Scarecrow’un rüzgarlı yol atmosferinden, dostluğundan içten akıp giden doğallığından sonra The Panic in Needle Park’a geçince insan ister istemez büyük ritim farkı hissediyor. Açıkçası beni ilk film kadar içine alamadı; filmin temposu yer yer oldukça yavaş, mesafeli izleyiciyi biraz dışarıda bırakan yapıda ilerliyor. Fakat işin arka planına, sinema tarihindeki yerine Al Pacino’nun kariyerindeki basamaklara bakınca, göz atılması gereken oldukça ham dönem çalışması var karşımızda. Zaten yönetmen Jerry Schatzberg’in kamera arkasındaki ilk büyük işi olması, ortada kusursuz Hollywood yapımından ziyade sokaktan süzülüp gelmiş, dürüst ama zorlu deneme olduğunu bize baştan söylüyor.
Film, 70’lerin başındaki New York’un karanlık, arka sokak köşelerinden birinde, uyuşturucu suçun merkez üssü olan “Needle Park” olarak bilinen meydanda geçiyor. Karakterlerimiz Bobby (Al Pacino) Helen (Kitty Winn), hayatın getirdiği yalnızlık çaresizlikler arasında birbirlerine tutunmaya çalışan iki. Ancak ilişkileri, etraflarını saran karanlık çevre, bağımlılığın getirdiği ağır duygusal fiziksel yıkımlar yüzünden sürekli sert sınavdan geçiyor. insanların sürüklendiği dipsiz kuyuyu; aileden kopuşları, hayatta kalma mücadelesini hatta bazen asıl çıkış yolu sanılarak yapılan kürtaj gibi dönemin tabu sayılabilecek acı gerçeklerini hiç süslemeden, parlatmadan, olduğu gibi önümüze koyuyor. Yönetmen, olayı asla ucuz ajitasyona ya melodrama çevirmiyor; tam aksine kamerayı gözlemci gibi konumlandırıp belgeselvari, soğuk mesafeli dille izletiyor. Filmin temposunun zaman zaman kadar ağırlaşmasının, içine girmeyi zorlaştırmasının sebebi tam olarak döngü çaresizlik hissi. Karakterler yere doğru gelişmiyor ya ilerlemiyor; tıpkı kasvetli parkın etrafında dönüp duran insanlar gibi aynı çıkmaz sokakta patinaj çekiyorlar.
Oyunculuk tarafına gelince işin rengi biraz değişiyor tabii. Al Pacino henüz The Godfather dünyayı sallamadan, Michael Corleone olup sinema tarihine adını kazımadan hemen önce çekilmiş filmde inanılmaz ham enerjiye sahip. dönemki kıpır kıpır, durdurulamayan, sokak ağzıyla konuşan ama içten içe ne kadar kırılgan kaybolmuş olduğunu hissettiren oyunculuk kumaşı daha zamandan bağıra bağıra geliyor. Zaten Francis Ford Coppola onu The Godfather’a alırken tam olarak filmdeki performansını görüp “İşte aradığım adam ” demiş; haksız sayılmaz. Kitty Winn aynı şekilde, Helen karakterinin saf başlayıp çarkın içinde nasıl eridiğini, duru sarsıcı performansıyla muazzam yansıtıyor. Cannes’ En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alması zaten başarının tescili.
Özetle The Panic in Needle Park, izlemesi çok akıcı, keyifli ya adamı koltuğa çivileyen seyirlik sunmasa dönemin New York atmosferini, karakterlerin yaşadığı derin çıkmazları insan ilişkilerindeki kaçınılmaz yozlaşmayı kibarca ama gerçeği eğip bükmeden aktaran önemli dönem kapsülü. Al Pacino külliyatını tamamlamak, sinemanın filtresiz 70’ler New Hollywood gerçekliğine yakından bakmak isteyenler için sabır gerektiren ama kıymetli durak.