33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali değerlendirmelerimiz; Dünya Sineması bölümünden Our Land / Nuestra Tierra devam ediyor.
Lucrecia Martel’in geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nin Yarışma Dışı bölümünde görücüye çıkan belgeseli Our Land’in, Arjantinli yönetmenin sinemasına aşina olan seyircileri ilk bakışta son derece şaşırtacak aleladelikte görüntülerle açıldığını söyleyebiliriz. Âdeta doğa belgeselleri gösteren televizyon kanalına kazara denk gelmişiz hissi veren, uydudan çekilmiş dünya silüetine bakarken, doğru yerde olup olmadığımızdan şüphe etmemek imkânsız. Gerçekten Lucrecia Martel filmi izlemeye hazırlanıyoruz? Yoksa yanlış yerde miyiz? Neredeyiz biz? Ölçek yavaş yavaş büyüdükçe dünya yüzeyindeki şekiller netleştikçe, Arjantin’in uçsuz bucaksız yeşil ovalarla, tepelerle ormanlarla kaplı suretine daha yakınlaşıyoruz. Ancak kafamızdaki soru işaretlerinin öyle kolay kolay kaybolmadığını fark ediyoruz. Nitekim film boyunca kaybolmuyorlar. Martel’in biçimsel, teknik estetik tercihleri bizi film boyunca hangi noktadan kime nereye baktığımız üzerine soru sormaya devam ettiriyor.
Our Land’in anlatısının temelini Arjantin’in Tucumán bölgesinde yaşayan yerli Chuschagasta halkının adalet arayışı oluşturuyor. Topluluğun şefi Javier Chocobar’ın 12 Ekim 2009 tarihinde toprakları üzerinde hak iddia eden üç beyaz adam tarafından öldürülmesi sonrasında mahkeme karşısında verdikleri hukuki mücadele katillerinin cezalandırılmasının ötesinde, toprakların atalarına ait olduğunu kanıtlamaya, dolayısıyla sömürgeci düzen karşısında varlıklarını kimliklerini kanıtlamaya yönelik. Belgeselin yapısına baktığımızda sıradan “mahkeme belgeseli” formatında kronolojik izlek takip ediyormuş gibi görünse Martel, radikal şekilde öznel duruşunu ortaya koyarak, zaten yapısı gereği imkânsızlığa mahkûm objektiflik iddiasından ısrarla kaçınıyor. Martel için suçlunun kim olduğu suçların hangi tarihsel, siyasi sosyal mekanizmalara dayandığı aşikâr. Dolayısıyla film; suçluların ceza alıp almayacağına dair dramatik beklenti oluşturmak yerine, mahkeme sürecini, Arjantin devletinin kurulduğundan yana yerli halkların varlıklarını yok saymak onları kimliklerinden haklarından mahrum bırakmak için kullandığı mekanizmaları ifşa etmek üzere değerlendiriyor.
Martel’in belgesel anlayışında parçası olduğu kendisi istese istemese ulusal sınıfsal aidiyeti sebebiyle fayda sağladığı sisteme karşı savaş verme çabası mevcut. Ama yönetmen mücadeleyi Chuschagastalar adına, söz konusu ayrıcalıklarını kullanarak vermenin yol açacağı eşitsizliklerin haksızlıkların farkında. bağlamda filmin Chuschagasta halkının gündelik yaşamlarında maruz kaldığı, topraklarına alıkonularak katledilerek kayıplar verdiği devlet şiddetine, onları sembolik düzlemde “yerlerinden etmeden” karşı çıkmanın yollarını aradığını söyleyebiliriz. Söz vermek söz sahibi olana alan açmak arasındaki farkların bilinciyle hareket eden Martel filmini, mahkeme salonunun söylemsel zeminine karşıt çerçeve olarak tasarlıyor. Mahkemedeki sekanslar filmin önemli bölümüne karşılık geliyor gelmesine ama davanın gerçekleştiği salon hakikatin ortaya çıkacağı adalet mercii olarak değil; sömürgecilik ulus – devlet ideolojilerinin yeniden üretildiği absürtlükler tiyatrosu olarak tasvir ediliyor. Martel’in doğrultuda birkaç kurgu manevrası dışında fazla çaba harcamasına gerek yok zaten; işledikleri cinayete rağmen kendilerini suçsuzmuş gibi göstermeye çalışan üç sanığın avukatlarının ifadeleri kendi başlarına yetiyor zaten. Beyazlar tarafından normalleştirilen daha acısı yerli toplulukların dahi kanıksadığı tarihsel şiddetin tekrar tekrar sahnelendiği salonda yaşananları pür dikkat mek seyirci için kolay değil. Zira biz kanıksamadan muaf değiliz. Martel’in derdi kendisinin gibi seyircinin suç ortaklığının altını çizmek.
Our Land’in mahkeme filminin çok ötesinde olduğunu söylemiştik. Martel mahkeme salonunu söylem hapishanesine dönüştürmeyi reddediyor. Söz sahibi olana alan açmak dediğimiz tercih burada devreye giriyor; Chuschagasta halkının mahkeme karşısında kimliklerini toprak haklarını savunmak zorunda olması, başlı başına şiddet biçimiyse eğer; onların kendi kimliklerini, erkin dili dışında ifade edebilecekleri alanı içeri almak filmin esas meselesi hâline geliyor. Mahkeme salonunu dekor olmaktan çıkaran Martel, onu özellikle ses düzleminde son derece geçirgen sinemasal mekâna dönüştürüyor. Sinemasal mekân derken kastettiğimiz ise kurgu sayesinde farklı zamanlarda, farklı mekânlarda var olan görüntü seslerin içeri sızdığı, yalnızca sinema aracı içerisinde sayesinde var olabilen geçirgenlik sayesinde film Chuschagasta halkının kendi yaşamlarından, ailelerinden, aşklarından, şarkılarından, bayramlarından bahsettiği karşıt-anlatının temellerini atıyor. Başta Javier Chocobar’ın dul eşi d’Antonia Hortensia Mamani’ninkiler olmak üzere halkın çeşitli üyelerinin fotoğrafları ses kayıtlarıyla biçim kazanan karşıt-anlatı, aynı zamanda karşıt-arşivi meydana getiriyor. Akışkan, geçirgen dış ses fotoğrafik imgeler arasındaki dinamik hem aynı hem birbirini takip eden kareler arasında farklı ses – görüntü kombinasyonları doğuruyor. öznel tanıklıklar, yarım kalmış hayat hikâyeleri, hafıza parçacıkları noksanlıklarla dolu Our Land, noksanlıkları doldurma çabasına girmiyor. fail olarak devletin Beyaz otoritenin işlediği suçların birçok insan için manevi düzeyde telafisi olmadığını, olamayacağını hatırlatıyor bizlere.
Film, absürtlükler tiyatrosu olarak nitelendirdiğimiz mahkeme salonu dışında teatral araçlara mizansenlere yer veriyor. Üç sanığın cinayet mahalinde olayları yeniden canlandırdığı Chuschagasta halkının yakınlardaki tepeden onları seyrettiği sekanslar teatral unsurların en çarpıcı örneklerini oluşturuyor. Kameranın çok daha hareketli dinamik olduğu sekanslarda farklı kadraj ölçeklerini kullanan Martel, şiddetin bakışın doğasında mevcut olduğunu baktığımız noktanın şiddetin kapsamını kavrayabilmek için kilit rol oynadığını gösteriyor kez. Yeniden canlandırmalara dışardan bakan Chuschagasta halkının konumu ise son derece manidar. Zira film boyunca, kendi imgelerine bakarken; mahkeme salonunda, evlerinde fotoğraflara, videolara bakarak kendilerini izlerken görüyoruz onları. Kendi ötekiliklerinin, dışarıdan bakanın gözünden içselleştirme sürecine, “siz bizim gibi değilsiniz” söylemiyle yüzleşmelerine doğrudan karşılık geliyor sekanslar. Kendine dışarıdan bakmak, hem mikro hem makro düzeyde Martel’in modus operandisi olarak çıkıyor karşımıza. Filmin çeşitli bölümlerinde kullanılan drone görüntüleri benzer biçimde amaca hizmet ediyor. Esasen gözetleme kontrol teknolojisi olarak kullanılan drone, Chuschagasta halkının, Beyazlar tarafından gasp edilmeye çalışılan ancak kimliklerinin vazgeçilmez parçası olan topraklarını “erkin gözünden” gösteriyor. Ancak erk, sandığımız kadar mutlak değil; iyi ki değil. Filmde uzun dingin şekilde gökte süzülen drone’un seyri, ani çarpışmayla bozuluyor. İnsanların kendi bakışını çaldığı kuşun sebep olduğu kazanın sonrasındaki çekim açısındaki çarpıtmaların filmin dışında tutulmaması boşuna değil. toprakların yegâne sahibinin biz insanlar olmadığını hatırlamamız için erkin bakışını sarsmanın gerekli olduğunu anlıyoruz böylelikle.