Jane Austen’ın iki kız kardeşin aşk hayatlarını anlattığı klasik romanının yeni uyarlaması Sense and Sensibility vizyonda. Georgia Oakley’nin yönettiği filmde Elinor Marianne’i Daisy Edgar-Jones Esmé Creed-Miles canlandırıyor. Babalarının ölümünün ardından kendilerine yeni hayat kurmaya çalışan iki kız kardeşin hikâyesi, aşkı hayata bakışları birbirinden farklı iki kadının dünyasında şekilleniyor.

İlk izlenim?

Ey aşk, derin suya dalar gibi / Evin yolunu arar gibi / Annem saçlarımı tarar gibi / Daima sana sığınırım.

süredir aşkla ilgili şeyler yazma fikri aklımda vardı ama bunu nasıl becereceğim konusunda kadar becerikli değildim. Filmekimi’nde tek kuir filme bilet aldım sinema perdesinin beni eskisi kadar heyecanlandırmaması biraz haksızlık derken, Sense and Sensibility şamar oğlanına döndüm. 

İlk izlenimim, ağız dolusu söyleyecek olursam, film “aşk”la ilgili. Öyle ki iki kız kardeş onları mahvedecek erkeklerin karşısına çıktığında, nerede hangi zamanda olursa olsunlar, gururlu âşık ya fedakâr âşık, fütursuz âşık ya onurlu âşık olarak ayakları yerden kesiliyor. Sadece dans etmek için değil üstelik. Daha çok üstlerindeki yükü anlığına unutup kendilerinden başka birine tutunmak, her şeyin birbirine bağlı olduğu dünyada yalnız olmadıklarını hissetmek istiyorlar. Yani evet, film aşka.

Konu nedir?

Babalarının ölümüyle evlerini bildikleri hayatı kaybeden Dashwood kadınları, kendilerine yeni düzen kurmaya çalışıyor. Elinor Marianne, iki kız kardeş, aşk konusunda birbirlerinden pek farklılar. Elinor hislerini belli etmemek, aklıselim davranmak konusunda epey gayretli; Marianne ise âşık olduğunda bunu saklamayı aklından bile geçirmiyor. Ama insanın kendini ne kadar tanıdığı, duygularını ne kadar kontrol edebildiği ya hayatta neyi hak ettiğini düşündüğü, işin içine aşk girince pek işe yaramıyor. Hele ki kadınların hayatlarının, başkalarının kararlarına kadar bağlı olduğu dünyada. Sense and Sensibility akıl duygu arasındaki gerilimi odak noktasına alıyor.

En çok neyi sevdin? 

Atmosferini, oyunculuklarını, görüntülerini, doğayla kurduğu ilişkiyi. Ama en çok bütün bunların içinde birbirine tutunmaya çalışan aile olması fikrini. Birbirlerini her zaman anlamıyorlar, hatta bazen incitiyorlar ama birlikte mutlu olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Babalarının ölümünden sonra evlerini alıştıkları hayatı kaybeden dört kadının birbirleriyle kurdukları ilişki, filmin romantik hikâyelerinin önemli parçası. en küçük kız kardeşi tim. Sahnesi az ama onu hep canlıyla, atla ilgilenirken, koşarken ya ağaca tırmanırken görüyoruz. Hikâyedeki kadınlar aşkı, kayıpları kendilerine biçilen hayatları anlamaya çalışırken kendi olmaya çalışan kız çocuğu.

Daisy Edgar-Jones Esmé Creed-Miles arasındaki kimyayı çok sevdim. Elinor Marianne’in birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını hissettirirken kız kardeşlik bağlarını inandırıcı kılıyorlar. 

En az neyi sevdin?

1995 uyarlamasını izleyeli çok oldu ama sanırım onun gölgesinden tamamen kurtulamıyorum. Muhtemelen daha zamansız film, en azından benim. arada filmde sahiden gölge var. Yeni uyarlamanın açıkça daha kasvetli atmosferine, soluk renk paletleri eşlik ediyor ama yine filmde romantizm mevcut. Belki eksik olan, romantizmi tutkuya dönüştüren şey… Mesele biraz hikâyeyi daha önce sevmiş, onunla ilişki kurmuş olunca yeniden karşılaştığında neye baktığın değişiyor. Yani yandan filmde beni etkileyen şeyler var, yandan eski uyarlamaya gidiyor aklım.

Austen’ın hikâyesindeki mizahın romantik heyecanın ne kadar öne çıktığı ayrı İki uyarlama arasındaki en belirgin fark, biri aşkın bütün karmaşasını daha canlı, daha oyunbaz yerden kurarken; yenisi kız kardeşlerin ilişkisine kayıplarına daha fazla alan açıyor.

En çok hangi sahneye yükseldin?

Elinor’un bütün film boyunca saklamaya çalıştığı acının, sonunda kız kardeşinin karşısında ortaya çıkması. İnsanın ne kadar acı çektiğinin görülmesini istemesi.

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?

Marianne’in hislerini saklamaya hiç niyeti olmamasını, Elinor’unsa kendini sürekli kontrol etmeye çalışmasını seviyorum. Ama Marianne’in aşk karşısında kadar açık olması onu daha az kırılgan yapmıyor ne yazık. Elinor’un bütün aklıselimliğinin altında ne olup bittiğini anlamak zaman alıyor. Anneleri, bütün karmaşanın içinde kızlarına umutla yaklaşabilen. Fanny’den pek hoşlanmıyorum ama kadınların geleceğinin mirasa evliliğe bağlı olduğu dünyada onun kötülüğünün bağlamı. Erkeklere gelince… Willoughby’nin cazibesini anlamamak zor ama ona güvenmek başka mesele. Edward’ın karar vermesini beklemek sabır. Brandon ise kendini açmak konusunda biraz fazla tutumlu. 

Kimler sever?

Aşk hikâyelerini sevenler, Jane Austen dünyasına dönmek isteyenler, güzel görüntülere biraz melankoliye düşkün olanlar.

Bunu seven şunları sever

Pride and Prejudice’ı, Portrait of a Lady on Fire’ı, nedense Midsommar’ı. Aralarında nasıl bağlantı var, bilmiyorum. Belki herkes biraz sevilmek, biraz güneşin altında korkunç şeyler yaşamak istiyordur.