Arada Yalnız, Ali Vatansever’in yazıp yönettiği, ölümcül hastalıkla mücadele eden genç İzzet annesi Reyhan babası Abdi’nin süreçte yaşadıklarını anlatıyor. İzzet teselliyi sanal gerçeklikte ararken Reyhan oğlunu yaşatma umudunu sosyal medyadaki arayışlarla ayakta tutmaya çalışıyor; Abdi ise inancına sığınarak çıkış yolu arıyor. Her biri aynı kaybın ihtimaliyle başka türlü baş etmeye çalışırken film, ölümün gölgesinde aile bağlarını, çaresizliği insanın hayata tutunmak için sığındığı dünyaları sorguluyor.

Başrollerini Esra Kızıldoğan, Fatih Al Onur Gözeten’in tığı film, dünya prömiyerini yaptığı Tallinn Black Nights Film Festivali’nden En İyi Yönetmen En İyi Özgün Müzik ödülleriyle döndü. 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, Umut Veren Genç Erkek Oyuncu FİLM-YÖN En İyi Yönetmen olmak üzere beş ödülün sahibi. Festival kapsamında araya geldiğimiz yönetmen Ali Vatansever oyuncu Esra Kızıldoğan’la Arada Yalnız’ın karakterlerini, sanal dünyanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi, çaresizlik karşısında insanın sığındığı yolları bütün çelişkilerine rağmen hayatın içinde kalmayı konuştuk. 

Yazının buradan sonraki kısmı filmi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.
Gamze Çakan: Arada Yalnız, ölümcül hastalıkla yaşayan genç adamın hikâyesini anlatırken aynı zamanda ailesinin birbirinden farklı umut arayışlarını gerçek sanal dünyalar arasındaki geçişleri izliyor. hikâyenin ilk çıkış noktası neydi? Sizi onu filme dönüştürmeye yönelten neydi?

Ali Vatansever: Gerçek gazete haberinden, babamın bana anlattığı, babanın terminal hasta oğlunu vurup öldürmesi haberinden yola çıktım. Olayın brütalliğinin (vahşetinin) ya imajın akılda kalıcılığının tabii ki katkısı var ama babanın şefkat, yorgunluk çaresizlik gibi karmaşık duyguların içinde böyle hamle yapması benim için değerliydi. bunu karakterlerin kendi iç yolculuklarından ziyade, onların yanında olarak, izleyicinin anne, baba oğlun böyle hastalık sürecinden geçmesine, kaçınılmaz ölüm düşüncesiyle mücadele etmesine tanıklık etmesi üzerinden anlatmak istediğimi hatırlıyorum.

Sanal gerçeklik boyutu, oğlanın zihnine, duygu dünyasına psikolojisine dahil olmak için benim açımdan araçtı. Çünkü ben zaten Koç Üniversitesi Karma Lab’ yönde çalışmalar yapıyordum ama açıkçası bunu hikayeye dahil etmek aklıma gelmemişti. Sonra Covid döneminde onu dahil etmeye karar verdim.

Şans eseri karşılaşma oldu, belki daha sonra detayına gideriz. Ondan sonra başka hiçbir yere bakmadım. üçlü yapıyı korudum. Böylece anne için sosyal medya, baba için din, oğlan için sanal gerçeklik sığınak olarak başlıyor. Sonra hepsi kendi sığınaklarından çıkma cesareti gösteriyorlar diyelim.

Gamze Çakan: Reyhan oğlunun ölümcül hastalığı karşısında umudunu kaybetmemek için sosyal medyaya sığınıyor. Alternatif medyaya ya alternatif tedavilere, şifa yöntemlerine tutunuyor. Siz Reyhan’la ilk karşılaştığınızda sizi ona yaklaştıran duygu ne oldu?

Esra Kızıldoğan: Aslında ben hiçbirini tam olarak kaçış olarak görmedim. Reyhan hayata tutunmaya devam ediyor diye düşündüm öyle hissettim. Tabii filmi izlediğimde kaçtığını gördüm ben ama bunu planlamadım. Yani “Buraya kaçsın, böyle sığınsın,” diye düşünmedim. Çünkü bunu yapan kişi kendisi farkında olmadığı için ben farkındalıkla oynamadım, aslına bakarsanız. Sadece, yumrukları yedikçe ayakta kalmaya çalışan boksör gibi ayakta kalmayı hedefleyen biriydim. Sette şiddet yoktu. (gülerek) Hayır, tabii ki. İşin şakası tabii.

Gamze Çakan: İzzet’in fiziksel varlığının çok sınırlı olduğu, Abdi’nin acısını içine attığı, Reyhan’ın ise umudunu görünür kıldığı aile izliyoruz. üç farklı oyunculuk halini aynı duygusal dünyada buluştururken oyuncu yönetimini nasıl denge üzerine kurdunuz?

Ali Vatansever: Öncelikle ekrandaki karakterler üzerinden konuşalım. Üç farklı ekolden gelen oyuncunun aile kimyasında buluşması çabası. Bunu ayrı tutalım. Bunun için aslında her oyuncuyla önce birebir, daha sonra ikili kombinasyonlarda çalıştık. Üçlüyü ilk defa aile psikoloğu olan Kemal Kuşçu’nun odasında buluşturduk. Onu her seferinde anmazsak olmaz. Nasıl diyelim, Kemal Hoca sağ olsun, hepimizle tek tek konuştu. Önce kendimiz olarak cevap verdik, sonra baktık ki aile bireyleri olarak cevap veriyoruz. Çıktığımız zaman gerçekten aileydik. Orada kuruldu zaten. Ondan sonra hiç prova yapmadık. Her şeye sette karar verdik, anda nasıl hissediyorsak.

İkinci katmandaki sorun aslında: Gerçekten üç farklı metottan gelen, en azından oyunla, karakterlerle ilişkilerini başka türlü kuran, farklı direktifler alan üç oyuncuyla çalışmak zordu. Her biriyle kendi özelinde ilişkiler kurduğumu, ayrı yürüyüşlere çıktığımı hatırlıyorum. Orada bence temel olarak var: Farklı görüşlerden, farklı inanışlardan, hayatla tarz terminal hastalıklarla ilgili farklı deneyimlerden geliyor olabiliriz. Önemli olan, bence filmin tutkalı dediğim şey, filmin yolculuğunun bizi nereye taşıdığıydı. Herkesle bunu konuşurum. Derim ki “Ben filmi yüzden yapıyorum.” Benim dediğim doğru olmak zorunda değil. Çünkü ben hiçbir zaman onlar gibi karakterlerin içerisinde olmayacağım. Dolayısıyla onların sahaya getirdiklerine güvenerek, birbirimizin omzundan yükselerek, karar alma cesareti göstererek filmin tutkalını oluşturduk diyelim.

Kadir Çakan: Siz kendi hayatınızda kayıp yaşadınız… 

Evet. Çok teşekkür ederim. Sonuçta bizim sinemamız bizden bağımsız gelişen şey değil. “ tarafta hayatımız var, tarafta sadece fikirler sinema var,” gibi durum. benim yaşadığım Sonuçta hepimizin karşılaştığı böyle gerçekler.

Bununla beraber, yandan annemin kanser sürecine eşlik eden, onunla paralel yürüyen yazım süreci vardı. Hatta Tallinn’deki prömiyerden sonra annemi kaybettik. yüzden açıkçası benim için büyüme macerası. Filmde zaten Ali şunu yaptı, ölüme dair izleyiciden daha fazla şey biliyor gibi durum. Kendi hayatında, belki çağda, zamanda ölümle daha farklı ilişki kurmaya ihtiyacım vardı. önce hayatımda yer buldu, dolayısıyla hayatımda olduğu için sinemamda tezahür etti diyebiliriz. Ben zaten bunun geçişkenliğini seviyorum açıkçası. Hatta bazen bazı cevapları izleyiciler söyleyince, “Aa evet ya, gerçekten kırıntı orada var,” diye farkına varıyorum. Böyle bilme hâliyle kaybolma halinin arada olduğu, tam anlamıyla büyüme hikayesi.

Gamze Çakan: Reyhan, özellikle ilk prova sahnesinde, canlı yayında normal görünmeye çalışırken noktada duygularını kontrol edemiyor. Umutla çaresizlik arasındaki geçişi nasıl kurdunuz? sahnenin çekim süreci nasıldı?

Esra Kızıldoğan: Aslında az önce söylediğim gibi orası tökezlediği Yani normal olmaya çalıştığı ama artık duygularının önüne geçemediği anı görüyoruz. Çünkü ilk kez İzzet’in ağzından sona ne kadar yaklaştıklarına dair çok somut cümle duyuyor kadar somut ifadeden sonra kaçamıyor. yüzden bence oradaki devam edememe hali çok anlamlı. türlü cümleyi tamamlayamıyor. 

Ali Vatansever: Oraya dair şöyle katkı sunmak isterim çünkü sahneyi çok erken aşamada çektik. sahne aslında üçlü aynaya bakarak başlıyor. zaten filmin triptik referanslarından biriydi. resim göstermiştim: Arnold Böcklin’in kendi portresi. Arkasında Azrail’in durduğu ressamın kendine baktığı tablo. Ben “Biz aynaya bakacağız. Sanki arkanda şey var, sana şey söylüyor anda kendine geliyorsun gibi düşün,” demiştim.

Zaten film içerisinde ölüm temalı resimlere birçok referans. sahnede, tam makyaj yaparken Reyhan an duraklıyor sanki şeyin ayırdına varıyor. Öbür dünyadan çağrı gibi değil yaptığı şeyin birdenbire farkına varıyor. Önce aynada, ardından ikinci ayna olan telefonda kendine bakınca an için kendini dışarı atıyor. Normalde içinde rahatlıkla tuttuğu duyguyu tutamıyor. Aslında sahnenin mekaniği tam olarak şekilde kuruluyor.

Gamze Çakan: Aslında Reyhan’ şunu merak ediyorum: gerçekten çare arıyor, yoksa yaşadıklarına tanıklık edecek, yalnızlığını acak insanlara ihtiyaç duyuyor?
Kadir Çakan: Yoksa ünlü mü olmaya çalışıyor?

Ali Vatansever: “Ünlü mü olmaya çalışıyor?” Çok güzel.

Gamze Çakan: Aslında gerçekten orası katmanlı, farklı şekillerde okunabilir.

Esra Kızıldoğan: Muhtemelen hepsinin cevabı evet, aynı zamanda hepsinin cevabı hayır. Yani süreçte olan birinin davranışlarını tek cümleyle açıklamak çok kolay olmaz herhalde. Hepsi hiçbiri diyebilirim.

Ali Vatansever: Çok doğru tespit. Ben düşündükçe anda üzerine konuşma ihtiyacı duyuyorum, çenem düştü kusura bakmayın. yandan an bizim sosyal medyayla imtihanımız değil ? Olağan dışı olay görüyoruz. Olayın kendisine tepki vermektense sosyal medyada tepki veriyoruz bunu planlıyoruz. Kontrollü tepki. Her cümlesini virgülüne kadar düşünüp yansıtıyoruz. bizim sosyal medyadaki kimliğimiz, duruşumuz. Ama arka planda çalışan başka öfke. Dolayısıyla orada çalışan mekanizmanın canavarca anlatımını görüyoruz aslında. Bunu çok dramatik, olağan dışı dönem yaşayan birinin deneyimlediğini düşünün. Hayatımızda böyle değil miyiz? Bizim için sosyal şeye tepki vermek sosyal medyadan çok kolay. Belki Reyhan için mücadele yönteminin en kolay yolu şekilde tepki vermekti. Hatta geçen gün arkadaşım filmi izledikten sonra öyle şey söyledi ki çok aklımda kaldı: “Yani aile aslında hiçbir şey yapmıyor ki, orta sahada top çeviriyorlar,”. Muhteşem tespit, gerçekten. şey yapılıyor zannediyorsunuz ama farkındasınız. Yani farkında değilsiniz gibi görünse yerden sonra gerçek üzerinize çökecek. Biliyorsunuz ki kaçış.

Gamze Çakan: Erken yas süreci.

Ali Vatansever: Aynen öyle, ne yapacağınızı bilmediğiniz Biz öyle değil miyiz açıkçası? Dünyada çok büyük olaylar oluyor. Biz kimiz ki, ne yapabiliriz ki? Ama sosyal medya sayesinde şeyler yapıyormuş gibi hissediyoruz. Biliyor olmak, görüyor olmak, tepki veriyor olmak meseleyi çözdüğümüz ya çözüme katkı sunduğumuz anlamına gelmiyor. Fakat tığımız zaman sanki görevimizi yapıyormuşuz gibi hissediyoruz.

Gamze Çakan: nevi akıl sağlığımızı korumaya çalışıyoruz.

Ali Vatansever: Şahane. zaten bizi umut çaresizlik, umut umutsuzluk sarmalı içerisinde yere konumlandırıyor. Ama işte akıl sağlığımızı korumaya çalışırken aklımızı kaybetmiş gibi görünebiliyoruz.

Esra Kızıldoğan: Tabii, yüzden az önce “ikisi ” dedim.

Kadir Çakan: Elli yıl önce yaşayan birine gösterseniz, elindeki kutuya konuşan kişiye “deli”.

Ali Vatansever: Evet, tam olarak bunu söylemeye çalışıyorum. Otuz yıl önce hastalık vardı. İnsanlar hastalıktan yine ölüyordu ama mücadele yöntemi farklıydı. 

Esra Kızıldoğan: Zaten filmin finaline doğru gün sahnesinde gelen yorumlar. Telefonu bıraktıktan sonra “Oğlun hastayken böyle eğlenmeye utanmıyor musun?” gibi yorum geliyor. Şimdi, kişi kendi dünyasından bakınca yargısında belki haklı görünüyor olabilir ya haksızdır. Tamamen nereden baktığınızla ilgili.

Kadir Çakan: Gamze’yle anneannemizi Alzheimer’dan kaybettik.

Ali Vatansever – Esra Kızıldoğan: Başınız sağ olsun.

Kadir Çakan: Sağ. Benzer durumu yaşayan insanlara baktığımda özellikle son 5-10 yılı çok ağır hırpalayıcı geçiriyorlar. Biz ise son on yılda çok güldük, çok eğlendik. Anneannemin hâlleriyle, yaptıklarıyla…

Gamze Çakan: Yani mizah (kara mizah) bizim mücadele silahımızdı.

Esra Kızıldoğan: Biz pek çok sahneyi tam gözlemle kurduk. En azından ben kendi adıma, Ali bana alanı açabildiği için gülümseyerek oynamayı seçtim. İçimden öyle geldi zaten. Oğlana sigara içirirken yaptığı şakalar ya sabaha karşı çektiğimiz, Fatih’le aşağıda beklediğimiz sahnede daha kıkırdayarak oynamak gibi… Çünkü iki duygu kardeş ilerliyor, gerçekten iç içe yürüyor.

Kadir Çakan: Biz şekilde yaşadık, filmi izlerken hep onlar geldi aklıma.

Ali Vatansever: Bunun seyirciye geçmiş olmasına çok sevindim.

Gamze Çakan: Abdi, acısını içine atan sessiz kalan Ama film ilerledikçe okul servisini yürüyen hastane odasına dönüştürüp oğlunu yola çıkarıyor. Sizce yolculuk mucize arayışı yoksa oğluyla son kez yakınlık kurma vedalaşma çabası ?

Ali Vatansever: Şahane soru, gerçekten muhteşem. Açıkçası her sorulduğunda farklı cevap veriyorum. Hayatımızı 0-1, evet-hayır gibi basit şeylere indirgemeye çalışıyoruz ya filmin çıkış noktası öyleydi. kadar karmaşık tabloya bakıyoruz. Zaten sorunu laboratuvarda çözmek çok kolay. önceki filmim kentsel dönüşümle ilgiliydi. Meseleyi laboratuvara koyarsan bütün akademisyenler kentsel dönüşümün nasıl işlemesi gerektiğini zaten bilir. Ama hayat hepimizden çok daha komplike.

Bence öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor: Baba istediği şeye inanıyor olsun; Allah’a sığınıyor olsun, ötanaziye karşı olsun. Anne sosyal medyaya sığınsın, onu yapsın, bunu yapsın. Hayat hepimizden büyük işin büyülü tarafı açıkçası. soruyu zihninde taşımak bile çok kıymetli. baba oğlunu annesinden koparıp niye dağa götürür? Aslında kendi kaçtığı şeyi yapıyor. Çünkü güne kadar evin dışında duruyordu, nitelikli zaman geçirme işini anneye bırakmıştı. Şimdi baş başa kalınca ne yapacak?

Hayatın büyüsü burada. İstediğin kadar belirli kavramın, inancın, ideolojinin arkasında. Herkes noktada sınır çekiyor asıl insanlık ondan sonra başlıyor bence. Hepimiz geçirgeniz. Dünyada son yirmi yılda yaşadıklarımıza bakın, ne kadar dönüşmek zorunda kaldık. Dünya değiştikçe biz dönüşüyoruz. İnsanlığın trajedisi değişti ? Değişmedi, sadece tezahürü farklılaştı. Büyüleyici olan tarafı
Gamze Çakan: Formüller yere kadar çalışıyor.

Ali Vatansever: Tartışmasız. Kağıt üzerinde süper gerçekten; kağıt üzerinde sosyal medyayı yazmak çok kolay. Hepimiz yere kadar kendimize çizdiğimiz sert çizgilerin arkasında duruyoruz. Ama hayat kirlenmekten ibaret bence yüzden kadar büyüleyici.

Kadir Çakan: Sosyal medyada olduğumuz kadar tutarlı değiliz hayatta.

Ali Vatansever: Kesinlikle değiliz. Sosyal medyada göründüğümüz kadar tutarlı olsaydık dünya zaten 0 1’lerden ibaret olurdu. Asıl zaman yapay zekadan korkalım.

Gamze Çakan: Abdi inanca sığınarak yaşarken Reyhan daha görünür mücadele veriyor. iki farklı baş etme biçimi evliliklerindeki çatlağı derinleştiriyor. Fatih Al’la ilişkiyi kurarken nasıl çalıştınız? Özel provalarınız oldu ?

Esra Kızıldoğan: Aslında Ali’nin anlattığı gibi, Kemal Hoca yaptığımız çalışmada her şey çok netleşmişti. Çünkü orada Reyhan, İzzet Abdi arasındaki farklar zaten ortaya çıkmıştı. Galiba Reyhan olarak Abdi’yle artık bağ kuramamayı kabullenerek bazen buna isyan ederek ele aldım her sahneyi. Yani adım atsam bile yerde kapıları kapattığım “Seni istemiyorum, senden gelecek herhangi duygusal bağı istemiyorum,” dediğim çatışma hali… ılması çok zor zamanlar bunlar. Herkes kendi bildiği gibi yaşıyor. Reyhan öyle, Abdi İzzet. Zaten öbür türlüsü çok romantize edilmiş hikaye olurdu. Herkesin yan yana, el ele durduğu, hiç hata yapmadığı birbirinin kalbini hiç kırmadığı tablo… karakterlerin temsil ettiği şeyleri ben çok seviyorum. Filmi izledikten sonra fark ettiğim şeyler bunlar dediğim gibi, oynarken bunları düşünmedim. Ama izlerken üç farklı bakış açısını görmek benim için çok keyifliydi.

Gamze Çakan: Filmdeki yüksek bloklar daralan şehir manzarası, karakterlerin yaşadığı sıkışmışlığın parçası. İzzet’in sanal gerçeklikte doğaya açılması “İnsanın son gördüğü manzara olmamalı”diye isyan etmesi özlemi görünür kılıyor. karşıtlığı görsel dile nasıl taşıdınız?

Ali Vatansever: tabii ki benim geçmişimden bağımsız değil. Senaryoyu yazmaya başladığım dönemde Saf’ı yeni bitirmiştim. Kentsel dönüşümün yarattığı yıkım alanlarında, negatif mekanlarda geçen film yapmıştım. Bunu onun pozitifi gibi düşünün. Bitmiş toplu konutlarda yaşayan, yüksek kattan şehre bakan aile üzerinden anlatmak istedim. Dolayısıyla benim hem hayatımın hem sinemamın devamı. 

Az önce söylediğim gibi, tek karaktere odaklanıp onun psikolojisine gömülmek oradan daha melodramatik, ağlak film çıkarmak yerine, üç karaktere eşit mesafede duran yaklaşım seçtim. Ortalarında, onlarla arada aynı odada olma hissi üzerinden film kurduğum için durum uzamsal meseleye dönüştü. Sadece karakterlere değil, arkalarındaki alana bakma cesaretiyle mekanı filmin organik parçası kılma çabasıyla ilgili karardı.

Tabii burada sanat ekibinin, Meral’in, Emre’nin ekiplerinin inanılmaz emeği var, onu kesinlikle atlamayalım. Mekanı bulduk, bomboştu. Ev gerçekten üç aylığına kiralandı içinde hiçbir şey yoktu. Çekim zamanı girdiğimde ise her şey hazırdı, ev adeta yaşıyordu. Hatta Meral Emre sürekli mutfakta yemek yapıyordu. Duvarlardaki detaylara, tablolara baktık, yerleşimleri tartıştık. Soru-cevaplarda izleyiciler sordukça Meral Emre’nin ne kadar ince düşündüğünün ben bile yeni yeni farkına varıyorum. Dolayısıyla bunu sadece tek zihnin değil, herkesin katman katman inşa ettiği kolektif dünyanın tezahürü gibi düşünün lütfen.

Esra Kızıldoğan: Beni en çok etkileyen detaylardan biri şuydu: evde yatağa bağımlı hasta olduğunda eşyaların düzeni zorunlu olarak değişir, evin biçimi dönüşür. Duvarda, yeri değiştirilen dolabın bıraktığı izi bile yapmışlardı.em>“ zamanlar dolap buradaydı, ev zamanlar başka evdi,” hissini verebilecek çok kıymetli detaydı bence.

Ali Vatansever: İzleyici için olduğu kadar oyun için karakterlerin evi sahiplenmesi her şeyin gerçek hissedilmesi için çok önemliydi. ılan ortak his. bağlamda detayı özellikle oturup kamerayla çekmedim ama orada olması bile yetiyordu, çünkü biz evdeydik.

Gamze Çakan: İzzet, ailede yaşananları en açık kabullenen kişi gibi görünüyor. Reyhan ise hâlâ mücadele etmekten vazgeçmiyor; oğlu “Öyle şeyler söyleme,” dese. Onur Gözeten’le anne-oğul ilişkisini kurarken nasıl çalıştınız? Aranızda dinamik üzerine konuştuğunuz oldu ?

Esra Kızıldoğan: Hiç konuşmadık. Onur’la konuda hiçbir şey konuşmadık. Ama Onur çok yetenekli, harika oyuncu. Az önce söylediğim gibi, bazen cümlelerden çok daha kıymetli şeyler oluyor. Oyunculuk için geçerli. Karşılıklı sahne oynamak biraz birbirine teslim olmakla, birbirini gerçekten duyup hissetmekle ilgili. Onur’la set dışında belki çok az konuşmuşuzdur ama onun gibi genç kadar yetenekli oyuncuyla çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

İzzet Reyhan arasındaki ilişki biraz buna benziyor galiba. Bence Reyhan işin nereye doğru gittiğini başından beri çok iyi biliyordu. Ama bunu dile getirmek gerçekliği kabullenip öyle yaşamak mümkün değildi. Tıpkı Abdi Reyhan arasındaki gibi, İzzet Reyhan arasındaki kırılgan dengeyi iyi yakalayabildiğimizi düşünüyorum.

Ali Vatansever: Burada meseleyi böyle ballandırarak anlatıyoruz ama set zamanında konuşmaların neredeyse hiçbirini yapmıyorduk. 

Esra Kızıldoğan: Hiçbirini… Hiçbir şey konuşmadık. 

Ali Vatansever: Hatta tekrarlar arasında bile “Şunu yap, bunu yap, şöyle hisset” gibi şeyleri hiç konuşmuyorduk. Oradaydık, hissediyorduk anında karar veriyorduk, kadar. Özellikle karakterlerle baş başa kaldığımız sahnelerin neredeyse hepsi plan sekanstı. (kesintisiz tek plandı) Sahneyi kurguda bağlamak için sadece küçük detay çekiyorduk araya. Tabii kesmesiz çektiğimiz için sahneyi tek seferde, tam istediğimiz duyguyla yakalamak adına çok fazla tekrar alıyorduk. 

Esra Kızıldoğan: Burası müthiş alan tabii. Tahmin ediyorum ki festivaldeki bağımsız filmlerin çoğu böyle çekiliyordur. Yönetmenlerin sabrına, inadına ne istediklerini bilerek yolculuğa böylesi kararlılıkla çıkmalarına hayran kalıyorum. biz tekrarlarda performans sergiliyoruz ama yönetmenin ısrarı, filmi izledikten sonra önünde saygıyla eğilmeme sebep oluyor.

Gamze Çakan: Abdi, İzzet’i alıp yola çıkarken Reyhan geride kalıyor. Ben gün sahnesinde, Reyhan’ın yasını yaşamaya başladığını hissettim. Yatağı farklı kullanması kabullenişin parçası gibi geldi. Özellikle canlı yayın sahnesini oynarken hangi duygudan hareket ettiniz?

Esra Kızıldoğan: Ben senaryoyu ilk okuduğumda Ali’yle çalışmaya başladığımızda, “Reyhan nasıl gitmez?” diye sormuştum. Nasıl geride kalır, çocuğunu nasıl bırakır? yolculuğa katılmamasına hiç ikna olmamıştım. Ali bunun üzerine çok düşündüğünü kararının yönde olduğunu söyledi. Bunu kabullenmem, içsel olarak ikna olmam zor. Tabii ki “Tamam,” dedim ama ilk başta neden gitmediğini anlayamadım. Süreç ilerledikçe, özellikle filmi izledikten sonra, gitmemesinin doğru olduğunu yolculuğa çıkmanın ne anlama geldiğini izleyici olarak daha net anladım. Oranın duygusal dünyasını anlatıp kimseyi kısıtlamak istemiyorum açıkçası. Çok fazla konuşmanın şeylerin içini boşaltmasından endişe ediyorum. gerçekten bunları cümlelere dökmek yerine oynamayı daha iyi beceriyorum.

Gamze Çakan: Sanal gerçeklik sahnelerini, sonradan hazırlanmış animasyon olarak değil, oyuncuların avatarlarıyla gerçek zamanlı oynadığı yöntemle çektiniz. ortamda oyuncuları yönetmek, klasik kamera arkası rejisine kıyasla nasıl deneyimdi?

Ali Vatansever: Bunların hiçbiri sonradan üç boyutlu modellenmiş, oyuncular için ayrıca üretilmiş şeyler değildi. Biz VRChat içinde avatarlarımızı tasarladık; mekân olarak disko adası inşa ettik. Daha sonra oyunculara normal set günü gibi çağrı yaptık, geldiler. Hatta yardımcı oyuncularımız vardı, onlar uzaktan bağlandılar.

Hep birlikte oradayken ben sanal kamera tuttum. Eş zamanlı çekim yaptık anda ne kaydedildiyse öyle kaldı, sonradan hiçbir değişiklik yapmadık. Zaten işin büyüsü oradaydı. Tabii yöntem daha önce uzun metraj kurmaca filmde kullanılmamıştı. Sadece kısa filmlerde uzun metraj belgesellerde denenmişti. bağlamda kendi içinde beklenmedik denemeydi. Biz süreci yürütebileceğimizi düşünüp yola çıktık yolda öğrendik.

Kendine has, özgün görsel dili olduğunu düşünüyorum. Kusursuz Pixar animasyonlarıyla yarışmaya çalışmayan; aksine onlardan tamamen kaçıp bilerek biraz eğreti duran, herkesin kendi karakterini yansıtabildiği, oyuncuların gerçek jestlerini mimiklerini yakaladığımız süreç. Benim için gerçekten müthiş deneyimdi. Oyuncular noktadan sonra sanal ortamda olduklarını unutup gözlükleri hiç çıkarmadan oynamaya devam ettiler. İçlerinde adeta yeni gerçeklik alanı açıldı. Ben laboratuvarda kamerayı bırakmıyor, gözlüğü hiç çıkarmıyordum. yüzden benim için çok özel çalışma.

Gamze Çakan: Filmde görsel olarak beton blokların yarattığı baskı kadar, evin içindeki boğucu sessizlik, dışarıdan sızan inşaat-trafik sesleri tıbbi cihazların mekanik ritmi dikkat çekiyor. Filmin ses tasarımını nasıl oluşturdunuz?

Ali Vatansever: Aslında şöyleydi, yandan bütün filmin ses dünyasını, yani toplu konutlarda yaşama halinin bütün medikal şeylerin üzerine, yandan oyun ses dünyası inşa ettik. Karakter şeylere uzandığı zaman arkada “level up” sesleri duyuyorduk, sanki Super Mario sesleri. Bütün filmin arkasında aslında öyle ses dünyası. Sanki bütün filmde karakterler belli bölüm geçme mantığında, belirli yere doğru taşınıyorlarmış. Tabii ki onları uzama öyle yaydık ki, bence izleyici en fazla hissedebilir. bizim kendimizce oyun alanımız filmin alternatif tartışma dünyası diyelim. 

Gamze Çakan: Çekimlerde sizi en çok zorlayan sahne hangisi oldu?

Esra Kızıldoğan: Aslında sahneyi filmde göremedik. (gülerek) Onu artık söyleyeceğim Ali, en azından yerde anılsın… Hastane sahnesi senaryoda daha farklıydı Reyhan’ın ciddi kriz geçirdiği an vardı. Benim açımdan gerçekten çok zorlu sahneydi. Çünkü Ali salise bile gerçek dışı hissettiren an varsa ya daha iyisini alma ihtimali bulunuyorsa tekrar almaktan asla çekinmeyen yönetmen. Gerçekten abartmıyorum, tek salisenin bile kaçmasını istemez. yüzden plan mükemmel olsa dahi üzerine yirmi tekrar daha gidebilirsiniz. gece beni epey zorlamıştı ama dediğim gibi, filmi izledikten sonra her tekrar için ancak teşekkür edebilirim.

Gamze Çakan: Reyhan’ın yaşadığı kayıp korkusunu kadar yoğun şekilde canlandırdıktan sonra rolden çıkmak sizin için zor oldu ? karakter sizde nasıl iz bıraktı?

Esra Kızıldoğan: İlk defa biraz zorlandığımı itiraf etmem lazım. Normalde böyle cümleler kurmayı hiç tercih etmem; ikisini çok iyi ayırırım eğitimim tamamen bunun üzerinedir. Rol kişisiyle özdeşleşmek üzerinden ilerlemem hiçbir zaman. Ama çok konsantre olduğumuz yoğun çalıştığımız süreçti. kadar yoğun duygusal dünyadan sonra kendi evime döndüğümde gerçekten biraz değişmiş hissettim. Tabii kısa süre sonra bunu geride bıraktık; profesyonelce rolümüzü oynayıp defteri kapattık.

Gamze Çakan: Peki ya siz?

Ali Vatansever: Ben başka insan oldum tabii. Sonuçta filmlerle büyüyorum. Genel olarak şöyle ifade ediyorum: dünyada iyi insan olmaya gayret ediyorum ama galiba içimdeki karanlığın sinemasını yapıyorum. karanlık içimden çıktıkça büyüyorum diyebilirim. bağlamda başladığım gibi bitirmedim projeyi. Benim için çok zor süreçti hiçbir zaman eski ben olmayacağım. Dolayısıyla yeni filmim bunun bıraktığı yerden devam edecek. Aynı filmi tekrarlamayacak, çünkü umarım ben dönüşmeye devam edeceğim.

Gamze Çakan: Filmin ilk gösterimi dün Altın Koza’ yapıldı. Seyircinin tepkileri soru-cevap nasıl geçti? Adana’ olmak size nasıl hissettirdi?

Esra Kızıldoğan: Ben daha önce Adana’ uzun süre çalışma fırsatı bulmuştum, yüzden zaten çok sevdiğim Yıllar önce dizi çekimleri için buradaydım. Ara ara Altın Koza’ya başka filmler için geldim ama bayağı zaman geçmişti. Özlemişim Adana’yı. Seyircisini çok severim, insanlarını çok samimi bulurum.

Benim için çok güzel geçti. Hatta filmi izlemek istedim, yüzden salona girip onlarla birlikte izledim. Soru-cevap kısmı çok etkileyiciydi. Özellikle insanların duygularını ması, bize kendi yaşantılarından samimiyetle bahsetmesi beni çok etkiliyor; anlarda çok müteşekkir oluyorum. Gerçekten çok güzeldi.

Ali Vatansever: Mesela az önce siz kendi deneyiminizden bahsettiniz ya… Aslında biz özellikle endüstri olarak filmleri sırf film oldukları için tartışır hâle geldik. Oysa sizin bunu söylemeniz bence en değerlisi. Çünkü durup dururken, cevap beklemeden kendi deneyiminizi anlatıyorsunuz; zira cevabı bizde

Herkes yakınını kaybetme sürecinden kendi başına, çok yalnız çaresiz geçiyor. Sanki bunu sadece kendisi yaşıyormuş kimseyle amazmış gibi hissediyor. film, nerede olursa olsun insanların böyle süreçten tek başına geçseler bile yalnızlıklarının ortak olduğunu gösteriyor. bağlamda biz filmleri insanların soru sormasından ziyade, bunları dile getirmesi bizimle ma cesareti göstermesi için yapıyoruz.

Biri filmden çıkıyor; soru-cevaba bile kalmıyor, kapıda beni görüp “Ben süreçten geçtim,” diyor. Gerçekten an benim için başka hiçbir şey. Hayat böyle değil zaten? Ben sadece kapıda duruyordum biri gelip bana ailesinin yaşadığı süreci anlattı. Hayat gerçekten tam olarak.

Gamze Çakan: Öyle gerçekten… Sohbet için çok teşekkür ederiz.

Esra Kızıldoğan: Çok teşekkürler.

Ali Vatansever: Çok teşekkürler. Çok güzeldi.

Kadir Çakan: Biz teşekkür ederiz.