Sinema tarihinde öyle filmler var ki, zamanında hak ettiği değeri görmediği söylenip durur. Alex Proyas’ın 1998 yapımı Dark City’si tam olarak kefeye koyulan, “Matrix’in öncülüydi”, “Kült şaheserdi” denilerek övülen işlerden. Fakat açık söyleyeyim; Dark City benim için yıllardır şişirile şişirile bitirilememiş, dönemin “Vay be, ne felsefi film!” gazıyla bugüne taşınmış ama bende hiçbir karşılığı olmayan filmlerden biri.
Alex Proyas’ın genel sinema anlayışını tarzını zaten hiç sevmem. I, Robot’ta benzer his yaşatmıştı, işlerinde durum pek farklı değil. 2000’ler başı Hollywood aksiyon sinemasının milenyum gazından beslenen, görselliği cilalayıp sunan ama derine inemeyen yapay tarzı filmde kendini hissettiriyor. Yıllarca envaiçeşit bilimkurgu romanı okuyup, sayısız film dizi tüketmiş biri olarak masaya konulan fikirler bana gram taze gelmedi. Film boyunca insan ister istemez “Aha bunu şuradan aşırıp buraya yamamışlar, bunu zaten başka yerlerde çok daha iyi yapmışlardı” diyerek izliyor.
Sonsuz Gece HaliFilmin en çok övülen, göklere çıkarılan taraflarından biri hiç bitmeyen gecesi gotik, neo-noir atmosferi. Şehirde güneş kez bile doğmuyor; sürekli karanlık, neon ışıklar, klostrofobik sokaklar…
İlk bakışta özgün dünya inşası kurulmaya çalışılmış gibi dursa bana daha çok “Gündüz çekimleriyle uğraşmayalım, bütçeyi kısmak için karanlık gotik havayı basıp geçelim” kolaycılığı gibi hissettirdi. Şehirde güneşin hiç doğmaması meselesini mantıklı hikayeyi besleyen temele oturtamayınca, ortaya bana göre gayet ergence gelen “karanlık gizemli olalım” çabası çıkıyor. Kuralları oturtulamayan sürekli kasvet hali süre sonra atmosfer yaratmaktan ziyade yapay kaçıyor insanı filmin içine çekmek yerine tamamen dışarıda bırakıyor.
Hafıza MeselesiGelelim filmin en çok yaslandığı, asıl yükünü sırtlamaya çalışan “Ben kimim, anılarım kime ait?” muhabbetine. Açıkçası konu üzerinde uzun uzun konuşasım bile yok çünkü işlenişi bana feci derecede yüzeysel geldi.
“The Strangers” denen garip tiplerin insanları laboratuvar faresi gibi kullanması, her gece saat 12’ şehri durdurup insanların hafızalarını değiştirmesi kağıt üstünde derin duruyor olabilir. Fakat filmde durum, senaryonun açıklarını boşluklarını kapatmak için uydurulmuş ucuz sos gibi kalmış. Main karakter John Murdoch’ın hafızasız uyanışıyla başlayan kovalamaca noktadan sonra derinleşmek yerine aynı yerde saymaya başlıyor. Seyirci olarak süre sonra “Anladık, anılar sahte, kimlik karmaşası var kime ne anlatmaya çalışıyorsunuz, daha ne kadar uzatacaksınız?” noktasına geliyorsunuz.
ToparlarsakÖzetle; Dark City benim gözümde beklentinin çok altında kalan, döneminin bilimkurgu açlığından geçiş dönemi sinemasından fazlaca beslenmiş ama bugüne pek şey bırakamamış yapım. Kasıntı felsefesiyle, altı boş dünya tasarımıyla sevmediğim Proyas sinema diliyle bana tamamen boş geldi. Zamanın testinden pek iyi geçememiş, çabasına saygı duyulsa bile iyi bilimkurgu tecrübesinin bıraktığı derin izden oldukça uzak