Pınar Yorgancıoğlu’nun yazıp yönettiği Karanlıkta Islık Çalanlar, Ankara’ yaşayan orta sınıf ailenin birbirinden farklı çıkmazlarını kara mizah doğaüstü unsurlarla iç içe geçiriyor. Doğa Tarihi Müzesi’nden emekli olmaya hazırlanan Melih, mesleğinin alıştığı hayatın ardından kendisini yeniden tanımlamaya çalışırken, hemşire Suzan, kendi hayatında gerçekleştiremediği hayallerin değişen toplumsal koşulların arasında çıkış yolu. İşsiz yazar olan kızları Toprak ise emeğinin karşılığını bulamadığı, geleceğe dair umudunu korumakta zorlandığı dünyada kendi yolunu çizmeye çalışır. Her biri başka hayatın ihtimaline tutunurken aynı evin içinde birbirlerinden uzaklaşan üç karakterin dünyasına odaklanan film, gerçekleşmemiş hayallerin bastırılmış arzuların izini sürerken aile ilişkilerini, kuşaklar arasındaki kopuşu bireyin kendi hayatında sıkışıp kalma halini absürt mizahla ele alıyor.

Dünya prömiyerini Hindistan’daki 56. Uluslararası Hindistan Film Festivali’nde yapan, Türkiye’ ise ilk kez İstanbul Film Festivali’nde seyirciyle buluşan Karanlıkta Islık Çalanlar, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Senaryo En İyi Müzik ödülleriyle döndü. Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü’nü Arada Yalnız filminin yönetmeni Ali Vatansever’le an Pınar Yorgancıoğlu başrol oyuncusu İnci Sefa Cingöz festival kapsamında araya geldik. Hayaletlerin hikayedeki yerinden, kuşaklar arasında aktarılan hayallere, gerçekleşmemiş ihtimallerin yasından, belirsizliğin yarattığı kaygıya hayatın en karanlık anlarında ortaya çıkan mizaha uzanan söyleşi gerçekleştirdik.

Yazının buradan sonraki kısmı filmi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.
Gamze Çakan: Karanlıkta Islık Çalanlar ilk bakışta tanıdık çekirdek ailenin açmazlarını anlatıyor gibi dursa aslında hepimizin hayatında birikmiş “olunmamış versiyonların”, unuttuğumuz hayallerin yasını tutan çok katmanlı Hikayeyi yazarken, ailenin dertlerini klasik gerçekçilikle anlatmak yerine onların evlerine davetsiz ruhlar sokma fikri ilk nerede belirdi?

Pınar Yorgancıoğlu:Yazarken, hikayeyi aslında pek aile hikayesi olarak düşünmedim. Daha çok aynı çatı altında barınmaya çalışan, birbirine zıt üç ayrı karakterin hikayesi olarak düşünmeye çalıştım. zaten komediye, trajediye daha pek çok şeye gebe alan yaratıyor. Çünkü üçü çok farklı yolculuklardan geçiyor. Ama farklı yolculukların altında aslında birbirine çok benzeyen hayal kırıklıkları, kırılganlıklar, hırçınlıklar, üzüntüler veya sevinçler, hayaller. Sanki şeyin içindeyken onu anlamak, görmek çok daha zor olur ya… bittikten sonra geriye dönüp baktığınızda veya dışarıdan bakan göz onu analiz ettiğinde bazı şeyleri daha iyi görürsünüz. İşte birbirine kadar zıt düşen, kadar çatışma halinde olan üç insanın aslında kendilerinde görüp takdir edemedikleri benzerlikleri bizim dışarıdan, üçüncü göz olarak görebilmemiz bunun üzerine düşünebilmemiz, konuşabilmemiz önemliydi seyirci olarak. Dışarıdan bakan hayaletler hikayeye şekilde dahil.

Gamze Çakan: Toprak, bilgisayar ekranının korunaklı dünyasıyla bitirdiği ama türlü yayımlatamadığı kitabının arasına sıkışıp kalmış karakter aslında. Kendisinde büyük potansiyel görüyor ama dünyanın onu anlamadığını düşünüyor. Siz Toprak’la ilk tanıştığınızda ne hissettiniz? Onunla nasıl bağ kurdunuz?

İnci Sefa Cingöz: Aslında Toprak’ın şartları bana hiç yabancı değil. Gerçi Toprak benden apayrı birisi, hayatta verdiğimiz tepkiler çok farklı ama başımıza gelen şeyler aynı gibiydi. yüzden anlamda kendime yakın hissettim. yandan çok hoşuma gitti. Kırılganlığını fazlasıyla saklıyor olması onu daha az anlaşılır ya daha az sevilebilir biri yapıyor. Seyirci olarak biraz itiliyoruz sanki. Senaryoyu okurken bunun sinyalini vermişti durum hoşuma gitti çünkü önümüze çok sık böyle karakterler gelmiyor. yüzden öyle birini oynayacağım için çok heyecanlanmıştım. kendime bunu meydan okuma olarak gördüm; “Oynarken sevilmemeyi göze alabilecek miyim?” diye düşündüm. aslında sıkça konuştuğumuz şey ama uygulamaya gelince yapması çok. Biraz yüzden heyecanlanmıştım.

Gamze Çakan: Hikaye anlatıcılığında sempatik karakter yaratmak kolay ama empatik karakter yaratmak genelde daha. Ben burada Suzan’a parantez açmak istiyorum. Suzan kızının hayatına müdahale ediyor ama bunu sadece annelik vasfıyla yapmıyor. Aynı zamanda sanki kendi gençliğinin yarım kalmış hikayesini kızı üzerinden tamamlamaya çalışıyor. Karakteri tasarlarken ebeveynin çocuğuna duyduğu sevgiyle onun geleceğine beslediği hırsı nasıl dengelediniz? (İnci Sefa Cingöz’e) Siz dinamiği sahnelerde nasıl yarattınız?
Kadir Çakan: Kendi annenizden izler var ben onu çok merak ediyorum. 

Pınar Yorgancıoğlu: Aslında kendi anne babamdan ziyade kendi farklı yönlerimden çok izler. Ben bazen sevdiğim insanların hayatlarına girip bütün problemleri onların yerine çözmek “Onu öyle yapmasan şöyle yapsan her şey senin için çok daha kolay olacak” diye müdahaleler edesim geliyor. İnsanların kendi yollarında nerede başarılı olup neleri dert etmeyeceklerine izin vermek benim için çok. Sevdiklerimin hata yapmasına şahit olmak, buna izin vermek şekilde “su yolunu bulur”lara güvenmek bana zor geliyor. yüzden Suzan aslında kendimden esinlendiğim karakterdi. 

Bunun dışında Hülya Hanım’la üzerine çok düşündük. Sonuçta insan sadece kendisine dair değil, çocuklarının hayatına dair hayaller kuruyor. Bazen kendi kurduğu hayaller oraya transfer oluyor. İster istemez çocuklarımıza kendi hayallerimizi miras bırakıyoruz miras değer görsün istiyoruz. Karşındakini ayrı birey olarak değil kendi uzantın gibi görmeye başladığında tahakküm, ilişkileri zedelemeye başlıyor. Ama yandan sevgiden kaynaklanan tahakküm. Aradaki çelişki benim çok hoşuma gidiyordu. Bilmiyorum, belki senin karakterin içinden başka yorumların olabilir.

İnci Sefa Cingöz: Filmde en sevdiğim yerlerden biri anneanne, anne kızın olduğu üçlü sahne. Kıyafet denedikleri sahne. Kız ilk defa kendi annesine dair şeyler görüyor orada. Belki senin dediğin gibi, annesinin zamanında kendi hayalleri olduğunu, sonra kızıyla ilgili başka hayaller kurduğunu fark ediyor. sahneyi çok seviyorum. Çünkü hayatta başta ebeveyninle kavga ediyorsun. “Öyle olmasın, böyle olmasın” diyorsun. Ben kendi annemle ilgili durumu çok sonra anladım. Meğer başka hayal kurmuş. Kötü hayal değil üstelik, sadece benimle aynı hayali kurmamış. Bunu anladığında anlaştığın yere geçiyorsun galiba. 

Pınar Yorgancıoğlu: Bizim aslında anneanneyle ilgili Hülya Hanım’la en çok konuştuğumuz şey şuydu. Biz çoğu zaman ebeveynlerimizde belli davranış kalıpları görürüz bunu “on üzerinden on” gibi algılarız. “Niye böyle yapıyor, keşke yapmasa” deriz. Fakat onların kendi ebeveynleriyle olan ilişkisini görünce anlıyorsun ki meğer kalıbın ona gelişi onmuş. Kendisi filtreleyebildiği kadar filtrelemiş, sana sadece beşini geçirmiş. Orada aslında bizim hiç farkına varmadığımız kişisel gelişim yaşanmış. Bunun üzerine düşünmek bizim için çok ilginçti. 

İnci Sefa Cingöz: Evet, çok ilginç. an şunu fark ediyorum. Toprak tarafından annesine dair keşif süreci oluyor ama Suzan tarafından Toprak’a dair böyle keşif gerçekleşiyor ? “Ben annemin bana dayattığı şeyi kızıma dayatıyorum” gibi noktaya geliyor filmde?

Pınar Yorgancıoğlu: Bence gelmiyor. Orada aralarında çok küçük an var, Suzan takılarını çıkarırken. Orada bağlantı kurma ihtimali boşa düşüyor aslında. 

İnci Sefa Cingöz: Boşa düşüyor,. sanki biz bağlantı kurma isteğini sonraki nesilden bekliyor olabiliriz.

Gamze Çakan: Toprak’ın romanındaki kahraman, onun bastırdığı iç dünyasını seyirciye doğrudan anlatıyor. Siz sahnede susarken zihninizin başka karakter tarafından ifşa ediliyor olması, oyuncu olarak sizi nasıl etkiledi?

İnci Sefa Cingöz: Aslında filmin içinde Toprak bunun farkında değil, yüzden karakter açısından oraya dair his ya farkındalık yok; sadece seyircinin gördüğü Ama oyuncu olarak durum çok farklıydı. Orada yazan her şey, karakterin herhangi diyaloğundan çok daha önemliydi benim. Çünkü karakterin kendi içinden çıkan parçanın onun hakkında söyledikleri, senaryonun başka hiçbir yerinde bulamayacağınız kadar güçlü ipuçları veriyordu. yüzden kısımlara çalışırken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.

Gamze Çakan: Melih’ten bahsetmek istiyorum. Melih, doğa tarihi müzesinde geçen ömrün ardından emekli oluyor. Çalışırken her şeyi kategorize edip cam vitrine koyduğu, kontrolü altında olan güvenli geçmişten, kontrolünü bütünüyle kaybettiği şimdiki zamana geçiş yapıyor aslında.
Kadir Çakan: Kendisi vitrine kaldırılıyor bakıma.
Gamze Çakan: Belki. Emeklilikle beraber kamusal alandan çekilme görünmez olma korkusu, hayatın anlamına dair kaçırdıkları “Şimdi ne yapacağım?” ikilemi… geç kalmış çocuksu telaşı Melih’i yazarken nasıl dengelediniz?

Pınar Yorgancıoğlu: Yakın çevremde emekli olup boşluğa düşen çok fazla insan var, dönemde vardı. Kendini mesleğine gerçekten adamış insanlarda şöyle durum oluyor. Kendinden çok fazla şey vererek işi icra ediyorsun, sonra noktada artık senin hizmetine gerek kalmıyor. Başka biri senin yerine geçiyor aslında yerinin ne kadar kolay doldurulabilir olduğunu fark ediyorsun. Kendini uzun süre “Ben şuyum” diye tanımladıktan sonra anda elin boş kalıyor tanımladığın alanı hemen başkası doldurmaya başlıyor, hem çok hızlı şekilde.

zaman “Ben neyim?” boşluğu başlıyor. İnsan boşlukta kendini yeniden tanımlamaya çalışırken bence çok çocuksu tarafları ortaya çıkıyor. meslek ünvanını almadan önceki halini, gerçekte ne olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Müfit Bey’le çalışırken bizim için çok keyifli oyun alanıydı, üzerinde çalışırken çok eğlendik.

Kadir Çakan: Çok iyi çözümlemeydi. Erkek psikolojisini, yalnızlık halini…

Pınar Yorgancıoğlu: Özellikle iş alanında belli başlı statüler üzerinden kendimizi tanımladıktan sonra statü gidince büyük boşluk oluşuyor.

Gamze Çakan: Aynı şekilde Toprak’ın Melih’le ayrı ilişkisi var gibi sanki. Aralarında kendilerine özgü samimiyet, sessiz iletişim kanalı var. Sette Müfit Bey iletişiminiz nasıldı, nasıl paslaştınız?

İnci Sefa Cingöz: Harika. Müfit Abi harika, inanılmaz insan. Hülya Abla Bence senaryoda biraz anneye yükleniliyor aslında. Baba kız arasında iş birliği. Suzan karakteri ise biraz daha ayakları yere basan biri, ikisi daha uçuş. yüzden Suzan’a yüklenmek daha kolay oluyor. Baba-kız kendi hayalperestliklerini biraz oraya dayandırıyorlar. Ama illa baba-kız anne şeklinde ayrılmasına gerek. Aile içinde çok iyi bildiğimiz dinamik. Aile üyelerinden biri genellikle yükü çeker. Diğerleri biraz daha hayalperestken ayakları yere basan kişinin üzerine biner her. 

Müfit Abi’yle çok iyi anlaşıyorduk ama Hülya Abla’yla çok iyi anlaşıyorduk. Senaryo üzerinde öyle çalışıyorduk belki ama set aşamasında üçümüz gülmekten kırılıyorduk. Hatta kere Hülya Abla kanepeden düşmüştü gülerken. Öyle bağ vardı aramızda.

ikisi hakkında şunu her yerde söylemek istiyorum: Benden çok daha deneyimlilerdi. benim sözzlü rolümün olduğu, kadar ağırlıklı yer aldığım ilk filmim. Onlarınsa tiyatroda, sinemada, dizilerde inanılmaz tecrübesi. Buna rağmen benimle doğrudan meslektaş olarak göz hizasından iletişim kurdular. “Bana alan açtılar” bile demeyeceğim çünkü bile yine hiyerarşik yere oturuyor. Biz gerçekten üçümüz beraber çalıştık. Daha tecrübeli oyuncular bazen çok iyicil yerden bile olsa “Şunu şöyle yap” diyerek tecrübe aktarmak isteyebilir. Bizde hiç öyle şey olmadı. Üç arkadaş gibi çalıştık. yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum.

Gamze Çakan: Toprak ne acınacak mağdur ne suçlanacak kaybeden. Seyircinin hem kızıp hem sarılmak isteyeceği karakter yaratırken nelere dikkat ettiniz?

İnci Sefa Cingöz: Söylediğiniz şey karakter için duyması çok güzel tespit durum tamamen Pınar’la alakalı. Pınar karakteri hem öyle yazmıştı hem ben herhangi uca kaydığım zaman beni çok güzel dengeliyordu. Beni yönlendirirken hiçbir zaman “Onu yapma, bunu yap” gibi hissettirmedi. oyuncu olarak yönetmenle böyle çalışabilmek kendimi inanılmaz şanslı hissettiriyor. Dediğim gibi, senaryoyu okuduğumda karakterin başta antipatik gelmesi beni zaten heyecanlandırmıştı. Aslında bize antipatik gelmesinin sebebi kendini mağdur olarak görmemesi, hayatta ne istediğini bilmesi bazı şeylere boyun eğmemesi gibi özellikleri. Normalde bunlar insanı antipatik yapacak şeyler olmayabilir; filmde Toprak’la yolculuğumuzda noktadan sonra onu artık benimsiyor, içimize alıyoruz. Pınar bunu çok güzel yazmıştı sette bana çok yardımcı. Zaten sanıyorum sen tam olarak böyle şey istediğini bilerek kurmuştun değil ?

Pınar Yorgancıoğlu: Evet ama birlikte çalışırken aramızdaki diyalog bunu sağladı. Jenerasyon olarak birbirimizi anlayan yerden, ortak dille konuştuk. Ortada mağduriyet yok ama içine doğduğumuz, büyüdüğümüz koşullar çok benzer. Bunu üst jenerasyondan birine anlatmak bazen zor olabilir. Diplomanın olması iş bulabileceğin anlamına gelmiyor ya iş bulabilmek hayatın boyunca evin olabileceği anlamına gelmiyor. İnci’yle bunları konuşunca zaten karakterin altı doluyordu. Genelde ben İnci’yi “Bak durum böyle, bunu hisset ama dışarıya çok gösterme” diye yönlendiriyordum. anlamda aramızda gerçekten çok güzel diyalog kanalı vardı.

Kadir Çakan: Çekimler sırasında senaryoda küçük değişiklikler oldu herhalde. Diyaloglar bazında ya …

Pınar Yorgancıoğlu: Yok, öncesinde. Sette her şey kağıttaki gibiydi. Şöyle çalışmıştık: Daha önce senaryomuz vardı, sonra çok fazla prova yaptık. Provalarımız kameralıydı. Sonra onları izleyip aralarda doğaçlamalara girdiler. Doğaçlamalarda ortaya çıkan şeyleri senaryoya dahil edip yeniden revize ettim. Ama sonuçta benim ilk filmim orada çok fazla oynar parça. Sette anlık değişiklik olunca nasıl etki doğuracağını çok fazla ön görebilir miyim, buna güvenemediğim için çekimler sırasında olabildiğince önceki plana sadık kalmaya çalıştık.

İnci Sefa Cingöz: Evet, senaryoya, oradaki laflara gidiş yoluna sadıktık ama aralarda bizi hala şaşırtmaya devam eden duygular çıkabiliyordu bence.

Pınar Yorgancıoğlu: Tabii.

İnci Sefa Cingöz: yüzden izlerken mesi güzel şey çıktı bence.

Gamze Çakan: Toprak’ın yurt dışına gitme meselesi yeni hayat kurma idealinden ziyade, kendi potansiyeliyle yüzleşmekten kaçış gibiydi. En azından izlerken ben şekilde okudum. Yazarken ne kadar aklınızdaydı?

Pınar Yorgancıoğlu: Ben yazarken bunu çok düşündüm. Gerçekten söylediğiniz gibi, aslında “Şuna gidiyorum” diyerek değil, “Bundan gidiyorum” hissiyle hareket ediyor. Çünkü az olsa belli başlı kültürel sosyal imtiyazları olan insan. Çok alt sınıfa değil, orta sınıfa mensup aileden geliyor. Okuduğu okul, çevresi, kültürel eğitim statüsü… Burada bunların karşılığı. Yurt dışına gittiğinde onları kaybediyor olacak sıfırdan, en aşağıdan başlayacak. Dolayısıyla gittiği yer buradakinden çok daha iyi yer değil ama en azından buradan gidiyor olacak. Orada kaçtığı şey. anlamda doğru okuma. Ben hep kaçış olarak düşünmüştüm. yere gitmiyor buradan gidiyor aslında.

İnci Sefa Cingöz: yurt dışı meselesi film süresince Toprak’ın planları arasında yoktu aslında. ihtimal tema olarak hep etrafta dolaşıyor ama Toprak özelinde durum farklı. Zaten fal yazmak, aile evine dönmek, “Acaba ALES’e girsem?” ikilemi arasında debelenirken yurt dışı fikri biraz sürpriz, fevri şekilde geliyor. Sonra üstüne yapışıyor gibi şey oluyor.

Kadir Çakan: Eski sevgilisi tetikliyor gibi kararı.

İnci Sefa Cingöz: Eski sevgilisi tetikliyor,. gitmeye karar verdikten sonra arkadaşlarıyla buluştuğu sekans var; “İyi oldu, üstünden ölü toprağını attın”, “Zaten kitaba çok takılmıştın” diyerek birden kızın hayatını bombalamaya başlıyorlar. an Toprak için “Tamam, artık burada geri dönecek şey kalmamış” hissi oluşuyor.

Gamze Çakan: İçlerinde tutuyorlarmış meğer bunca zaman.

İnci Sefa Cingöz: Kaldıramayacağını düşündükleri için bugüne kadar söylemedikleri şeylerle birden yüzleşince…

Kadir Çakan: Çoktan gitmiş olduğunu fark ediyor belki.

İnci Sefa Cingöz:. Kolay yüzleşme oldu. (Gülerek) “Benim hakkımda bunları düşünüyorlarmış?” Müthiş! (Gülüşmeler) 

Gamze Çakan: Aslında ben merak ettim kitabı. Romandaki kahramanda Toprak’tan çokça iz vardı. İzlerken hep ikilemde kaldım: yandan doktorası var, yandan geçinmek için fal yazıyor, yandan biten ilişkisinin yasını tutuyor. Toprak gerçekten kendi derdini ifade etmek isteyen, ne istediğini bilen biri yoksa sadece “yazar olma fikrine” aşık?

İnci Sefa Cingöz: Benim açımdan Toprak fena yazar değil. Biraz sivriliği sayesinde yüzünden kendini yazarak ifade etmeyi seçmiş. Çünkü aklından geçenleri insanlara birebir söylese çok daha fazla çatışma yaratacak durumlar doğabilir. yüzden yazmak insanlarla arasına güvenli mesafe koymasını sağlıyor, ben öyle düşünmüştüm. dahi değil ama kötü yazar değil bence. Yazdıkları gerçekten ilginç olabilir çünkü özgünlüğüne dikkat eden ya en azından öyle olduğunu düşünen. yüzden yazarlık onun belki kendini en zeki hissettiği. Onun için en iyi işleyen, en doğal akan alan orası gibi geliyor. “Ay durun, yazar olayım” hevesinden ziyade, kendini orada daha rahat ifade edebildiği için yazıyor. Sanatın başka dalını seçebilirdi ama yazmak biraz daha entelektüel kapasite gerektirdiğinden, tarafını gösterebileceği alan olarak görüyor. Dışarıdan bakıldığında bana hissettirdiği biraz böyleydi.

Gamze Çakan: Filmin hafif karanlığı var çünkü karakterler mutsuz. Hayallerini gerçekleştirememiş, gelecek kaygısı taşıyan insanlar… Zaten büyük trajediler gündelik hayatın tekrarlarından doğuyor. İş, beklentiler, ertelenmiş kararlar… Sizce insanı en çok ne tüketiyor? Büyük yıkım yoksa her gün “İdare ederiz, bugün bi’ geçsin” diye geçiştirdiği küçük yenilgiler ? 

Pınar Yorgancıoğlu: Biz bunu dün gece konuşmuştuk? Bence insanı en çok tüketen şey belirsizlik. Çünkü hedefin varsa ona ulaşmak için belli acılara katlanabilirsin, gündelik zorlukları göğüsleyebilirsin. “ anda oraya giderken bastığım taş ayağıma batıyor ama olsun, ben hedefime doğru yürüyorum” diye düşünürsün. Fakat yavaş yavaş ulaşmaya çalıştığın yerin mesafesi, taşlara daha ne kadar basman gerektiği, hedefine hiç ulaşıp ulaşamayacağın belirsizleştikçe başka çıkmaza giriyorsun: “ an içinde bulunduğum zor durum geçici faz yoksa benim asıl hayatım artık ?” Bunu ayırt edemediğin nokta insan için çok yıpratıcı. “Yolumu değiştirmeliyim, başka çıkış aramalıyım, yoksa yolun yarısına geldim çektiğim bunca çile yatırım mıydı?” ikilemi başlıyor. İnsan çektiği acılara tutunur ya; “ yoldan dönersem bunca emek, bunca acı boşa gidecek, yoksa daha mutlu hayata adım atacağım?” İşte bunu bilememek, belirsizlik getirdiği endişe insanı en çok tüketen şey sanırım.

İnci Sefa Cingöz: Bence insanın biyolojik formatı belirsizlikle baş etmeye pek uygun değil. Evrimin başından beri böyle, en çok kortizolü zaman salgılıyoruz. Bazı büyük zorlukları bilirsin, “ aşılacak hayatıma devam edeceğim” dersin. Ama her gün olan küçük şeyler insanı daha çok tüketiyor. küçük olduğu için sanki dertten sayılmıyormuş, değeri yokmuş gibi algılanıyor. “ arkadaşıma gideyim şeyler içip dertleşeyim” diyebileceğin büyüklükte başlığı doldurmuyor. İşsizsin diyelim. Dördüncü ayında artık durum senin çevrenle konuşabileceğin yeni gündem olmaktan çıkıyor ama hala işsizsin, muhtemelen cebinde daha az para. Yeni olay olmadığı için sen onunla tek başına baş etmeye çalışıyorsun. yüzden en zor şey herhalde haldeyken gündelik hayata devam edebilmek.

Gamze Çakan: Toprak, zaman zaman kızdığımız, zaman zaman hâline üzüldüğümüz ama şekilde kendimize yakın bulduğumuz karakter. Sizce seyirci Toprak’la neden kadar güçlü bağ kurdu?

İnci Sefa Cingöz: Bence hepimizde ortak toplumsal yas. Çünkü anda cebimiz sürekli boşalıyor. Sonunun ne olduğunu bilmediğimiz şey. Orada delik var, ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Bütün emeklerimiz şekilde akıp gidiyor. Toprak karakteriyle herkesin yerden bağ kurduğunu düşünüyorum. Filmi çekerken daha çok jenerasyonel empati kurulabilir diye düşünüyordum ama şimdi her yaştan insanın şekilde onunla bağ kurduğunu görüyorum. Kendi emeğinin yasını tutması üzerinden empati kurulmuş olabilir. Çünkü şey derler ya, kendi jenerasyonunun sesi falan… Belki Pınar burada öyle şey yakalamış olabilir.

Gamze Çakan: Filmin adına dönersek… Karanlıkta ıslık çalmak hem korkuyu bastırma çabası hem “Ben buradayım” deme. siz hikayede ıslıkların kimin tarafından duyulmasını istediniz?

Pınar Yorgancıoğlu: Ben birinin ıslığı duyulsundan ziyade, filmin sonunda karakterlerin birbirlerinin ıslığını duyabilmesini istedim. Çünkü nereden bakarsanız bakın, üç karakter için “ yolculuk şöyle sonuçlandı” diyebileceğimiz kesin son. Filmin başıyla sonu arasında 200 bin lira kaybetmiş olmaları dışında hayatlarında, ruh hallerinde ya koşullarında çok büyük fark yok aslında. Tek fark, hepsinin birbirinin yolculuğunu biraz olsun görmüş olması… “Tamam, ben karanlıkta ıslık çalıyorum ama meğer orada ıslık çalıyormuş, ben duymamışım”ı fark etmeleri. yüzden filmin sonunu seyirciden çok karakterleri düşünerek kurdum; birbirlerini duyabilseler benim için filmin amacı gerçekleşmiş olacaktı.

Gamze Çakan: Filmin tonundan anladığım kadarıyla absürt mizahla hüznü iç içe geçiriyor, melodramdan özellikle kaçınıyorsunuz. tonu kurarken nasıl çalıştınız?  Çekimler sırasında aranızda paslaşmalar oldu ?

Pınar Yorgancıoğlu: (Gülerek) Ne düşündüğünü biliyorum anda!

İnci Sefa Cingöz: Ne acaba, bilemedim şimdi? (Gülüyor) Pınar’ın çok ilginç mizah anlayışı. Senaryoyu okuduğumda bununla karşılaşmıştım ama okuduğum şey gerçek gerçekten olabilir tam emin olamamıştım. Sonra yönetmen görüşmesine gittiğimde, “Evet, gerçekten böyleymiş,” diye çok mutlu olmuştum. Bence benzer şeylere gülebiliyoruz. yüzden, en azından kendi adıma, filmin tonunu anlamakta pek zorlanmadım. Bazen daha dramatik yerlere gitmeye meylediyordum ama hemen oradan geri toparlıyorduk.  sahneler zaten öyle yazıldığı için oynarken belirli duyguyu hedeflemiyordum. Daha çok oradaki koşullar üzerinden çalışıyordum. Duygu kendiliğinden çıkıyordu. Birkaç gündür bunu birçok insanla konuşuyorum… Pınar’ın sonraki yazacağı şeyi şimdiden merak ediyorum.

Pınar Yorgancıoğlu: soru bana şey düşündürdü. Benim kara mizah anlayışım biraz şöyle: Çok trajik anda bile aklına hayatın çok gerçekçi detayı geliyor yaşadığın dramın içinden seni çekip çıkarıyor. Mesela cenazedesindir, çok üzgünsündür ama pideler gelmiştir. Onların peşinde koşmak zorunda kalırsın çünkü insanlar açtır, yemek yemek zorundasın. anda bunu hatırlayınca ortaya komiklik çıkıyor. Çok gerçekçi şeylerden dram çıkıyor ama daha gerçekçi şeylerden komedi çıkıyor.

Balkonda geçen yoğun, duygusal sahnemiz vardı. İnci’nin ağır yere girdiğini hissettiğim anda kulağına şey fısıldadığımı hatırlıyorum. Doğaçlama şekilde, “Şimdi karnın acıksa ne fark ederdin?” demiştim İnci bunu kadar iyi anladı ki yüzüne küçücük gülümseme geldi. Tam olarak aynı yerden bakıyorduk. bakmışsın az önce intihar etmeyi düşünürken anda karnın acıkıveriyor. “Ne yesem acaba?” diyorsun.

İnci Sefa Cingöz: (Gülerek) “Halamın şurada dönerci vardı, gelmişken…”

Pınar Yorgancıoğlu: Hayat böyle yüzden sette çok güzel anlaştık.

Gamze Çakan: Son olarak festival yolculuğunu sormak istiyorum. Nasıl geçiyor süreç, nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

İnci Sefa Cingöz: Ben her festivalde yokum, hepsine katılamadım. Üzüldüğüm festivaller. Ama genel olarak insanlar filmle tatlı bağ kurmuş. Kimine bazı yerler eksik, kimine fazla geliyor. Benim için film yolculuğu iyi gidiyor. Çünkü seyircilerin çoğu, filmden çıkınca teknik şeylerden ziyade kendilerine dair şeyler anlatmaya başlıyor. “Ben bunu hissetmiştim”, “ yaşımda şöyle şey olmuştu” diyorlar. oyuncu olarak duyabileceğim en güzel övgü olabilir. Birinin, senin karakterin üzerinden kendine dair şeyler anlatması. yüzden güzel gidiyor.

Pınar Yorgancıoğlu: Film farklı coğrafyalarda gösterildi. Bizim filmden sonraki söyleşilerde, soru-cevaplarda kimse soru sormuyor, şeyler anlatmaya başlıyor. çok güzeldi. Kara mizahın farklı kültürlerde nasıl karşılık bulacağı benim için soru işaretiydi. Onun geçiyor olması bana sürpriz. Çünkü ben gerçek hayatta şaka yaptığımda bazen karanlık tarafı ağır kaçar gülmez insanlar. Boşluğa düşer bazı şakalarım.  İki gün sonra “Tekrar yapsam, tam geçmedi galiba?” (Gülüşmeler) Takıntı haline getirip ortamı kurgulayarak şakayı tekrar yapsam. yüzden filmdeki tepkileri merak ediyordum. Salonlarda beklediğimizden daha çok kahkaha oluyor. Benim daha ağır olduğunu düşündüğüm kısımlarda bile… Belki insanlar release’e ihtiyaç duyuyor. Sinirleri bozulduğu için dokunsan gülecek gibi oluyor insan. Ama eğlenceli geçiyor.

Gamze Çakan: Çok teşekkür ederiz. Çok keyifliydi.

İnci Sefa Cingöz & Pınar Yorgancıoğlu: Biz teşekkür ederiz.