Oğuz Aral dönemi GIRGIR karikatüristlerinden Ufuk Uyanık, Londra’ film kulübü düzenlemeye devam ediyor. 10 yıldır mümkün mertebe klübün gösterdiği her filmi izlemeye çalışıyoruz.
Kısıtlı bütçeyle kurtarılmış, kendine has, gişe gelirini önceleyen yaygın sinema endüstrisi dışında kalan çalışmalardan haberdar oluyoruz. ufkumuzu açmaya devam ediyor.
Geçen hafta izlediğimiz “DJ Ahmet” emsali zor bulunan senaryoya sahipti. Kuzey Makedonya’nın ücra Yörük köyünde yaşayan gencin, geleneksel aile beklentileri muhafazakar toplum yapısı içinde müziğe sığınarak var olabilme hikayesini konu ediniyordu.
Film, çoğunlukla profesyonel oyuncularla değil, Yörük Türk köyü Kocaali’den seçilen yerel amatör isimlerden oluşmuş. Kurmaca stüdyo ortamı yerine bölgenin tabiatı yerel halkın doğrudan kullanılması, filme belgesel gerçekliğinde oldukça doğal atmosfer kazandırmış.
Kuzey Makedonya, Kocaali köyünden köylülerHiç Türkçe bilmeyen Makedon yönetmen Georgi Unkovski tarafından yazılıp yönetilen yapımın tamamı Türkçe. Oldukça güzel ödüller almış. Georgi Unkovski, Rochester Teknoloji Enstitüsü’nde fotoğrafçılık eğitimi aldığından film görsel açıdan hakikaten düşük bütçeli çalışmaları aşk zevkle izlenen seviyede.
Sundance Film Festivali’nden “Dünya Sineması Dramatik Yarışması Seyirci Ödülü” “Özel Jüri Yaratıcı Vizyon Ödülü”, Sarajevo Film Festivali’ “En İyi Kurmaca Film Seyirci Ödülü”, Sonoma Uluslararası Film Festivali: “Büyük Jüri En İyi Kurmaca Film Ödülü”, Seville Avrupa Film Festivali: “En İyi Erkek Oyuncu” ödülleriyle birlikte Adriatic Film Awards: En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo dallarında aday gösterilmiş.
Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, Kanada, Hollanda, ABD, Sırbistan dahil dünya genelinde 15’ten fazla ülkede gösterilmiş.
Film, Türkiye’ Kasım 2025’te 13. Boğaziçi Film Festivali kapsamında, ardından Türkiye sinemalarında gösterime girdiğinden izleyebilenler hatırlayacaktır. Özetle öyküsü şöyle;
Ahmet, Kuzey Makedonya’nın Kocaali köyünde yaşayan 15 yaşlarında Yörük gencidir. Annesinin ölümünün ardından yaşadığı yas travma nedeniyle konuşmayı tamamen bırakan küçük kardeşi Naim’le birlikte ataerkil, sert babanın emirleriyle eziklikler içinde yaşamaktadırlar.
Ahmet NaimBabasının okuldan kopardığı Ahmet, evin ailesinin tüm yükünü omuzlar. Koyunlara çobanlık yapar. Kardeşi Naim’e sahip çıkar.
Hayattaki en büyük tutkusu müziktir. Baba baskısı muhafazakar köy daralmasına nefes olabilecek yegane “özgürlük penceresi” Ahmet için müzik aşkıdır. Sürüdeki koyunlardan ayrışmak isteyen, cesur ama kadar saf gençtir.
Kendi efkarında seçtiği parçaları cep telefonuyla birleştirerek günün birinde diskoteklerde müzik seçici (Disc Jokey – DJ) olarak çalışabilmeyi hayal. Köylerine yakın yerde elektronik dans müziği (techno) partisine rast gelir. Partide, daha önce kendi köylerinde kez gördüğü Aya (Dora Akan Zlatanova) adında kızla karşılaşır gönlünü kaptırır.
Aya (Dora Akan Zlatanova)Ancak Aya, Almanya’ yaşadıktan sonra köydeki büyükannesinin yanına dönen genç kızdır. Modern dünya tanışmış olmasına rağmen, taşranın acımasız kuralı “görücü usulü (zoraki) evlilik” kıskacına yakalanmıştır.
Çobanlık yapan gencin dans partisinde koyunlarıyla birlikte dolaşması Aya’nın dikkatini çeker arada buluşmaya yakınlaşmaya başlarlar.
Ahmet, kardeşi koyunlarıyla birlikte imkansız aşkın getirdiği duygusal yükle baş başadır.
arada köyün imamı, töreyi temsil etse modern dünyaya ait ses sistemleri teknolojilerle başı derttedir. Bilgisayar kullanımında, akıllı telefonla sosyal medya ağlarından yararlanabilme konularında Ahmet’ten sürekli yardım ister.
Sabah ezanını minare hoparlörlerinden okutmak için Ahmet’ten ses sistemi kurmasını ister. Ancak yaşanan teknik aksaklıklarla ezan yerine minare hoparlörlerinden bangır bangır yayılan bilgisayarın açılış müziği köyü inletir. Tüm köy halkı minareden gelen dijital sesle şaşkındır.
Hikayenin en sevilen mizahi yanı geleneksel taşra kalıplarının aksine, Ahmet’in müzik tutkusuna çağımızın dünyasına bağlanan günlük, olağan doğal ım olarak karşımıza çıkar.
Ahmet, köyün muhafazakar baskısına, baba zulmüne imkansız aşkı Aya’nın başka biriyle evlendirilme arifesindeki hüznüne rağmen müzik tutkusundan vazgeçmez.
Gelin görün ki Aya’nın düğün günü gelip çatar. Köy ahalisi düğün törenindeyken Ahmet, gizlice camiye girer, kapıları kapatır minare hoparlöründen bağıra bağıra Aya’ya aşkını ilan.
Aya’nın babası, arkasına köy halkını alarak elinde tüfekle camiyi basar. Kapılar kırılır. Ahmet’i, zorla dışarı çıkarırlar. Düğünü engellediği gerekçesiyle kız babası Ahmet’i tüfekle vuracaktır.
İmam, tetiğe basılmaması Ahmet’in affedilmesi için adeta yalvarır. Namlu aşağı doğru iner ama Ahmet’in gözüne okkalı yumruk patlatılır.
Yere devrilen çocuğa olay yerine gelen Ahmet’in babası sahip çıkar. Köylünün vicdanına seslenir “Çocuk aşık olmuş. Siz hiç aşık nedir bilmezsiniz?”
kargaşa esnasında Aya, düğünde kendisine takılan takı taklavatı çantasına doldurarak kimseden habersiz muhtemelen Almanya’ya doğru yola çıkmıştır.
Ahmet uzun süre tek göz kapalı dolanır. yenilen yumruğun hesabı görülmeden film sona.
Oysa; alışılageldiği üzere neredeyse Türk Amerikan yapımları başta olmak üzere tüm film, roman, masal öykülerde adalet yerini bulur öykü “mutlu son” tamamlanarak “The End”e erilir.
İzlediğimiz fimde ise; hakikatte hayatta hep olduğu gibi, hesap garibandan yana eziklikle, haksızlıkla kapanmış, adalet tecelli etmemiştir.
“İlahi adalet” denen beyan, zaten münakaşasız külliyen yalandır.
“Adaletin Dünya?” türküsünün muhakemesi oldukça yerindedir.
“ne insanlar gelip geçti kapından / memnun gelip giden var yolundan / kimi fakir, kimi ayrılmış yarinden / adaletin dünya / ne yar verdin, ne mal, dünya / kötülerinsin sen dünya / iyileri öldüren dünya.”
Mutlu sonla bitmeyen, konunun yarım kaldığı, çözüm üzerine birlikte düşünmeyi teşvik edici yapımlar son çeyrek yüzyılda tek tük olsa karşımıza çıkabiliyor. Umarız çoğalır.
Filmin başka dikkat çekici yönü, Hristiyan (Makedon Ortodoks) kültürel arka planına sahip yönetmen Georgi Unkovski’nin, imam karakterini sinemada sıkça gördüğümüz “bağnaz, gençlerin önünü tıkayan, baskıcı karanlık taşra hocası” tanımlamasından uzaklaştırma gayretidir. Filmde imam, kusurları olan, yardıma muhtaç, gülünç duruma düşebilen ama özünde iyi niyetli sevecen insan olarak resmedilir.
Muhafazakar köy ortamında yaşanmasına rağmen, imam karakteri Ahmet’in kulaklıklarla dolaşmasını, elektronik müziğe olan tutkusunu veya köyün normlarının dışına taşan hareketlerini sert dille yargılamaz. Ahmet’in “teknoloji ses” becerilerine saygı duyar caminin ses sistemini toparlaması için Ahmet’e güvenir.
GENÇLİĞİMİ HATIRLATTI
Benzer imam talepleri benim hayatımda İlk gençlik yıllarımda (1975-1985) yaşamakta olduğumuz Ankara, Yenimahalle’ Esentepe Cami’sini imamı, müzik ses sistemlerine ilgimi bildiğinden defalarca beni camiye çağırıp ses sistemini onarmamı isterdi. Yırtılan hoparlörleri, bozulan mikrofonları yenilediğimde masrafları ödemezdi! Zekata sayardık )
Bizim imam, bi gitti caminin avlusuna gecekondu dikti. Orada ikamet.
Halbuki Yenimahalle, 1946-49 yıllarında İsmet Paşa öncülüğünde, dar gelirli işçi memur vatandaşlar için yapılan ikişer katlı bahçeli evleriyle Türkiye’nin ilk planlı yerleşim projelerindendir.
Yarım asrı aşkın Yenimahalle bebesiyiz. Düzenliliği, temizliği sosyal demokratlığıyla tanınan semtimizin Halk Eğitim Merkezi ödüle layık görülmüştü. 1970’li yıllarda Cumhuriyet dönemi eğitimci, halk bilimci, yazar Hasan Kartarı’nın yönetiminde yürütülen halk eğitimi el sanatları projeleri UNESCO tarafından ödüle layık görülmüş dünya çapında örnek çalışma olarak tescillenmişti.
İmanı şaibeli imamımızın teravih namazı sonrası toplu sesli dualarda “Allah bizi komünistlerin hışmından korusun” benzeri riyakar beyanları olurdu. Kurtuluş Savaşı’nda yurdumuzdan sömürgeci işgalcileri kovmamızın Sovyetler Birliği’nin silah mali desteğiyle gerçekleştiğini nereden bilecek?
YILANLARIN ÖCÜ
DJ Ahmet filminde Ahmet’in gözüne yediği yumruk türlü gözümün önünden gitmiyor.
Benzer karşılıksız dayak Türk edebiyatının başyapıtlarından, sosyalist öğretmen Fakir Baykurt‘un ünlü romanı “Yılanların Öcü”nün sinemaya uyarlanmalarında vardır. (1962 Fikret Hakan Aliye Rona – 1985 Kadir İnanır Fatma Girik)
Yılanların Öcü film afişiYılanların Öcü’nde 1950’li yılların Türkiye’si anlatılır. Burdur’un Karataş köyünde yaşayan, Kara Bayram anası Irazca’nın, muhtarın izniyle evlerinin önüne başkasının ev yapmasına karşı mülkiyet onur mücadelelerini anlatır.
Güçlünün zayıfı ezmesi, muhtar (Cımbıldak Hüsnü) ağanın (Deli Haceli) çıkarcılığı, toplumsal direniş adalet arayışı sorgulanır.
Muhtar, Kara Bayram’ı konuşmak vaadiyle evine çağırır. Bayram eve girdiğinde muhtarın ayarladığı birkaç adamın saldırısıyla falakaya yatırılır komalık dayak atılır.
Daha önce Kara Bayram’ın karısı Hatçe saldırıya uğramış, atılan büyük taş hamileyken karnına isabet etmiştir. Yatağa düşen Hatçe çok yazık ki bebeğini düşürmüştür.
Olayın jandarma veya kaymakama intikaline mani olmak için muhtar her türlü hileye başvurur. Kaymakamın ilkokul açılışı için köye geleceği haberi üzerine muhtar hadisenin köy içinde kalması için dalavereyle uzlaşı.
Kara Bayram “Yediğimiz dayak ne olacak?” diye sorar.
Muhtar falakayı inkar.
“Öyle şey yok! Yok dedik ya; ne üsteleyip duruyorsun? Amma mikrop muhalif adammışsın ulan Kara Bayram!” cevabını verir.
Kara Bayram, yeniden sorar;
“Peki, öyle şey var, yok!. Karımın yediği dayak?”
Eskiden yurdumuzda cumhuriyet olduğundan kaymakamların hükmü olurmuş. Kaymakamın emriyle Kara Bayram’ın hakları teslim edilir. Evlerinin önüne ev yapılmaz. Ağa muhtar kamu davası açılacağına dair ihtar alırlar. Adalet kağıt üzerinde sağlanır.
Gayemiz asla öç, kin, intikam duygularını beslemek değildir. Ancak film, roman, öykü, masal mesellerde meseleler tatlıya bağlandığında; “adaletin tecelli ettiği zannı” atalet, rehavet doğurur. Film perdede ‘Son’lanırsa serde gaibe havale edilir.
Oysa, insanlığın ikide geriye gitmesinin sebebi filmlerin sonunda yazan “Son” sözcüğünün hayatta hakikatte hiçbir zaman son bulmamasındandır.
Toplumcu gerçekçi yazar Fakir Baykurt, romanını “mutlu son”la sonlandırmaz. Kara Bayram falakanın handikaplarıyla baş başadır. Iraza Ana yaşadığı haksızlıkların, baskıların oğlunun dövülmesinin travmalarıyla akli dengesini yitirir.
Irazca Ana’nın oğlu Kara Bayram’a, 75 yıl önce Burdur’ söylediği sözler günümüzde kulaklarımızda çınlar:
“Yılanlar yılanken sizin gibi alçakların hakaretine dayanamadı siz insan olduğunuz halde bunca hakarete, bunca zulme, zillete nasıl dayanıyorsunuz?”
“GELECEK FİLM”
Pazar (11 Ekim) akşamı, Ufuk Uyanık bizlere Albert Camus’nün 1942 tarihli The Stranger romanından uyarlanan 2025 yapımı “Yabancı” filmini izletecek. Aynı roman 1967’ İtalyanca 2001’ Zeki Demirkubuz yönetiminde Türkçe olarak filme çekilmişti.
Yabancı film afişi75 dile çevrilen “Yabancı” romanı Cezayir’deki davayı konu ediniyor. kaderin değil insanın kendi kararlarıyla kendi özünü yarattığını savunan varoluşçuluk felsefesinin dönüm noktası olarak kabul ediliyor.
101 Kingsland Road London, E8 2PB adresindeki DNA Cafe’deki filmi izleyenlere kafeteryanın çay, kahve, şarap Efes Pilsen ikramı
Ben Eti Burçak getireceğim. Londralı dostları bekleriz.
_____________________
Müzisyen olan yazarımızın çalışmalarına ulaşabilirsiniz.
yazıya emoji tepki ver
😡0Kızgın🤣0Hahaha👍0dim.❤️0Muhteşem😢0Üzgün😮0İnanılmazÖnceki haberKemancı Ezo Sarıcı Küba efsanesinde