Geçtiğimiz günlerde, kısa sürede ikinci baskısını yapan Asma Mhalla’nın Cyberpunk. Das neue totalitäre System —Türkçeleştirirsek Siberpunk: Yeni Totaliter Sistem, 2026— adlı kitabı elime geçti. Mhalla kitapta Baudrillard’ın “simülakr” kavramından söz ediyor.
Mhalla kitapta simülakr’tan zö eder: kabaca şeyin görüntüsü, benzeri ya taklidi demek. Ama Baudrillard kavramı bundan daha ileri anlamda kullandığna değinir: Artık asla gönderme yapmayan, buna rağmen gerçekmiş gibi işleyen görüntü, temsil. Temsil ettiği gerçeklikten kopmuş, kendi başına gerçekliğe dönüşmüş görüntü. Mhalla buradan hareketle günümüzde sosyal medyada sergilenen kusursuz hayatın, çoğu zaman kişinin yaşadığı hayat değil, yansıttığı hayat olduğundan söz ediyor. Gerçekliği. Gerçekliğe ihtiyacı bile. Üstelik yansıtılan hayat zamanla yalnızca gerçek hayatın görüntüsü olmaktan çıkıyor; kendi başına başka gerçeklik kazanıyor.
Hepimizin reel hayatı artık dijital hayatı. kimliğimiz var, dijital kimliğimiz. Dijital kimliğimiz reel kimliğimizin basit kopyası değil. Seçtiğimiz fotoğraflarla, anlattığımız hikâyelerle, gösterdiklerimiz göstermediklerimizle kurduğumuz başka “ben”. Bazen dijital ben, yaşadığımız hayattan daha kusursuz, daha mutlu, daha başarılı, daha güzel. Hatta zamanla reel hayatımızı ona benzetmeye çalışmaya başlıyoruz. Artık aynaya bakmaktan çok, kendi dijital görüntümüze bakarak kendimizi kuruyoruz. Eskiden kendimize makyaj yapıyorduk; şimdi filtremize makyaj yapıyoruz.
Algı: Gözlerimize Kulaklarımıza Güvenebilir miyiz?
Dünyayı algılamak, her şeyden önce bedenimizle. Biz dünyayla soyut zihin olarak değil; gören, duyan, koklayan, dokunan, hisseden beden olarak ilişki kurarız. Dışarıdan içeriye aldığımız her şey önce duyu organlarımızdan geçer. Görürüz, duyarız, koklarız, dokunuruz; sonra bütün duyusal veriler arasında bağlantılar kurar, onlara anlam verir dünyaya dair gerçeklik duygusu oluştururuz. Başka deyişle, insanın gerçeklikle ilişkisi bedensel temele dayanır. Dünya önce bedene çarpar; gözde, kulakta, deride, kokuda, seste, görüntüde iz bırakır. Biz izleri düşünceye, anlama yargıya dönüştürürüz. “ gerçek”, “ güvenilir”, “ tehlikeli”, “ tanıdık”, “ yabancı” diyebilmemiz büyük ölçüde bedenimizin dünyadan aldığı sinyallere dayanır.
Fakat tam yüzden, algı organlarımız bedenimiz manipüle edildiğinde yalnızca bilgiyle ilişkimiz bozulmaz; kendimizle dünyayla kurduğumuz temel güven ilişkisi sarsılır. Eğer gördüğüm görüntü üretilmişse, duyduğum ses yapay olarak taklit edilmişse, karşımdaki yüz filtrelenmiş ya tamamen kurgulanmışsa artık yalnızca dış dünyadan kuşkulanmam. Kendi gözümden, kulağımdan, sezgimden, hatta bedenimin bana verdiği sinyallerden kuşkulanmaya başlarım. zaman insan soruyla baş başa kalır: Algı organlarım bile yanıltılabiliyorsa dünyaya nasıl güveneceğim? Daha önemlisi, kendime nasıl güveneceğim? Çünkü insan yalnızca dünyayı algılamaz; algıladığı dünya üzerinden kendisini kurar. Dışarıdan gelen duyusal veriler parçalandığında, gerçek kurgu arasındaki sınır belirsizleştiğinde insanın kendi iç gerçekliği sarsılmaya başlar. Önceden içinde ‘kanaatime göre’ ya ‘kanaatimce’ olan cümleler kurardık… Yaşadığımız çağda ‘kanaat’ yok artık. Ya çok az insanın kanaati var galia…
Burada algının nasıl oluştuğunu hatırlamak gerekir. Algı yalnızca gözün görüntüyü kaydetmesi ya kulağın sesi duyması değildir. bedenin dünyadan aldığı duyusal verileri geçmiş deneyimlerle, bellekle, duygularla anlamlandırma süreçleriyle birleştirmesidir. İnsan gördüğünü yalnızca görmez; onu tanır, karşılaştırır, yorumlar bağlama yerleştirir. Duyduğu sesi yalnızca işitmez; sesin kime ait olduğunu, ne anlama geldiğini, kendisi için güvenli yoksa tehdit edici olduğunu anlamaya çalışır. Dolayısıyla algı, beden dünya arasında kurulan canlı ilişkidir. ilişki manipüle edildiğinde yalnızca “yanlış bilgi” yayılmış olmaz. İnsanın dünyaya tutunma biçimi, gerçekliği ayırt etme gücü kendi deneyimine güvenme kapasitesi zedelenir.
Emir Vermeden İtaat Ettirmek
Lisz Hirn, birkaç hafta önce yayınlanan Gehorchen. Über das Wesen der Autorität (İtaat Etmek: Otoritenin Doğası Üzerine, 2026) adlı kitabında otoriteyi itaati tartışıyor. Almancada gehorchen (itaat etmek) horchen (kulak vermek) arasındaki ilişki, itaatin işitmeyle bağını düşündürüyor. Kulak, anlamda, otoritenin bize ulaştığı organlardan. Birinin sesine kulak veriyor, söylediklerini dinliyor, ardından onun istediğini yapıyoruz. Buradan hareketle şunu sorabiliriz: Sürekli dışarıdan gelen seslere kulak verdiğimizde kendi içimizden gelen sese ne oluyor? Vicdanımıza, yaptığımız işin doğruluğunu sorgulama yetimize, doğruyla yanlışı tartma çabamıza ne oluyor? Dışarıdaki ses çoğaldıkça kendi sesimizi duymak zorlaşabiliyor. Başkalarının ne söylediğini öğreniyoruz; ama kendimizin ne düşündüğüne kanaat getirecek zamanı alanı kaybediyoruz. Emir itaat sesle, kulakla ilişkilidir.
Görünür Otoriteden Görünmez Otoriteye
Geleneksel toplumlarda otorite çoğu zaman görünürdü. Emir veren biri vardı: baba, öğretmen, patron, devlet görevlisi… Üstler emir verir, altlar emirleri yerine getirirdi. Kimin buyurduğu, kimin itaat ettiği belliydi. Elbette gelenekler, görenekler âdetler yazılı olmayan kurallarıyla daha kişisiz/öznesiz otorite oluşturuyordu. İnsan yalnızca kişiye değil, “El âlem ne der?” sorusuna itaat ediyordu.
Bugün görünmez otoritenin dijital biçimleriyle karşılaşıyoruz. Google, yapay zekâ ya sosyal medya bize her zaman “Bunu yapmak zorundasın” demiyor. Daha çok öneriyor, seçenekleri sıralıyor, yol gösteriyor. Fakat sürekli onlara danıştığımızda araçlar zamanla hayatımızın akıl veren mercilerine dönüşebiliyor. Cebimizde taşıdığımız bilge gibi: Sağlığımızı, ilişkilerimizi, çocuklarımızı, hatta ne hissettiğimizi bile ona soruyoruz.
Navigasyonu düşünelim. Önerdiği yola girmek zorunda değiliz. Başka yola sapabiliriz. Sistem yeniden rota hesaplar, tekrar yönlendirir. Burada açık zorlama yoktur; fakat sürekli yol gösteren ses vardır. örnek, gündelik hayatın başka alanlarında karşılaştığımız ilişkiyi görünür kılıyor: Karar verebiliyor gibi görünürken kararlarımızın çerçevesini giderek sisteme bırakabiliyoruz. Emir verilmeden itaat ilişkisi kurulabiliyor. Sorun araca danışmak değil; danışmanın kendi muhakememizin yerini alması. Bilgi edinmekle kanaat oluşturmak aynı şey değildir. Kanaat, duyduğumuz cevabı tekrar etmekten fazlasıdır. Dinlemeyi, tartmayı, kuşkulanmayı sonunda vardığımız yargının sorumluluğunu üstlenmeyi gerektirir. Kendi iç sesimiz yanılmaz değildir; onun sorgulanması gerekir. Ancak sorgulamayı bütünüyle dışarıya devrettiğimizde düşünme işinden çekilmiş oluruz.
Mesleğimde bunun örnekleriyle karşılaşıyorum. Bazı insanlar artık kendi teşhisleriyle geliyorlar. Görüşmede konuştuğumuz şeyi daha sonra yapay zekâya soruyor, ardından “Söylediğiniz doğruymuş” ya “Yanlışmış” diyebiliyorlar. Uzmanın söylediklerini sorgulamak elbette değerlidir. Ama otoriteyi sorgularken başka otoritenin cevabını tartışılmaz kabul ediyorsak bağımsız düşünmeye ne kadar yaklaşmış oluyoruz?
Çocuk Otoritesiz Büyüyebilir ?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında otoriter eğitim otoriter kişilik üzerine yapılan tartışmalar, yetişkinlerin çocuklarla kurduğu ilişkinin sorgulanmasına yol. Çocuğun sözünü dinlemek, onu yalnızca emirleri yerine getiren biri olarak görmemek önemli kazanımdır. Fakat çocuğu dinlemekle kararın bütün sorumluluğunu ona bırakmak arasında fark. Sekiz/dokuzı yaşındaki çocuk gezi hakkında isteklerini söyleyebilir. Nereye gitmek istediğini, nelerden hoşlandığını anlatabilir. Anne baba bunları kararına katabilir. Ancak yolculuğun koşullarını, bütçeyi, güvenliği insanların ihtiyaçlarını değerlendirme sorumluluğu yetişkindedir. Çocuğun eşit insanlık değeri, yetişkinle aynı deneyime sorumluluğa sahip olduğu anlamına gelmez. Onu yetişkinin yerine koyduğumuzda bazen taşıyamayacağı yükü omuzlarına bırakırız.
Hirn’in otorite tartışmasında benim önemli bulduğum noktalardan biri Çocuğun karşı çıkmayı öğrenebilmesi için karşısında ilişki kurabileceği otoritenin bulunması gerekir. İtiraz, sınır müzakere boşlukta öğrenilmez. Yetişkin, çocuğun gelişimini destekleyen sorumluluk alan biri olabilir; bunu yapabilmek için korkutması ya şiddete başvurması gerekmez. Yetişkinler sorumluluktan çekildiğinde ortaya çıkan alan boş kalmıyor. Akran grupları, sosyal medya, tüketim kültürü dijital platformlar alana yerleşebiliyor. Anne babanın yönlendirmesinden kurtulduğunu düşünen çocuk, kez görünür olma, ilme grupta kabul görme baskısına bağlanabiliyor.
Ekrana Devredilen Çocuk
Burada yetişkinlerin kendi payını konuşmak gerekiyor. Çocukların telefonla fazla vakit geçirmesinden yakınıyoruz; ama telefonun onları oyalaması bize rahatlık sağlıyor. Otobüste, parkta, restoranda sessizce ekranına bakan çocuk, yetişkinin başını dinlemesini mümkün kılıyor. Eleştirdiğimiz dijital düzen bazen bizim işimize geliyor. Çocukla ilgilenmenin zahmetini süreliğine ekrana devrediyoruz. Eskiden dışarıdaki gürültüden uzaklaşmak için kulaklarımızı kapatırdık. Bugün kulaklık takıyoruz. Dış dünyanın sesini azaltırken başka ses akışına bağlanıyoruz. yalnızca gençlere özgü değil. Hepimiz bazen çevremizden çekilirken dijital dünyaya daha fazla açılıyoruz.
Mahremiyetin Değişen Sınırları
Mahremiyet konusunda benzer değişim. Yetişkinler çocukları uyutup kendilerine özel alan yaratabilirler. Fakat çocuk ertesi gün dijital ortamda yetişkin cinselliğine ilişkin son derece açık görüntülerle karşılaşabilir. Elbette gördüğü, kendi anne babasının özel hayatı değildir. Yine evde korunmaya çalışılan yaşa uygun mesafe, ekran üzerinden kolayca aşılabilir. Çocuğun merakına, sorularına hayal kurmasına ayrılan alanın yerini, henüz anlamlandırmaya hazır olmadığı hazır görüntüler alabilir.
Sınır Koymanın Sorumluluğu
Eğitimden söz ederken “vazife” kelimesi sert bulunduğu için “sorumluluk” demeyi tercih ediyoruz. Ama kelimeyi yumuşatmak, yetişkinin üstlenmesi gereken işi ortadan kaldırmıyor. Çocuğa eşlik etmek, gerektiğinde hayır demek, sınır koymak sınırın gerekçesini anlatmak emek istiyor. Bireyselleşmenin başkaları için sorumluluk almaktan kaçınmaya dönüştüğü yerde emek yük gibi algılanabiliyor. Kamusal alanda çocuğa kimlerin, nasıl sınır koyabileceği daha belirsiz hâle geliyor. Geçmişte başka yetişkinlerin müdahalesi daha olağandı; bunun içinde koruyucu tutumlar kadar aşağılayıcı baskıcı davranışlar vardı. Bugün müdahale, aile işine karışmak olarak görülebiliyor. Oysa birlikte yaşamak, başkalarının varlığını ortak alanın sınırlarını öğrenmeyi gerektiriyor. Sınır deneyiminin yalnızca evde yaşanması yeterli değil. Evde tehdit şiddetle itaat ettirilen çocuk, dışarıda saygıyla dile getirilen sınırı sınır olarak tanımayabilir. “Kalkmazsan ayağını kırarım” sözüyle büyüyen çocuk için öğretmenin “Lütfen kalkar mısın?” demesi etkisiz kalabilir. Buradaki mesele öğretmenin tehdit etmesi değildir. Mesele, çocuğun sınırı yalnızca korkuyla tanımış olmasıdır. ilişkiyi belirli dine ya kökene bağlamaktan çok, farklı ortamlarda karşılaştığı yetişkin tutumları arasındaki kopukluk üzerinden düşünmek gerekir. Otoritenin kötü kullanılması, her türlü otoriteden vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Kararlılık, tutarlılık sorumluluk otoritenin parçalarıdır. Yetişkin otoritesinin azalması, etkisizleşmesi çocukları mutlaka daha özgür, daha bağımsız daha güçlü kişilikler hâline getirdi ? Bunun ciddi biçimde tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Dijital Kabilelerin Otoritesi
Çünkü görünür otoriteler zayıflarken ilmenin, kabul görmenin tüketmenin baskısı güçlenebiliyor. Dijital kabilelerin dışlama gücü bazen açık emirden daha etkili oluyor. İnsan kendisini özgür hissederken hangi bedene sahip olması, ne satın alması, nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin beklentileri içselleştirebiliyor. influencer’ın önerisini kaçırmamak, yeni uygulamayı ya estetik işlemi hemen denemek, gruptan geri kalmamak zorunluluk gibi yaşanabiliyor.
“Algoritma” kelimesi düzeni teknik tarafsız gösteriyor. Oysa özellikle dikkatimizi tüketimimizi yönlendirmek üzere kurulan platformlarda algoritmalar, hangi içerikle karşılaşacağımızı neyin tekrar tekrar önümüze geleceğini belirliyor. Manipülasyon imkânı burada doğuyor. Dijital dünya uzun süre bize kolaylık, ilerleme özgürlük vaatleriyle anlatıldı. Şimdi vaatlerin yanında neleri kaybettiğimizi tartışıyoruz: mahremiyeti, dikkati, ilişkide sorumluluk almayı kendi kanaatimizi oluşturmak için gereken zamanı. Belki bugün sormamız gereken soru Kime kulak verdiğimizi biliyor muyuz? otoritenin sözünü dinlerken onu tartabiliyor, gerektiğinde ona karşı çıkabiliyor muyuz? Yoksa dışarıdan gelen sesleri kendi sesimiz sanmaya başladık…
Devam edecek…