Her ne kadar bizim kuşakla başlamamış olsa bizim kuşağın aklının sosyal siyasi meselelere ermeye başladığı zamanlar -ki 1980’lerin ortalarından 90’lara uzanır- kitapların yasaklandığı; gazetelerin toplatıldığı; filmlerin yakıldığı; şiirlerin, şarkıların sansürlendiği; akademisyenlerin, yazarların yazdıklarından dolayı hapse atıldığı, hatta şarkıcıların, sahne kıyafetleri “müstehcen” diye kovuşturmaya uğradıkları ağır yasaklar dönemiydi. Bugün hükümet, Mabel Matiz, Manifest grubu örneklerinde olduğu gibi tekrar şarkıların, sahne kıyafetlerinin peşine düştü, “müstehcenlik” arıyor. Yakın geçmişten başka örnekler verilebilir ama güncel örnek olarak Güllistan Yarkın örneğinde olduğu gibi akademik tezlerden suç yaratmaya kalkıyor. Bunlar bizim 1980’lerden, 1990’lardan çok iyi bildiğimiz işler! Kimse bana “bunlar yargı kararları” demesin. Yargının bugün Türkiye’ geldiği hali biliyoruz.

Tabii son aydır sosyal medyada estirilen sansür hesap engelleme furyası gibi zamanın getirdiği yeni baskı biçimleri eksik değil. LGBTİ+ organizasyonları kişilerine karşı başlatılan, fon skandalının patlamasıyla ikinci aşamaya geçen sansür kısıtlama fırtınası sonucunda engellenen sosyal medya hesaplarının internet sitelerinin sayısı bugün itibariyle 1500’e dayanmış durumda!

Engellenen hesaplar oldukça geniş yelpazeyi içeriyor. Çok sayıda gazetecinin yanı sıra, hesaplar arasında akademisyenlerin, yorumcuların, aktivistlerin, ekonomistlerin, finansçıların, avukatların, yatırımcıların, köşe yazarlarının, öğrenci inisiyatiflerinin hesapları. çok farklı konularda hükümetin hoşuna gitmeyen sözler söyleyen, yorumlar yapan herkes susturulmaya çalışılıyor.

engelleme kararları adı “hakimlik” olan Sulh Ceza Hakimlikleri tarafından alınsa hukukilikleri hayli tartışmalıdır çünkü buralarda tek hakim kapatma kararlarını dosya üzerinden muhatapların savunmalarını almadan veriyor. Sonuç olarak suçlanan kişi kurumların savunma yapmasına imkan vermeden ceza yürürlüğe konmuş oluyor. kişi kurumlar ilk savunma fırsatını ancak kararı temyiz ettiklerinde yakalıyorlar ama zamana kadar ceza uygulanmış, zarar verilmiş oluyor. açıkça hukukun temel ilkeleriyle çelişen durumdur.

Eski ismiyle yeni ismiyle X yönetiminin sansür engelleme kampanyasındaki işbirliği üzerinde durmak gerekli. Kendilerine gelen hesap engelleme kararlarını hızlıca kapsayıcı biçimde uygulamaya koyuyorlar. Her ne kadar bant daraltma, reklam yasağı gibi yaptırımlarla karşı karşıya olsalar bence onlarınki zorunluluktan ziyade gönüllü işbirliği. Yalnız kişilere, sivil toplum örgütlerine değil devletlere platform sağlayan; sahibi, uzaya roket gönderen, dünyaya kelimenin düz manasıyla havadan internet satan, tarihin ilk dolar trilyoneri olan X’in konuda hiçbir gücü, yaptırımı olmayan pasif emir kulu olduğuna inanmamızı bekliyorlar. Halbuki, X yönetimindekilerin niyeti olsa eminim kısıtlamaların en azından etkisini azaltmanın yolunu bulurlar ama sansürle ilgili dertleri yok belli.

Aslında gibi platformların niteliği üzerinde durup düşünmek, tartışmak gerekiyor. Her ne kadar güçlü zengin olsa platformun çoğunluk hisselerinin sahibi hukuki manada tüzel değil özel kişi, yani X kağıt üstünde özel mülkiyet. Normalde, mesela gazete sahibinden her siyasi görüşten, her ideolojiden köşe yazarı bulundurması, her siyasi görüşü temsil etmesini beklemek abestir. Her gazetenin tiği siyasi çizgisi olur, görüşler gazetenin dışında kalır. Dolayısıyla, X için akla gelebilir: “Burası özel mülkiyet olduğuna göre sahibi istediğine yer verir, istediğine vermez.”

Ama kadar basit değil çünkü burası artık dünya ölçeğinde kadar büyümüş, üye sayısı kadar artmıştır ki finans veya sermaye düzleminde özel mülk olsa tam manasıyla kamusal alandır. Toplumda hangi fikrin, hangi eğilimin ön plana çıkacağını büyük ölçüde etkileyen; kamuoyunun şekillendiği, önemi itibariyle başta siyasi seçimler olmak üzere insanların kararlarını etkileyen böyle alan, veya avuç kişinin tercihlerine mahkûm edilemez. Ayrıca, yukarıda örnek olarak verdiğim özel gazeteden temel farkı buranın, sahibinin maaşlı elemanlarından ziyade katılımcıların katkısıyla oluşan ortak mecra olmasıdır. Başka deyişle, hesap sahiplerinin X gibi mecraların oluşmasında emeği vardır, dolayısıyla üzerinde söz hakkı olmalıdır. Şunu eklemek lazım: sosyal medya mecraları çağımızın gerçeğidir, geri dönüşü olduğunu sanmıyorum, en azından ön görülebilir gelecekte. Bugün X, yarın başka şey… Dolayısıyla, ortadan kaldırılamayacak alanı aynı zamanda direniş mücadele alanı olarak görmek, ona göre hareket gerekiyor.

Peki kullanıcıların/hesap sahiplerinin engellemeler konusunda yapabileceği şey yok ? tür kitle hareketlerini organize etmek zor biliyorum ama X gibi ortamların kullanıcılarla anlamlı olduğunu gösterebilmemiz gerekiyor. Bizzat yarattığımız ortamın manipülasyonuna kolayca teslim olmamalıyız. En azından başlangıçta -iki günlük X’e girmeme boykotları hayata geçirilebilir; benzer şekilde alternatif mecralara geçmek için organize hareket başlatılabilir. Biz yoksak, X

Ayrıca, Yavuz Baydar konuyla ilgili yazısında yapılabilecek başka şeylere dikkat çekiyor. Baydar, işin tüketici boyutuna dikkat çekiyor X’in belli hizmet için kullanıcılardan para almasına rağmen engellemelerle hizmeti kusurlu hale getirdiğini belirtiyor. X’in yalnızca tüketici hakları konusunda değil, şeffaflık, özel özel verilerin korunması gibi konularda hukuken sorumlu tutulması gerektiğinin altını çiziyor. minvalde Baydar, hukukçu İlker Atamer’in, hesaplarına Türkiye’ erişim engeli getirilenlerin X’e karşı şirket olarak yerleşik olduğu ABD’ toplu dava veya davalar açılabileceğini, bunun için ABD vatandaşı olmaya veya orada yaşamaya gerek olmadığını yorumunu hatırlatıyor.

Velhasıl, yapılabilecekler yok değil ama yeter ki insanlar organize olabilsin, örgütlenebilsin. Her zaman olduğu gibi belli ki özgürlük için çaba mücadele gerekiyor.