33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali değerlendirmelerimiz; Dünya Sineması bölümünden Hope In Waves Ulusal Belgesel Film Yarışması’ndan Sıcak Göz: Mehmet Güreli Epipe devam ediyor.

Hope
Yönetmen: Na-Hong jin

Na-Hong jin’in 79. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan yeni filmi Hope, 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nin Dünya Sineması seçkisindeydi. Oyuncu kadrosundaki Hwang Jung-min, Zo In-sung, Jung Ho-yeon gibi isimlerin yanı sıra Taylor Russell, Alicia Vikander, Michael Fassbender’i sürpriz rollerde gördüğümüz film, canavar istilasının peşine düşüyor. 

Film mekân olarak, 80’lerde Kore Tarafsız Bölgesi yakınındaki kurmaca kasaba olan Hope Harbour’ı mesken tutuyor. Kuzey Kore Güney Kore sınırındaki Kore Yarımadası’nı ikiye bölen Kore Tarafsız Bölgesi, çok kalabalık olmayan yerleşim yeri esasen. Hope Harbour sıradan sessiz günlerinden birini yaşamakta Kasaba sakinlerinin kopacak fırtınadan habersiz başladıkları gün, yılın belli dönemleri Kuzey Kore tarafından sınırdan geçen kaplanların Güney Kore tarafındaki ineğe sığıra saldırdığı söylentisiyle hareketlenmeye başlıyor. işin peşine düşen polis şefleri olayı araştırmaya başladıkça, karşılarına çıkan saldırıları kaplanın değil; yaratığın gerçekleştirdiğini öğrenmeleriyle işin rengi iyiden iyiye değişiyor.

Aksiyon kodlarıyla bezeli Hope taraftan korku alt türü olan canavar filmlerinden kopup gelen ikonografiyle anlatısını kuruyor. Her şeyden habersiz kasaba, ne olduğu tanımlanamayan yaratık onun peşine düşen yetkililer üçgeninde gelişen korkuyu tetikleyen belirsizlik hâli; film içinde sürekli el değiştiren güç savaşıyla aksiyonu alevlendiriyor. Önce tek yaratık olarak varsayılan “şey”in film ilerledikçe kasabadaki ormanın içinde yalnız olmadığının öğrenilmesiyle yetkililer, yerel halk yaratıklar arasındaki savaş gitgide daha vahşileşiyor. 

Na-Hong jin’in filminde CGI oluşturulan yaratıkların aynı zamanda video oyunu estetiğini andıracak şekilde tasarlandığını görüyoruz. Filmin görsel efektlerinin yetersiz olarak ele alındığı eleştirileri mevcut fakat görsel yönden “yapay” durabilen yaratık tasarımı, anlamda Hope Harbour’dakilerin yaratıklara yaklaşımlarıyla eşleşebiliyor. Kendi dünyalarından olmayan, anlamadıkları, tanımlayamadıkları sorgusuz sualsiz atağa geçtikleri yaşam formuna olan yaklaşımları, onları aynı video oyunu aksiyonundaymış gibi harekete geçiriyor. anlamda insanlıktan çıkararak saldırma hâlinin yıkıcılığını aktarabilen biçimsel tercih olarak görebiliriz. İletişime geçilemeyen sürekli aksiyonda olmak durumunda kalınan hâlin oluşturabileceklerini, filmin sonuna kadar tüm karakterlerin izinde görüyoruz. Nasıl ilerleyeceğini ya insanları (insanlığı!) nelerin beklediğini anlayamadığımız dünya hayali, filmin sonunda yine belirsizlikle cevapsız muğlak kalıyor. Küçük kasabada dünya düzeni simülasyonunu andıran Hope, Kore’nin siyasal iklimiyle anlatısını katmanlaştıran hicve dönüşüyor aynı zamanda.

In Waves
Yönetmen: Phuong Mai Nguyen

hayatın anlamı hatırlandıkça, hayat sonsuza uzanır. Dalgalarda sörf yapmak kadar zorlu benzersiz olan, adına yaşam dediğimiz biricik deneyimle kurduğumuz bağ ister geçmişten gelen yaşamların seslerini duymak olsun, ister tanıdığımız birinin hayatına şahit olmak olsun; aynı şekilde benzersizdir. In Waves hayatın yasın birbiriyle kurduğu ilişkiyi gerçek hikâyeyle yoğuruyor.

Sörfçü illüstratör AJ Dungo’nun kendi hayatından hikâyelerle şekillendirdiği aynı isimli grafik romanı perdeye aktaran Phuong Mai Nguyen, animasyon filmde sörfün köklerine bakarken taraftan AJ Kristen’in hikâyesini hatıralardan silinmeyecek şekilde köklendiriyor. Kolonyalizmin sonucu olarak hareketin kısıtlanması, yaşamları sömürmenin yanı sıra yaşatılan gelenekleri görünmez hâle getirerek gerçekleşir. Hawaii’nin sörf geleneğinin günümüz sörf dünyasını etkileyişi, zamanında buradaki insanların sporla kurduğu ilişki bağla ilgili. Sörfü bırakmamak, anlamda kökleri bırakmamak başka başka yerlerde yeniden doğmak gibi olmuş onlar. In Waves’ bahsi geçen Hawaiili sörfçü Duke Kahanamoku’nun kültürü yaşatması buna örnek. Filmin yaşam, hatırayı devam ettirmek sörf arasında kurduğu organik ilişki; ölmenin sonsuza kadar yaşayabilmenin yas kavramıyla kurduğu ilişkiyle bağdaşıyor. AJ Dungo’nun grafik romanı Phuong Mai Nguyen’nin yönetmenliği; çizgilerin dalgalar gibi birbirlerine bağlanmaları, art arda gelerek hareket oluşturmaları iz bırakmaları gibi noktalarda birbirleriyle paslaşıyorlar.

Phuong Mai Nguyen filminin, nokta grafik romanın hissiyle biçimsel anlamda bağ kurduğu söylenebilir. İlk gençliklerinde okulda tanışıp sevgili olan AJ Kristen’in hikâyelerini takip ederken, Kristen’e konulan kanser teşhisiyle çiftin hastalıkla mücadelerine şahit oluyoruz. İlk yetişkinliklerinde beraber yol almaya başlayan Kristen AJ hem gündelik hayatlarının sakinliği hem hayalleri hem mücadeleleriyle sörf tahtasında dalgalarda ilerler gibi ilerliyorlar. Mutlu, heyecanlı zorlu şekilde. Kristen’in kanserle mücadele süreci zaman zaman kendisini AJ’i zorlasa birbirlerine duydukları güven sevgi, hayatın her ânını onlar için değerli kılıyor. Hikâyelerin anlatıldıkça yaşadığı gerçeği hem Kristen’in sözlerinden hem AJ’in kaleminde yeniden beliriyor. 

Sıcak Göz: Mehmet Güreli
Yönetmen: Gamze Terra

Mehmet Güreli müzisyen, yönetmen, ressam, yazar. Sanatın çoğu alanında eser üreten çok yönlü sanatçı. “Kimse Bilmez”’i bilmeyenimiz yoktur diye tahmin ediyorum. Ömer Hayyam’in dizelerinden, Mehmet Güreli’nin notalarına; müzik tarihimizde yorumlanmaya doyulamayacak eser “Kimse Bilmez”. Ben Mehmet Güreli’yi ilk defa şarkıyla tanımıştım. eserleriyle zaman içinde tanıştım. Onun çok yönlü sanatçılığını keşfetmek okur olarak dinleyici olarak izleyici olarak muhteşem yolculuktu. İşte belgesel yolculuğa benziyor. İzleyicileri Güreli’nin hayatını eserlerine yeniden şahit olmaya çağırıyor sanki.

Gamze Terra’nın Sıcak Göz: Mehmet Güreli belgeseli, Güreli’nin yönetmen olarak sinemaya dâhil oluşuyla başlıyor. Yönetmenlik serüveninin nasıl başladığı, sinemayla kurduğu ilişkiyi, film türleriyle filmlerin dünyasıyla kurduğu bağı onun anlatımıyla izliyoruz. Hem filmlerinden kesitler hem onun anlattıkları, film çekme sürecine dair rehber gibi oluyor izleyiciler. Ardından geçmişe dönüp ilk gitarıyla buluştuğu âna ilk şarkılarına yol alıyoruz. Gençliğine onu bugüne taşıyan müzikal geçmişine odaklanıyoruz. Derken renkler giriyor devreye. sürü renk, sürü tablo, tuvaller fırçalar. Kendi zihni oradan tuvale yansıyan sürü harika resim. Onlarla oluşmuş sürü sergi. Güreli’nin renklerle, boya isimleriyle kurduğu ilişki, onun ayrıntılara ne kadar önem veren biri olduğunu gösteriyor. Van Dyck kahverengiyle resim yapmaya yoğunlaştığı dönemde ortaya çıkan Kaybolan Van Dyck sergisi, Güreli’nin resmin elementleriyle kurduğu eşsiz ilişkiyi gösteriyor. Ardından geçiyoruz kelimelerle kurduğu ilişkiye. Yazılarına, yazdıklarına, kitaplarına bakıyoruz onunla. Edebiyatla kurduğu bağ en az sinemayla, müzikle, resimle kurduğu bağ kadar mühim. Okuyucular için memba. 

Belgeselde çok yönlü sanatçıyı sadece kendi sesi eşliğinde izliyoruz. Alışageldiğimiz belgesellerden ayrışan noktası biraz tarafı. Onun hakkında konuşan isimlerin röportajlarıyla ilerleyen yapısı yok Sıcak Göz: Mehmet Güreli’nin. Belgeselin adında belirtilen -hatta kitabının ismi olan- mevzu, onun zamanlar gözüyle ilgili yaşadığı durumdan ileri geliyor. referansla anlamda kendi hayatına yeniden bakan göz olarak karşımıza çıkıyor sanatçı belgeselde. Kendi eserlerinin hem üreticisi hem anlatıcısı hem tanığı olarak. Onlara yeniden bakıp oradaki anıları ortaya çıkaran özne olarak. Onunla eserleri aracılığıyla tanışmak başlı başına mutluluk verici; belgesel mutluluğun altını çiziyor.

Epipe
Yönetmen: Güneş Terkol

Epipe göç hikâyesi. Birçok hayatın tanıklığıyla, ortak hafızasıyla, ülkeler arasında yıllara yayılan onlarca yıl önceden bugüne gelen anılarla; hâlâ hatırlanan göçün hikâyesi. Kazan Tatarlarının Rusya’dan önce Çin’e, ardından Çin’den Türkiye’ye göç etmesini tanıkların onların yakınlarının anlatımıyla arada hikâyelerin resmedildiği animasyonlarla izlediğimiz yolculuk; yıllara yayılan hafızanın sinemaya düştüğü not ayrıca. 

Güneş Terkol’un yönettiği Epipe, onun annesi Elmira Terkol’un 2002’ kamerayla beraber göçün tanıklarını dinledikleri kayda aldıkları arşivle biçimleniyor. Kendi aile üyelerini dinleyerek başlattıkları hafıza yolculuğu zaman içinde ailenin köklerinin geldiği yerleri, aile üyelerinin Rusya’dan Çin’e göç ederken yaşadıklarını,. Dünya Savaşı zamanı Çin’ karşılaştıklarını, savaşın yıkımına şahit oldukları zamanları, ardından Çin’den Türkiye’ye göç ettikleri süreci Türkiye’deki yaşamlarını perdeye taşıyor. arşive çizimler, dikişler, animasyonlar ekleniyor. Hatta Epipe yılın başında Salt Galata’ tüm bunların araya geldiği sergi olarak karşımıza çıkmıştı. Belgesel sergi gibi hem kolektif hafızanın arşiv görüntülerinde, dikiş işlerinde, çizimlerde, animasyonlarda karşımıza çıkan hâllerini bize gösteriyor hem öznelerin anlatımlarıyla tarihte göç hikâyesine ortak ediyor. 

Filmin adını aldığı “Epipe”, Kazan Tatarlarına ait halk şarkısıymış. Sözlü tarih geleneğinin müzik aracılığıyla nesilden nesile taşınması gibi hafızanın kuşaklar arası aktarılarak dünden bugüne gelmesi; geçmiş dönemleri anlamak, hatırlamak için oldukça önemli. belgesel anlamda hafızanın peşine düşerken, hafızayı ortaya koyan insanların sözlerini, seslerini, şarkılarını, ürettiklerini araya getirip onların ortak hafızasına kamerasıyla katkı sağlıyor. Güneş Terkol’un kayda aldığı röportajlar, Elmira Terkol’un anlatımı, arşiv görüntülerin arasında göçü perdede bizle buluşturan animasyon sahneleri, anıların zihinlerde yeniden canlanışı; hem tarih anlatımına dönüşüyor hem göçün birinci ikinci dereceden tanığı olan insanların hatırlarının belgesel aracılığıyla seyircilerle buluşmasını sağlıyor.