekte zorlandım; “merhaba” demekmiş. Şimdi bazen onu bile yazmıyoruz. emoji yeterli geliyor. Sevinci, üzüntüyü, şaşkınlığı, öfkeyi anlatmak yerine küçük işaret gönderiyoruz.

Belki bedenle kurduğumuz ilişkide benzer şey oluyor. Bedenimizin hikâyesini dinlemek yerine onun verilerine bakıyoruz. “Nasıl uyudum?” sorusunun cevabını sabah nasıl hissettiğimizden önce saatimizden öğreniyoruz. “Yeterince hareket ettim ?” sorusunun cevabını bacaklarımızdan değil, adım sayısından alıyoruz. Bedenin hikâyesi yavaş yavaş bedenin verisine dönüşüyor.

elbette tıbbın teknolojinin olağanüstü olanaklarını küçümsemek anlamına gelmez. Sorun teknik bilginin varlığı değil; teknik bilginin insanın kendi deneyiminin yerini almaya başlamasıdır. Belki mesele verinin çoğalması değildir. Mesele, veri çoğalırken hikâyenin kaybolmasıdır.

Hak Yolunu Navigasyon Gösterebiliyor

Aynı dönüşümü şehirde yolumuzu bulurken görüyoruz. zamanlar adres sorar, haritaya bakar, sokak isimlerini hatırlar zihinsel haritalar oluştururduk. Kaybolur, yanlış sokağa girer, geri döner sonunda yolu öğrenirdik. Şimdi navigasyon hangi sokaktan döneceğimizi, ne zaman yavaşlayacağımızı hangi güzergâhı izleyeceğimizi söylüyor. Üstelik bize uygun ses seçebiliyoruz. Yol bulma becerimiz azalırken yönlendirilme kapasitemiz artıyor.

Hartmut Rosa’nın (Situation und Konstellation. Vom Verschwinden des Spielraums (= Durum Konstelasyon: Hareket Alanının Kayboluşu, 2026) modernite teknoloji üzerine düşünürken dikkat çektiği sorunlardan biri Teknoloji hayatı kolaylaştırırken bazı becerileri gereksizleştirir. İnsan işi artık yapamadığı için değil, yapmasına gerek kalmadığı için beceriden uzaklaşır. Yön bulmak, beklemek, gözlemlemek, bedenini dinlemek kendi deneyimini yorumlamak gibi yetiler giderek dışarıya devredilir. Araba buna güzel örnek. Eskiden park etmek belirli deneyim gerektirirdi. Aynalara bakmak, mesafeyi tahmin etmek, arabanın sınırlarını hissetmek direksiyon hâkimiyeti geliştirmek gerekiyordu. Bugün kamera arkayı gösteriyor, sensörler ötüyor, ekranda mesafe beliriyor bazı araçlar park işlemini neredeyse tamamen kendileri yapıyor. Böylece park eden biz olduğumuz hâlde kendi park edişimizin seyircisine dönüşüyoruz. Arka cama bakmak yerine ekrana bakıyoruz. Gerçek mekânla doğrudan ilişki kurmak yerine onun dijital temsilini izliyoruz. Şerit asistanları, otomatik fren sistemleri, hız sabitleyiciler navigasyon karar alanımızın bölümünü üstleniyor. Direksiyon hâlâ elimizde olduğu için kendimizi sürücü gibi hissediyoruz; fakat yön, hız, mesafe risk değerlendirmesinin giderek daha büyük kısmını teknik sisteme bırakıyoruz. Paradoks tam burada ortaya çıkıyor. Tarihin belki en bağımsız bireyleri olduğumuzu düşünürken, aynı zamanda tarihin en yoğun teknik bağımlılık ilişkilerinden birinin içinde yaşıyor olabiliriz. yandan terapistler bağımsızlığın, özerkliğin otonominin önemini vurguluyor; yandan çoğumuz teknik yardım olmadan kendi evimizin yolunu bile bulmakta zorlanıyoruz. Telefon olmadan adresi bulamıyor, internet olmadan birçok gündelik işi sürdüremiyor, navigasyon olmadan yıllardır yaşadığımız şehirde bile yolumuzu şaşırabiliyoruz. Belleğimizi telefona, yön duygumuzu navigasyona, ilişkilerimizi mesajlaşma uygulamalarına, gündelik kararlarımızın giderek daha büyük bölümünü algoritmalara devrediyoruz.

Belki çağımızın tuhaflığı tam burada yatıyor: Böylesine yaşamsal bağımlılığı, bağımsızlık duygusunu giderek daha fazla öne çıkararak kompanse ediyoruz. Teknik olarak hiç olmadığı kadar bağımlıyken, psikolojik kültürel olarak hiç olmadığı kadar bağımsız olduğumuza inanmak istiyoruz. Bağımsızlık söylemi büyüdükçe, bağımlılıklarımız görünmezleşiyor.

Dijital Demans: Cevabı Bilmek Düşünmek Değildir

Manfred Spitzer, 2012’ yayımlanan Digitale Demenz (=Dijital Demans) adlı kitabında dijital teknolojilerin yalnızca hafızamızı değil, düşünme biçimimizi dönüştürdüğünü ileri sürüyor. Kitabın provokatif başlığı zaten meseleyi sert biçimde ortaya koyuyordu: Teknoloji bizim yerimize hatırlamaya, hesaplamaya düşünmeye başladıkça, kullanmadığımız zihinsel yetilerin ne olacağı sorusu ortaya çıkıyordu. Burada mesele teknolojiyi reddetmek değil. Hesap makinesi kötü araç değildir, navigasyon kötü araç değildir, internet kötü araç değildir yapay zekâ yalnızca kötü araç değildir. Mesele, yardım ikame arasındaki sınırdır. çocuğa “İki artı iki kaç eder?” diye sorduğumuzda makine dört cevabını verebilir. Fakat makine gün dört yüz cevabını verirse çocuğun bunun yanlış olduğunu anlayabilmesi için işlemin mantığını kendisinin bilmesi gerekir. Cevaba ulaşmak cevabın neden doğru olduğunu bilmek aynı şey değil.

Okulun işlevi yalnızca doğru cevabı çocuğa ulaştırmak değil. Çocuğun düşünmesi, karşılaştırması, yanılması, yeniden denemesi, bağlantı kurması kendi zihinsel yolunu geliştirmesi gerekir. cevaba üç saniyede ulaşmak bazen öğrenmeyi hızlandırabilir; fakat düşünme sürecinin yerine geçtiğinde öğrenmeyi ortadan kaldırabilir. nedenle dijital demans meselesini yalnızca “hafızamız bozuluyor” biçiminde anlamamak gerekir. Daha önemli soru, insanın karşılaştırma, değerlendirme, karar verme kendi kanaatini oluşturma becerisine ne olduğudur.