Biz Almancıların çok başka hikâyesi. Son yıllarda Almanya’ya gelen akademisyenlerin, Barış İçin Akademisyenlerin ya genel olarak kentlilerin göçü başka Biz Almancıların göç hikâyeleri hayata bakışı dönemlerde daha başkaydı. Birçoğumuz kasabalardan, köylerden geliyorduk. Kente, sonra Almanya’ya gelirken yalnızca köyümüzü geride bırakmıyor, köylülüğümüzü geride bırakmak için çok çaba gösteriyorduk. Çocuk arabası bizim için biraz bunun simgesiydi: kentliliğin, modernliğin çocuğa verdiğimiz değerin ölçüsüydü.
Modern baba modelini kültürümüze taşırken, çocuk arabasını iten baba, babalığı biraz romantikleştiriyordu. zamanlar iyi insanın, iyi eşin, iyi babanın fotoğrafıydı. Asrileşirken köylülerle kendi köylülüğümüzle aramıza koyduğumuz mesafeydi çocuk arabası. Başka olmak, üstün olmak, biraz beyaz Batılı olmaktı. Babalığa sürdüğümüz narsizm cilasıydı biraz. Çocuk arabası fallik sembol, onu iten erkek ideal erkekti. Galiba kadınlar meseleye daha işlevsel bakıyordu: Sırtımıza bineceğine biraz arabaya bin sırtım dinlensin.
Daha önce bazı yazılarımda söz ettiğim Margaret Mahler, Fred Pine, Anni Bergman, Die psychische Geburt des Menschen. Symbiose und Individuation adlı kitabında çocukların gelişiminde gözlemlediği olgudan söz. Ayrılma-bireyleşme sürecinde çok güzel dönem tarif eder: Wiederannäherungsphase, yani yeniden yakınlaşma dönemi. Çocuk anneden uzaklaşmaya, kendi başına dünyaya açılmaya başladığında yalnızca uzaklaşmaz; tekrar geri döner. Bunu sokakta yürürken bile görürsünüz. Çocuk önünüzden koşar, koşar, koşar; sonra birden arkasına dönüp size bakar ya yeniden size doğru koşar. Uzaklığı dener, sonra yakınlığa geri döner. Biraz daha uzaklaşır, yeniden gelir. Otonomi böyle gelişir: yalnızca anneden uzaklaşarak değil, uzaklaşıp geri dönebildiğini deneyimleyerek. Çocuk mesafeyi kendisi ayarlar; uzaklığı yakınlığı ilişkinin içinde sürekli yeniden dener.
Belki çocuk arabasının meselesi biraz burada. Bazı çocuk arabalarında çocukla göz göze gelmek bile mümkün değildir; çocuk öne, dünyaya doğru bakar. Çocuğun önünü görmesi, dünyaya bakması elbette güzeldir. Ama yol boyunca annesinin ya babasının yüzünü göremez. Anneyle babanın yüzü çocuğun aynasıdır. Çocuk uzaklaşırken dönüp bakamaz; baktığında kendisine bakan yüz bulamaz.
Oysa Mahler’in anlattığı çocuk biraz koşar, uzaklaşır sonra geri döner. Belki mesele çocuğun uzaklaşması değil, geri dönebileceği yüzün orada olmasıdır. Herkese çocuk arabası lazım belki …
İnsan Haklarının Yasını Tutmak
yakınımızı kaybettiğimizde onun yasını nasıl tutacağımızı az çok biliriz. İnsanlık binlerce yıldır, hemen her kültürde, kayıpla baş etmenin yollarını yas tutma geleneklerini geliştirmiştir. Ama insan hakları gibi soyut, yine hayatımız kadar değerli şeyin yasını nasıl tutacağımı henüz bilmiyorum. Yas tutmayı bilmeden yas tutuyorum. Belki yüzden yazıyorum: Birlikte yas tutabilmek.
Aydınlanma, Amerikan Bağımsızlık Savaşı Fransız Devrimi, insanın özgürlüğünü haklarını siyasal tartışmanın merkezine taşıdı. Birinci İkinci Dünya Savaşları’nın vahşeti ise hakların uluslararası güvencelere bağlanmasının gerekliliğini gösterdi. İnsanlık, insana yapılabileceklerin dehşeti karşısında, insana yapılamayacakları belirlemeye çalıştı. Bugünse insan haklarından hâlâ söz ediliyor, ama sözlerin hayatı koruma gücünü giderek kaybettiğine tanık oluyoruz. İnsan hakları konuşmaların, bildirilerin sözleşmelerin içinde yaşamaya devam ederken sınır kapılarında, denizlerde gözaltı merkezlerinde anlamını yitiriyor.
Heidrun Friese, 2025 yılında yayımlanan Das Ende der Menschenrechte: Leben oder Tod an Europas Grenzen (İnsan Haklarının Sonu: Avrupa Sınırlarında Yaşam ya Ölüm) adlı kitabında Avrupa’nın göç politikalarını düşmanlık ölüm siyaseti üzerinden ele alıyor. Kimin yaşayabileceği, kimin ölüme terk edilebileceği sorusu, insan haklarının evrenselliği iddiasını sarsıyor.
2014’ten yana yalnızca Akdeniz’ Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken ölen ya kaybolan on binlerce insan kayda geçti. Üstelik kayda geçenler, kayıpların tamamı değil. Bazı tekneler, içlerindeki insanlarla birlikte hiçbir istatistiğe girmeden yok oluyor. Her sayının arkasında hayat, ilişki, bekleyiş. Birinin dönmesini bekleyen, haber alamayan, mezarı bile olmayan yakının yasını tutmaya çalışan insanlar. Avrupa’nın göç politikalarının ölümcüllüğünü burada görüyorum: İnsanların güvenli geçiş yollarını daraltan, onları tehlikeli güzergâhlara iten ardından ölümlerini sınır yönetiminin sıradan sonucu gibi karşılayan siyasette. İnsan hayatını koruma sorumluluğunun yerini sınırı koruma gerekçesi alıyor.
İnsan haklarının herkese ulaşmadığı yerler zaten vardı. Kuzey Afrika’ göçmenlerin kapatıldığı merkezleri, Türkiye’deki işkence mekânlarını, bazı Kürt köylerinde yaşananları, Alevilerin karşılanmayan eşit yurttaşlık taleplerini düşünelim. İnsan haklarının evrenselliği, insanların hayatında çoğu zaman karşılığını bulmadı. Hakların ilan edilmiş olması, herkesin onlardan yararlanabildiği anlamına hiçbir zaman gelmedi. Yine ihlali ihlal olarak adlandırmak, ona itiraz etmek onu gidermek gerektiğine dair ölçü vardı. Bugün beni ürküten, ölçünün aşınması. Hak ihlallerinin güvenlik, devlet çıkarı ya ekonomik zorunluluk adına açıkça savunulabilmesi; insan haklarına uymama hâlinin giderek açıklama bile gerektirmeyen yönetme biçimine dönüşmesi.
Kolonyalizmi tartışırken köle ticaretinden söz ederiz. Peki bugünün insan ticareti ağlarına, insanların çaresizliğini kazanca dönüştüren yapılara nasıl bakıyoruz? İnsan kaçakçılığı her durumda köle ticaretiyle aynı şey değildir; fakat borçlandırma, zorla çalıştırma insan ticaretiyle birleştiğinde insanın kazanç nesnesine dönüştürülmesi yeniden karşımıza çıkar. Avrupa’ya iş gücü yetişmiş insan taşıyan şirketler açısından sorulması gereken soru şudur: İnsanların kendi hayatları için verdikleri kararlar destekleniyor, yoksa hareket imkânları ihtiyaçları sömürülüyor?
Friese’nin kitabının bende uyandırdığı, ayrıca üzerinde durmak istediğim düşünce daha var: İnsan haklarının ölümü, insan onurunun dokunulmazlığına duyulan inancı öldürüyor. Anayasalarda insan onurunun dokunulmaz olduğu yazıyor. Ama insanın hayatı pasaportuna, doğduğu yere, işe yararlılığına göre değer kazanıyor ya değersizleşiyorsa cümle hayatın neresinde duruyor? insanın boğulması, işkence görmesi ya aşağılanması karşısında önce kim olduğunu soruyorsak, onurunun dokunulmazlığını çoktan koşula bağlamışız demektir.
Ben biraz bunun yasını tutuyorum. İnsan haklarının herkes için geçerli olabileceğine, insan onurunun hiçbir koşulda pazarlık konusu yapılamayacağına duyduğumuz inancın yasını. Nasıl tutulacağını bilmediğim yas. Birlikte yas tutalım diyorum. Kaybettiğimiz şeyin adını koyabilmek onu yeniden talep edebilmek.
Rekabet: Artık Rakibimiz Bütün Dünya
Günümüzün en büyük sorunlarından biri rekabetin sınırsızlaşmasıdır. Eskiden rekabet mekâna, sınıfa, mahalleye, kasabaya bağlıydı. Yani yereldi. Ben ilkokula giderken okulumuzda yalnızca tane üçüncü sınıf vardı sınıfta otuz kişiydik. Matematikte yarıştığım insanlar otuz kişiden ibaretti. Onların arasında iyi olma, hatta birinci olma şansım vardı. Matematikte iyi değilsem müzikte iyi olabiliyordum; resimde, sporda ya başka alanda öne çıkabiliyordum. Çünkü rekabet ettiğim insanların sayısı sınırlıydı. Aynı şey ilişkiler için geçerliydi. Diyelim ki kızla flörtleşmek istiyordum. kasabada, onun yaş grubunda tercih edebileceği erkeklerin sayısı belki yirmiydi. Ben yirmi kişi arasından öne çıkmayı başardığımda onun ilgisini çekebiliyordum. Yani aşk bile ölçüde yereldi; rekabetin arzunun ilmenin sınırları vardı. Liseye geçtiğimde alan biraz genişledi. Artık yalnızca sınıf yoktu; dört tane birinci sınıf, dört tane ikinci sınıf vardı. Sınıfınızın birincisi olmanız yetmiyordu, çünkü sınıfların birincileri vardı. Böylece birincilerin kendi arasında yeni rekabet başlıyordu. Rekabet alanı genişledikçe insanın kendini yeterli hissetmesi zorlaşıyordu.
Bugün ise dijital dünyada rekabet neredeyse bütünüyle mekândan koptu. Artık yalnızca sınıf arkadaşınızla, mahallenizdeki biriyle, kasabanızdaki ya şehrinizdeki insanlarla yarışmıyorsunuz. Dünyanın öbür ucundaki insanlarla aynı anda karşılaştırılıyorsunuz. Matematikte sınıf birincisi olmanız yetmiyor; okul birincisi olsanız, şehirdeki okulların birincilerini geçseniz, Almanya’nın en iyileri arasına girseniz bile yetmiyor. Çünkü Kore’ birinci var, Amerika’ Hindistan’ Şili’ Dijital dünya herkesi herkesle yarıştırıyor.
yalnızca öğrenciler için geçerli değil. Mesela eskiden Berlin’ Türkçe konuşan psikanalist sayısı çok. Türkçe konuşan hastalar ya Türkiye üzerine şey merak edenler belli kişilere yönelirdi. İnsan kendini doğal olarak daha özel, daha gerekli, daha vazgeçilmez hissedebiliyordu. Ama şimdi böyle değil. Psikoterapistlerin, psikanalistlerin, yazarların, akademisyenlerin, içerik üreticilerinin sayısı arttı. Üstelik artık yalnızca Berlin’deki ya Almanya’daki insanlarla değil; Türkiye’deki, Kore’deki, Şili’deki, dünyanın her yerindeki insanlarla yan yana konuluyoruz. Herkesin yazısı, fikri, başarısı, güzelliği, zekâsı üretimi gözümüzün önüne düşüyor. durum rekabeti hem katılaştırıyor hem acımasızlaştırıyor. Çünkü insan artık hiçbir zaman gerçekten “yeterli” hissedemiyor. Eskiden ilkokul dördüncü sınıfta sınıf birincisi olan çocuk, kendini neredeyse evrenin birincisi gibi hissedebilirdi. küçük dünyanın içinde duygu gerçekti. Bugün ise böyle duyguya ulaşmak neredeyse imkânsız. Çünkü her başarının hemen yanında daha büyük başarı, her güzelliğin yanında daha kusursuz görüntü, her bilginin yanında daha derin bilgi, her yeteneğin yanında daha parlak yetenek beliriyor.
Bunun sonucu sürekli yetersizlik duygusu. İnsan ne yaparsa yapsın eksik kalmış gibi hissedebiliyor. Biraz daha çalışması, biraz daha öğrenmesi, biraz daha üretmesi, biraz daha görünür olması, biraz daha başarılı olması gerekiyormuş gibi yaşıyor. Rekabet, insanı geliştiren karşılaşma olmaktan çıkıyor; insanı tüketen, ezici sonsuz yarışa dönüşüyor. Çoğumuz aslında hızla ilerleyen aracın içinde olduğumuzu, hatta artık ondan inemediğimizi fark etmiyoruz. Gerçekliğin dışında, sanal âlemde üretilen hayallerin peşinden koşuyoruz. Ulaşmaya çalıştığımız şeylerin ne kadarı gerçekten bizim arzumuz ne kadarı başkalarının hayatlarını sürekli seyretmekten doğan arzular, bunu ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Böylece yalnızca başkalarıyla değil, hiç yaşanmamış belki hiçbir zaman yaşanamayacak hayatlarla rekabet etmeye başlıyoruz.
yarışın en ağır sonuçlarından biri insanların yolda kalması. süre yarışırlar, çabalarlar, kendilerini zorlarlar; sonra noktada bırakırlar. Biz buna bazen tembellik deriz, bazen disiplinsizlik, bazen motivasyonsuzluk. Depresyon, tükenmişlik… Oysa kimi zaman karşımızda tembel insan değil, umudunu kaybetmiş insan vardır. Yarışın sonu olmadığını görmüş, sürekli karşılaştırılmaktan yorulmuş, hiçbir başarının yetmediği dünyada kendi gücüne olan inancını kaybetmiş insan. Belki bugün depresif dediğimiz birçok insan, yalnızca iç dünyasının karanlığıyla değil, dış dünyanın sonsuz rekabetiyle baş etmeye çalışıyordur. Yarışın kadar büyüdüğü, rakiplerin kadar çoğaldığı, ölçütlerin kadar acımasızlaştığı çağda insanın yorgun düşmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü artık mesele yalnızca kazanmak değil; mesele, hiç bitmeyen yarışta kendini hâlâ insan olarak hissedebilmektir.
Devam edecek.