zamanlar bilgi büyük ölçüde okulda veriliyordu. Edirne’deki çocuk matematikte ne öğreniyorsa Batman’daki, Kars’taki ya Iğdır’daki çocuk büyük ölçüde aynı şeyi öğreniyordu. Aynı kitaplar, aynı müfredat aynı sınavlar aracılığıyla ortak zihinsel çerçeve oluşturuluyordu. Aydınlanma insana “Kendi aklını kullan” derken modern eğitim sistemi özgürlüğü belirli standartlar içinde örgütlüyordu. Bilgi okulda toplanıyor, daha derin uzmanlaşmış bilgi ise akademinin alanına çekiliyordu. Bilgili insan çoğu zaman okuyan, araştıran, üniversiteden geçen belirli alanda uzun süre çalışan insan anlamına geliyordu.

Bilgiye ulaşmak süreç meselesiydi. Kafamızda soru oluştuğunda cevaba hemen ulaşılamıyordu; sorunun peşinden gitmemiz gerekiyordu. Bilen birini buluyor, ona soruyor, öğretmene ya hocaya gidiyor, kütüphanede kitap arıyor, ansiklopedi karıştırıyor, farklı kaynakları karşılaştırıyorduk. Bazen aradığımız cevabı bulamıyor, başka kitaba, başka insana, hatta başka soruya yöneliyorduk.

Aslında bütün dolambaçlı yol, bilgi edinmenin kendisiydi. Çünkü cevapla aramızdaki mesafe bizi düşünmeye, merak etmeye, araştırmaya karşılaştırmaya zorluyordu. Bilgiye ulaşırken harcadığımız emek, bilginin zihnimize işlenmesine zaman tanıyordu. şeyi yalnızca öğrenmiyor; onunla uğraşıyor, onu anlamlandırıyor yavaş yavaş kendimize katıyorduk.

Fakat okulun başka işlevi daha vardı. Okul yalnızca bilgi aktarmıyor, aynı zamanda standart bilgi dünyası kuruyordu. Aynı yaş grubundaki çocuklara ülkenin farklı yerlerinde büyük ölçüde aynı bilgiler veriliyor; aynı tarih anlatılıyor, aynı edebî metinler okutuluyor, aynı kavramlar öğretiliyordu. Edirne’ büyüyen çocukla Iğdır’ büyüyen çocuk birbirinden çok farklı ailelerin, geleneklerin yaşam biçimlerinin içinde yetişse bile okulda ortak bilgi alanıyla karşılaşıyordu.

Hatta din eğitimi aracılığıyla yalnızca bilgi değil, inanç alanı belirli standart içinde örgütlenmeye çalışılıyordu. Ülkenin farklı bölgelerindeki çocuklara aynı din dersinin verilmesi, aynı dinî kavramların öğretilmesi, inancın nasıl anlatılacağı konusunda ortak çerçeve oluşturuyordu. Dolayısıyla modern eğitim sistemi yalnızca insanların bilgilerini değil, belirli ölçülerde dünyayı anlamlandırma biçimlerini birbirine yaklaştırıyordu. nedenle okul, ulusal aidiyetin yaratılmasındaki en önemli motorlardan biriydi. Birbirlerini hiç tanımayan insanlar benzer şeyleri biliyor, benzer hikâyeleri dinliyor, aynı isimleri tanıyor ortak birtakım referanslarla dünyaya bakıyordu. İnsanların mutlaka aynı düşünmeleri gerekmiyordu; fakat aynı şeyler hakkında düşünebilecekleri ortak zemin oluşuyordu.

Böylece tür bilgidaşlık duygudaşlık yaratılıyordu. İnsanlar yalnızca ortak bilgilere sahip olmuyor; neyin önemli, neyin yakın, neyin “bizim meselemiz” olduğu konusunda birbirlerine yaklaşmaya başlıyorlardı. Ulus dediğimiz şey biraz ortak bilgi duygu dünyasının etrafında örülüyordu. Fakat bunun başka yüzü daha vardı. Eğitimi, müfredatı dolayısıyla hangi bilginin aktarılacağını belirleyenler, aynı zamanda muazzam güç elde ediyorlardı. Çünkü okul yalnızca çocuklara matematik, tarih ya coğrafya öğretmiyordu. Hangi tarihin anlatılacağına, hangi olayların hatırlanacağına, hangilerinin unutulacağına, kimlerin kahraman, kimlerin düşman olarak tanıtılacağına karar veriyordu. Çocuk yalnızca tarih öğrenmiyor; tarihe nasıl bakacağını, neyle gurur duyacağını, neye üzüleceğini, kimlerle yakınlık kuracağını öğreniyordu. Dolayısıyla eğitimin standartlaştırıcı gücü yalnızca bilgimize değil, duygularımıza kadar uzanabiliyordu. Biz kendimize ait olduğunu düşündüğümüz iç dünyayla yaşarız: düşüncelerimizin, sevgilerimizin, öfkelerimizin, korkularımızın aidiyetlerimizin bize ait olduğunu varsayarız. Oysa bunların önemli bölümü, içinde yetiştiğimiz bilgi eğitim düzeni tarafından biçimlendirilir. Böyle bakıldığında insanın kendisine ait sandığı iç dünyası başkalarının fetih istila alanına dönüşebilir.

Sorun ortak bilgiye sahip olmak değildir. toplumun birlikte yaşayabilmesi için ortak dil, ortak bilgiler ortak referanslar elbette gereklidir. Asıl mesele, ortaklığın eleştirel düşünmeye ne kadar alan bıraktığıdır. Eğitim sistemi çocuğa öğrendiği bilgiyi sorgulamayı, başka kaynaklara bakmayı, farklı anlatıları dinlemeyi gerektiğinde kendisine öğretilene itiraz etmeyi öğretiyorsa ortak bilgi bireysel düşünceyi ortadan kaldırmak zorunda değildir.

Ama kapılar kapanırsa standartlaşma başka anlama bürünür. Herkese aynı bilgiyi vermekten, herkesin aynı biçimde düşünmesini aynı biçimde hissetmesini beklemeye doğru ilerler. Eğitim özgürleştirici olmaktan çıkarak tek tip insan üretmenin aracına dönüşebilir. zaman okul yalnızca dünyayı tanıdığımız yer değildir; dünyayı hangi gözlerle göreceğimizin bizim adımıza belirlendiği yer hâline gelir.

Bunun en sıradan ama belki en güzel örneklerinden biri hava durumudur: Rize’ yaşayan insan sabah haberlerini açtığında yalnızca Rize’ havanın nasıl olacağını öğrenmez. Bodrum’ yağmur yağıp yağmayacağını, Antalya’ sıcaklığın kaç derece olacağını, İstanbul’ rüzgârın ne kadar kuvvetli eseceğini öğrenir. Oysa Rize’ yaşayan insanın gündelik hayatı açısından Bodrum’daki yağmurun ya rüzgârın hızının doğrudan hiçbir önemi olmayabilir. Peki neden ona Bodrum’un hava durumu anlatılır? Çünkü haber bülteni yalnızca hava durumunu bildirmez; aynı zamanda zihnimizde “biz” coğrafyası çizer. Bodrum, Edirne, Iğdır, İstanbul, Diyarbakır aynı haritanın üzerinde yan yana belirir. Bodrum’daki fırtına, orada yaşamayan insanın haberidir; Rize’deki sel bütün ülkenin gündemine girer. Böylece insan farkında olmadan şunu öğrenir: Orası benim dünyamın parçası. Orada olan şey beni ilgilendirir. Ulus dediğimiz aidiyet biraz böyle gündelik tekrarlarla kurulur. Yalnızca bayraklarla, marşlarla, tarih kitaplarıyla ya büyük siyasal anlatılarla değil; okul kitaplarıyla, gazetelerle, spor müsabakalarıyla, akşam haberleriyle hatta birkaç dakikalık hava durumu bülteniyle. Fakat hava durumu yalnızca “biz”i kurmaz; aynı zamanda kimin bize ne kadar yakın olduğunu gösterir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan Türkmenistan gibi Türk dillerinin konuşulduğu bağımsız cumhuriyetler Türkiye’nin kamusal dünyasında daha görünür hâle geldi. Haberlerde, kültürel ilişkilerde siyasal söylemde coğrafyayla yeni yakınlık kurulmaya çalışıldı. ülkelerin şehirleri, insanları zaman zaman hava durumları bizim bilgi dünyamıza girmeye başladı. Benzer biçimde Avrupa coğrafi yakınlık, göç, ticaret siyasal ilişkiler nedeniyle gündelik bilgi dünyamızın parçasıdır. Berlin’deki soğuk hava, Londra’daki fırtına ya Balkanlar üzerinden gelen sıcak hava dalgası bizim haberlerimizin konusu olabilir. Ama Şili’ bugün kaç derece olduğu ya Yeni Zelanda’ya yarın yağmur yağıp yağmayacağı çoğu zaman bizi ilgilendirmez. Hava durumu, görünüşte son derece tarafsız meteorolojik bilgi verirken bile aslında zihnimizde yakınlık haritası çizer: Neresi bizim dünyamızın içindedir? Neresi yakın çevremizdir? Neresi uzaktır? Kimin başına gelen bizi ilgilendirir?

açıdan hava durumu bültenleri, resmî kimlik söylemleriyle gündelik hayatta yaşanan aidiyetler arasındaki mesafeyi görmek için ilginç yerdir. Kamusal siyasal söylemde zaman zaman “Türklük üst kimliktir” ya geniş “Türk dünyası”ndan söz edilir. Fakat insanların her gün maruz kaldıkları bilgi akışına baktığımızda aidiyetlerin yalnızca ilan edilerek kurulmadığını görürüz. coğrafyanın gerçekten “bizim dünyamızın” parçası hâline gelmesi için onun gündelik hayatımıza, merakımıza, bilgimize duygularımıza girmesi gerekir. Belki toplumun kendisini kiminle akraba, kiminle komşu, kiminle aynı dünyanın parçası olarak gördüğünü anlamak için yalnızca anayasalara, resmî söylemlere siyasetçilerin konuşmalarına bakmamak gerekir. Bazen çok daha sıradan yere bakmak yeterlidir: akşam haberlerinin sonunda ekrana gelen hava durumu haritasına. Çünkü harita bize yalnızca yarın nerede yağmur yağacağını söylemez. Aynı zamanda sessizce “Biz kimiz, neresi bizim dünyamız kimlerin başına gelenler bizi ilgilendiriyor?” sorularına cevap verir. Hava durumu Sünni Türk hikayesidir…

Google bilgisi

Bugün bilgi artık mekâna bağlı değil. Çin’deki dersi, Amerika’daki konferansı ya Avrupa’daki akademisyenin konuşmasını evimizden izleyebiliyoruz. Birkaç saniye içinde milyonlarca sayfalık içeriğe ulaşabiliyoruz. Berlin’deki ameliyatı Sidney’den izleyip yönlendirebiliyorlar. Bilginin yalnızca akademinin okumuş insanların elinde olması anlamında muazzam demokratikleşme özgürleşmedir… Fakat özgürleşmenin başka bedeli vardır. Bilgi çoğalırken derinlik azalabiliyor. İnsan birkaç video, birkaç kısa açıklama birkaç kavram öğrendikten sonra konu hakkında çok şey bildiğini düşünebiliyor. Oysa bilgi yalnızca karşımıza çıkan içerik değil. Bilgi edinmek süreçtir. soruyla başlar, araştırmayla derinleşir, başka düşüncelerle çatışır insanın zihnini değiştirir. Bugün yapay zekâya ya arama motoruna soruyoruz birkaç saniye sonra cevap geliyor. Fakat cevap bilgi aynı şey değil. Çoğu zaman karşımıza çıkan şey enformasyondur. Enformasyonu tüketir sonrakine geçeriz. Çağımızın paradokslarından biri galiba: Her zamankinden daha fazla enformasyona sahibiz, ama enformasyonun ne kadarının bilgiye, kavrayışa bilgeliğe dönüştüğü belirsiz. Zihnimiz sayısız veriyle dolarken tür enformasyon çöplüğüne dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Analog Çocukluğun Dünyası

Benim çocukluğumda çocukların dünyası, yetişkinlerin dünyasından bugünküne göre daha ayrıydı. Yetişkinlerin kendi hayatları, çocukların ise kendilerine ait dünyaları vardı. Çocuklar zamanlarının önemli bölümünü kendi yaşıtlarıyla geçirir, oyunlarını kendileri kurar, ilişkilerini büyük ölçüde kendi aralarında düzenlerlerdi. dünya aynı zamanda cinsiyetlere göre ayrışıyordu. Kızların erkeklerin oyun alanları sıklıkla birbirinden farklıydı. Kızlar seksek, beştaş benzeri oyunlar oynarken erkekler top oynar, güreşir, dalaşır sokakta başka oyunlar kurarlardı. Elbette bunlar mutlak ayrımlar değildi; ama çocukluk dünyasının önemli bölümü kızların kızlarla, erkeklerin erkeklerle geçirdiği akran hayatı içinde yaşanıyordu. Bunun yetişkin merkezli patriyarkal aile düzeniyle ilişkisi vardı. Yetişkinlerin, özellikle yetişkin erkeğin ihtiyaçlarının otoritesinin öncelendiği dünyada çocuk, bugünkü kadar aile hayatının merkezinde değildi. Baba çocukların oyun arkadaşı değildi; çoğu zaman çocuk dünyasına belirli mesafede duruyordu. Dolayısıyla çocukluk, önemli ölçüde yetişkinlerin bakışından uzakta, çocukların kendi yaşıtları arasında yaşadıkları ayrı deneyim alanıydı. Üstelik oyunların çoğu bugünkü gibi masa başında, arada masa ya ekran bulunan (sosyal mesafe) önceden belirlenmiş kurallarla düzenlenmiş oyunlar değildi. Sokakta, bahçede, boş arsada oynanıyor; koşmayı, kovalamayı, birbirine dokunmayı, itişip kakışmayı, güreşmeyi, düşmeyi yeniden ayağa kalkmayı içeriyordu. Çocuklar yalnızca yan yana değildi; sürekli birbirlerinin bedensel alanlarının içindeydiler.

anlamda eski çocukluk dünyasının güçlü homososyal, hatta kavramı geniş anlamıyla kullanırsak homoerotik boyutu vardı. Buradaki homoerotizm yetişkin cinselliği anlamına gelmiyor; aynı cinsiyetten çocuklar arasında yoğun bedensel yakınlığın, temasın, hayranlığın, rekabetin duygusal bağın iç içe geçtiği ilişki alanını tarif ediyor. Erkek çocuklar birbirleriyle güreşiyor, dalaşıyor, sarılıyor, birbirlerinin üzerine atlıyor; kız çocukları kendi akran grupları içinde farklı biçimlerde benzer yakınlıklar kuruyorlardı. Dolayısıyla çocukluk yalnızca oyunların oynandığı dönem değildi. Aynı zamanda bedenin başka bedenlerle karşılaştığı, yakınlığın, mesafenin, rekabetin, dayanışmanın mahremiyetin akranlar arasında öğrenildiği dünyaydı. Çocuk, yetişkinlerin sürekli gözetimi altında değil, büyük ölçüde başka çocuklarla kurduğu ilişkilerin içinde kendi bedenini toplumsal dünyayı tanıyordu.

Bugünden baktığımızda dünyanın birçok sorununu görmek mümkün. Cinsiyet rolleri katıydı, çocuklara yönelik şiddet sıradanlaştırılabiliyordu, yoksulluk ağırdı yetişkinlerin çocukların ruhsal ihtiyaçlarına ilişkin bilgileri bugünkü kadar gelişmiş değildi. nedenle analog çocukluğu romantikleştirmek istemiyorum. Fakat dünyanın çocuk açısından önemli özelliği vardı: Çocukların yetişkinlerden kısmen bağımsız çocuk kültürü bulunuyordu. Anne babalar çocuklarla bugünkü anlamda sürekli “kaliteli zaman” geçirmiyorlardı. Çocukların bakımını bazen büyükanne büyükbabalar üstleniyordu. Üretimin dışında kalan yaşlılar, çocuklara göz kulak olma görevini üstlenirken anne babaların rolü çoğu zaman temel ihtiyaçların karşılanması genel gözetimle sınırlı kalıyordu. Çocukların asıl toplumsal dünyasını ise başka çocuklar oluşturuyordu. Yetişkinlerle kurulan ilişki daha çok nasihatler, yasaklar açık sınırlar üzerinden ilerliyordu. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu söyleniyor; çocuk “doğru yola” yönlendirilmeye çalışılıyordu. Yetişkin dünyası çocuğa hayatın nasıl yaşanması gerektiğini anlatıyordu. Fakat çocuk, hayatın nasıl yaşandığını büyük ölçüde başka çocuklarla birlikte öğreniyordu.

Çocuklar oynuyor, kavga ediyor, küsüyor, birbirlerine haksızlık ediyor, dışlıyor, yeniden yanlarına çağırıyor, özür diliyor ya bazen özür bile dilemeden ertesi gün yeniden birlikte oynamaya başlıyorlardı. oyuna kimin alınacağına, kuralların ne olacağına, kimin ebe olacağına kendi aralarında karar veriyor; kuralları bozuyor, yeniden kuruyor, birbirleriyle pazarlık ediyorlardı. Böylece yalnızca oyun oynamıyorlardı. Farkında olmadan toplumsal hayatın küçük provasını gerçekleştiriyorlardı. Dostluğu, rekabeti, kıskançlığı, dayanışmayı, haksızlığı, dışlanmayı, çatışmayı barışmayı yaşayarak öğreniyorlardı. Yetişkinlerin nasihat yoluyla öğretmeye çalıştığı pek çok şeyi çocuklar kendi aralarında deneyim yoluyla öğreniyordu. Belki çocuk dünyasının en önemli özelliklerinden biri buydu: Yetişkin size doğrunun ne olduğunu söylüyordu; başka çocuklarla yaşamak ise size ilişkinin ne olduğunu öğretiyordu.

Çocuğun Kurduğu Dünya

Geçmişte oyun çocukların kendi aralarında kurdukları dünyaydı. futbol sahasının her zaman çizilmiş taç çizgileri yoktu. Çocuklar “ ağaçla ağacın arası taç olsun” der oyunun sınırlarını kendileri belirlerdi. Ortada gerçekten çizgi yoktu. Fakat çocukların ortak imgeleminde çizgi vardı. Top bölgeden geçtiğinde elbette tartışma çıkardı. Birisi “Taç oldu” derken diğeri “Olmadı” derdi. Fakat tam tartışmanın içinde çocuklar pazarlık etmeyi, itiraz etmeyi, uzlaşmayı oyunun devam edebilmesi için ortak gerçeklik yaratmayı öğrenirlerdi.

Görünmeyen çizgi üzerinde anlaşabilmek aslında toplumsal hayatın en temel becerilerinden biridir. Hukukun, kültürün, paranın, sınırların kurumların önemli bölümü insanların ortaklaşa gerçek kabul ettiği sembolik yapılardır. Çocuk bunu oyun sırasında öğrenirdi. ağacın kale direği olduğuna, iki taşın arasının gol sayılacağına ya görünmeyen çizginin taç olduğuna birlikte karar verilirdi. Dünyayı yalnızca bulduğumuz hâliyle kabul etmez, oyun oynayabilmek için onu yeniden kurardık. nedenle oyun yalnızca eğlence değildi. Oyun dünya kurma pratiğiydi.

Çocuğun Kurduğu Dünyadan Çocuk İçin Kurulmuş Dünyaya

Bugün ise çocuk giderek kendi kurduğu dünyadan, kendisi için kurulmuş dünyaya taşınıyor. Futbol sahasının çizgileri çizilmiş, kurallar belirlenmiş yetişkinler kenarda bekliyor. Hakem oyunu kontrol ediyor, antrenör ne yapılacağını söylüyor anne baba tribünden izliyor. Çocuğun hareket ettiği alan daha güvenli düzenli olabilir; fakat aynı zamanda daha önceden belirlenmiştir. Eskiden herhangi boşluk oyun alanına dönüşebilirdi. İki taş kale olur, sahanın sınırlarını çocuklar belirler, oyuncu sayısına göre kurallar değiştirilirdi. Top dışarı çıktı çıkmadı faul oldu olmadı tartışılırdı. Çocuklar yalnızca oyunu oynamıyor, oyunun dünyasını kurallarını kendileri kuruyorlardı. Bugün ise antrenör yetişkin, hakem yetişkin, seyirci yetişkin. Kurallar önceden belirlenmiş, saha çizilmiş, oyun saati kararlaştırılmış durumda. Çocuğun hata yapıp hatayı başka çocuklarla pazarlık konusu yaparak düzeltme alanı giderek daralıyor. Çünkü anlaşmazlığı çözecek hakem, davranışı düzeltecek antrenör olup biteni izleyecek ebeveyn zaten orada. Üstelik bütün bunlar çocukların olanaklarının olağanüstü arttığı dönemde gerçekleşiyor. Eskiden mahallede belki tane top vardı; bugün hemen her çocuğun kendi topu olabilir. Futbol sahası var, forma var, futbol ayakkabısı var, antrenman saati. taraftan imkânlar genişliyor; taraftan imkânların nasıl kullanılacağı giderek daha fazla önceden belirleniyor.

Burada ilginç paradoks ortaya çıkıyor: Çocuğun olanakları genişlerken kendi hareket alanı daralabiliyor. Çünkü kural yalnızca oyunu mümkün kılan şey değildir; aynı zamanda hareketin sınırını belirler. Kurallar önceden konulduğunda çocuk onların içerisinde hareket. Oysa eski oyunun dağınıklığı yalnızca eksiklik değildi. Çocuklar tam belirsizliğin içinde kural koymayı, kural değiştirmeyi, haksızlık yapmayı, haksızlığa uğramayı, itiraz etmeyi, pazarlık etmeyi bozulan ilişkiyi yeniden kurmayı öğreniyorlardı.

Burada başka paradoks daha ortaya çıkıyor. taraftan çocukluğu özgürleştirdiğimizi, eski otoriter askerî disiplin biçimlerinden uzaklaştırdığımızı düşünüyoruz; taraftan çocukların hayatı hiç olmadığı kadar biçimlendirilmiş, sınıflandırılmış standartlaştırılmış durumda. Bunu spor üzerinden bile görmek mümkün. Eskiden çocuk üzerindeki elbiseyle sokağa çıkar, bulduğu boşlukta top oynardı. Bugün futbolun forması başka, basketbolun forması başka, voleybolun forması başka. Ayakkabısından çorabına kadar her sporun kendine özgü kıyafeti, mekânı, zamanı, kuralları otoritesi. taraftan üniformadan askerî disiplin fikrinden uzaklaşıyoruz; taraftan üniformanın mantığı başka biçimlerde yeniden hayatımıza giriyor. Üstelik standartlaşma artık ulusal değil, küresel. Şili’ futbol oynayan çocukla Güney Kore’ futbol oynayan çocuk, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta yaşamalarına rağmen benzer sahalarda, benzer formalarla aynı uluslararası kurallara göre oynuyorlar. bakıma birbirlerinden hiç olmadığı kadar uzaktalar aynı zamanda hiç olmadığı kadar birbirlerine benziyorlar.

İşte tam burada Amerikalı sosyolog George Ritzer’in 1995’te Almancada Die McDonaldisierung der Gesellschaft adlı kitabında geliştirdiği “McDonaldlaştırma” kavramından söz etmek istiyorum…

Ritzer, McDonald’s’ı yalnızca fast-food zinciri olarak ele almaz. Onu modern toplumda giderek yaygınlaşan örgütlenme rasyonelleşme biçiminin modeli olarak kullanır. sistemin temel özellikleri verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik kontroldür. Dünyanın neresinde olursanız olun mümkün olduğunca benzer deneyimle karşılaşmanız amaçlanır. Menü standartlaşır, ürün standartlaşır, hizmet standartlaşır, hatta tat bile mümkün olduğunca standartlaştırılır. İstanbul’ Berlin’ ya dünyanın başka şehrinde McDonald’s’a girdiğinizde aşağı yukarı neyle karşılaşacağınızı bilirsiniz. Ritzer’in asıl dikkat çektiği şey ise mantığın restoranın dışına taşmasıdır. Aynı standartlaştırma öngörülebilirlik ilkeleri giderek çalışma hayatına, eğitime, tüketime, eğlenceye gündelik hayatın başka alanlarına yayılır. Bugünden baktığımızda hayatın çok daha geniş alanlarının McDonaldlaştığını söylemek mümkün.

Oyunlarımız McDonaldlaşıyor. Eskiden çocuklar kendi oyunlarını kendileri kurarken bugün aynı kutu oyunu Güney Kore’ Amerika’ Rusya’ Almanya’ Türkiye’ oynanıyor. Kuralları çocuklar koymuyor; kutunun içinden çıkıyor. Oyunun nasıl başlayacağı, nasıl ilerleyeceği nasıl sona ereceği büyük ölçüde önceden belirlenmiş durumda. Spor McDonaldlaşıyor. Dünyanın farklı yerlerindeki çocuklar aynı kurallarla, benzer sahalarda, benzer formalarla benzer antrenman sistemleri içinde spor yapıyor.

Hatta bedenlerimizin bile McDonaldlaştığından söz edebiliriz. Dudaklarımız birbirine benziyor, burunlarımız birbirine benziyor, yüzlerimiz küresel ölçekte dolaşıma giren benzer estetik idealler doğrultusunda biçimlendiriliyor. Dünyanın birbirinden çok uzak şehirlerinde insanlar aynı yüzlere bakıyor, benzer bedenleri arzuluyor benzer müdahalelerle kendilerini modellere yaklaştırmaya çalışıyorlar.

Buradaki tuhaflık Çağımız belki hiçbir çağın olmadığı kadar bireysellikten, özgürlükten, farklılıktan çoğulculuktan söz ediyor. Herkesin kendisi olması, kendi tarzını bulması, kendi bedenine kendi hayatına karar vermesi gerektiği söyleniyor. Fakat aynı anda insanların kıyafetleri, bedenleri, oyunları, eğlenceleri, yedikleri, içtikleri boş zamanlarını geçirme biçimleri küresel ölçekte birbirine benziyor. Çeşitlilik söylemi büyürken biçimler standartlaşıyor. Belki çağımızın temel paradokslarından biri burada: İnsana sürekli “kendin ol” deniliyor; fakat kendisi olabileceği biçimler giderek daha fazla önceden hazırlanmış olarak önüne konuluyor. Her oyun oynama kılavuzuyla satılıyor. her ülkede aynı kuralla oynanaıyor…

Çocuklukta benzer şey oluyor. Çocuğun elindeki imkânlar çoğalıyor, seçenekleri artıyor, eski yasakların kısmı ortadan kalkıyor. Fakat çocuk kendi oyununu kurmak yerine giderek kendisi için kurulmuş oyunlardan birini seçiyor. Böylece özgürlüğün anlamında sessiz değişiklik meydana geliyor: Özgürlük, kendi dünyasını yaratma imkânından, önceden hazırlanmış seçenekler arasından seçim yapma imkânına doğru kayıyor. Belki nedenle bugünkü çocukluğu yalnızca “daha özgür” ya “daha baskıcı” diye tarif etmek yeterli değil. Asıl soru başka yerde duruyor: Çocuğun seçenekleri çoğalırken, kendi seçeneğini yaratabileceği boşluklara ne oldu?

Modern oyuncaklar… puzzle’ın hangi parçasının nereye geleceği bellidir. Ortaya çıkacak resim daha oyuna başlamadan önce belirlenmiştir. Model uçak setinin kullanım kılavuzu hangi parçanın hangi sırayla takılacağını gösterir. Lego gibi yaratıcı olduğunu düşündüğümüz oyuncaklarda bile kutudan çoğu zaman yapılması gereken nesnenin ayrıntılı şeması çıkar. Elbette çocuk kuralları bozabilir. Zaten çocuk olmanın güzel taraflarından biri budur. Çocuk kaydıraktan birkaç kez aşağı kaydıktan sonra süre sonra ters yönden yukarı çıkmayı dener. Kendisine sunulan yapıyı yalnızca kullanmak istemez; onu dönüştürmek ister. İnsan olmanın temel özelliklerinden biri İnsan yalnızca dünyaya uyum sağlayan canlı değil. Dünyayı kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürendir. Fakat günümüzde çocuklara sunduğumuz alanların önemli kısmı, çocuğun dünyayı değiştirmesinden çok çocuğun hazır dünyaya uyum sağlamasını bekliyor.

Devam edecek…