Pınar Yorgancıoğlu’nun yazıp yönettiği Karanlıkta Islık Çalanlar, aynı evin içinde birbirinden uzaklaşan ailenin yarım kalmış hayalleri hayata tutunma çabası üzerinden aile ilişkilerini, yalnızlığı kuşaklar arasındaki kopuşu kara mizahın doğaüstü unsurların eşliğinde ele alıyor. Doğa Tarihi Müzesi’nden yeni emekli olan Melih, geçmişte gerçekleştiremediği hayallerin kaybettiği anlam duygusunun ağırlığıyla baş etmeye çalışırken eşi Suzan kızları Toprak kendi çıkmazlarıyla yüzleşiyor. Melih karakterine hayat veren Müfit Kayacan, filmdeki sessizliği, yalnızlığı gerçekleşmemiş hayallerin ağırlığını incelikli oyunculukla yansıtıyor.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında araya geldiğimiz Kayacan’la projeye dahil oluşundan Melih’le kurduğu kişisel bağa, Pınar Yorgancıoğlu’nun oyuncu yönetiminden filmin aile, aidiyet günümüz insanının yalnızlığı üzerine söylediklerine; oradan genç kuşağın yaratıcı potansiyeline sinemanın geleceğine uzanan söyleşi gerçekleştirdik.

Yazının buradan sonraki kısmı filmi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.
Karanlıkta Islık Çalanlar, büyük olaylardan çok küçük ayrıntılara, söylenenlerden çok söylenmeyenlere odaklanan dünyanın sizinle nasıl buluştuğunu merak ediyorum. İlk araya gelişiniz nasıl oldu?

Şimdi, bazı sistemlerin olmadığı ülkelerde olayların biraz tesadüflerle gerçekleştiğini düşünüyorum. Çünkü bazen mantıkla açıklanamayan şeyler olabiliyor. filmin böylesine başarılı bileşenlere sahip olmasında tesadüflerin payı olduğunu düşünüyorum. Pınar Yorgancıoğlu ismini çok önemsiyorum. Neden? Çünkü mesele yalnızca benim seçilmiş olmam değil. Filmi dün ikinci kez izleyebildim. İzlediğimde en küçük role kadar, her ayrıntının nasıl ince gözlemden değerlendirmeden geçtiğini gördüm. Dolayısıyla benim seçilmemde Pınar Yorgancıoğlu’nun ince eleyip sık dokuyan vizyonunun etkisi olduğunu düşünüyorum.

Beni oyuncu kadrosuna dahil etmek istediğinde, senaryoyu çok sevdiğim onun samimiyetine güvendiğim halde tekrar tekrar ‘Emin misin?’ diye sordum. Çünkü kadar iyi senaryoda eksik kalan, filme zarar veren performans insanı çok. Böylesine yaklaşımın ardından çok emindi. Hatta filmi ilk seyredene kadar emin değildim. Oyunu oynarken, süreci yaşarken hep tedirgindim. Ama tedirginlik, karakterin yapısıyla yerde örtüştü. Pınar bunu görmüş olmalı.

İyi ki görmüş. Ben filmi izlerken Melih’i gördüm orada, Müfit’i değil.

Yani çok mutlu edici dizilerde oynadığımız için büyük oynamaya alışıyoruz. Dizinin matematiği var malum. Total izleyici kitlesinin etkisiyle ana akım dizilerde oyunculuk açısından biraz daha göstermek gerekiyor. İzleyiciyi uzandığı koltuğundan kaldırıp baktırabilmeye dayalı anlatım söz konusu.

Ama burada bambaşka dünya. Genellikle sessizlikler daha çok konuşuyor. Dolayısıyla üst üste, iç içe geçmiş süreçte çalıştığımız için tedirgin oldum. Ama ilk filminde, kadar genç olmasına rağmen gördüğüm en iyi oyuncu yönetimini başaran yönetmene rastladım. Çok kıymetli.

Gerçekten öyle… İyi senaryoda karakterin her detayına hakim olmak gerekir ya, Pınar’ ben tam olarak hakimiyeti gördüm.

Yani Melih hakkında her şeyi biliyor mesela. özel Tabii sinemada oyunculukta yöntemler sürekli gelişiyor, yeni araştırmalar yapılıyor. Pınar’ın Amerika’ yönetmenlik sinema konusunda uzun süre kendini eğittiğini, alana yatırım yaptığını, kafa yorduğunu biliyorum.

Bunun yansıması olarak bizi provalarda role öyle hazırladı ki… yönetmenlerle çok kıymetli çalışmalarım oldu, onların hakkını yemek istemem ama Pınar’ın bizi role hazırlayışında çok başka yaklaşım vardı.

Örneğin okuma provasında içimizden birine, “ dakika, gelir misin?” diyordu. İçeriye gidip, “Şimdi şöyle düşünür müsün?” gibi farklı yönlendirmelerle bizi farklı duygu durumlarına taşıyordu. Okuma provasına şekilde devam ettiğimizde, oyunun ortaklaşa kurduğumuz dünyanın etkisi değişiyordu. Bunu çok güler yüzle, sabırla eğlenceli şekilde sürdürdü. Sanki oyuncu koçu gibiydi. Bunlar bizi bugünkü sonuca hazırladı.

Melih emeklilikten sonra sanki yalnızca işini değil, hayata tutunduğu düzeni kaybediyor. Doğa Tarihi Müzesi’nde her şeyi sınıflandırabildiği dünyadan, kontrol edemediği boşluğa düşüyor. Ablasının evine tutunmasını açıdan çok etkileyici buldum. Sanki yalnızca ablasının değil, kendi eski hayatının yasını tutuyor.

Tam

Siz senaryoyu ilk okuduğunuzda, Melih’le ilk karşılaştığınızda ne hissettiniz? Hangi halleri size “ adamı anlamam gerekiyor” ya “ adam açıdan bana benziyor” dedirtti?

Yani galiba kendimi oynamak en zorlarından biri ama Melih’le çok ortak yön bulmuştum. Ben emekliydim. Otuz beş, otuz altı yıllık memuriyetin ardından emekli olmuştum. Benim iki oğlum var eşimle, oğlumla filmdekine çok benzeyen ruh halleri dinamikler içinde yaşıyordum.

Aslında Melih yalnızca işini değil, dünyayı algılama açıklama biçimini kaybediyor. ömür sorun çözmüş, şeylerle uğraşmış ama şimdi işe yarayıp yaramadığını, ailesi için anlam ifade edip etmediğini sorguluyor. duyguyu karaktere taşırken kendinizden neler kattınız?

Şimdi, dediğim kendime ait alanı yaratma meselesi… Kendimle kalmak beni çok başka huzura taşıyor. Çocukluğumdan beri kendimle kalmayı, kendi hayallerimi, düşlerimi, sevdiğim şarkıları dinlemeyi severim. Melih’in telsize olan merakı gibi benim resim çizme merakım vardı. Evde kimsenin benimle ortak dinleyemediği müzikleri kendim dinlediğim, bana ait ayrı dünyam vardı.

Melih’in telsizde yaptığı anons. durum, onun yalnızca ailesiyle değil, dış dünyayla kurduğu ilişkiyi anlatıyor. “Sesimi duyan var ?” diye anons yapması, İtalya’ olsa dünyanın herhangi yerindeki telsiz operatörüyle konuşmaya devam etmek istemesi bana çok metaforik geliyor. Aslında varoluşsal sorgulama. “Ben varım ama bunun için ille büyük gösteriler yapmam, fark edilmek için büyük kahramana dönüşmem gerekmiyor. Beni olduğum gibi kabul edip sevecek, fark edecek aile, dünya istiyorum” diyor. Hepimiz gibi görünür, en azından anlaşılır olmak istiyor. Zamanında ona şarkılar söylemiş.

Aslında Melih’in karanlıkta ıslık çalma biçimi.

Tam Dolayısıyla senaryonun kuvveti burada. Ne kadar hayata benziyor… Ben bazen kente girerken bütün ışıklara bakarım. kadar kalabalık görünen, ışıl ışıl kentlerde ne kadar yalnız insan var diye düşünürüm. Dairelerde oturanların karşı daireden haberi. Aynı evde yaşayan aile bireylerinin bile birbirinden haberi. Televizyonlar, telefonlar insanları birbirinden ayırdı. Yemekte bile kafasını kaldırıp iletişim kurmayan, karnını doyurduktan sonra hemen odasına çekilen insanların yalnızlığı…

Ama bütün bunlar filmde gürültüsüz, patırtısız gerçekleşiyor. Büyük cümlelerle ya büyük davranışlarla değil. Belki sessizlikte, tereddütte, mimikte, jestte kendini gösteriyor. Az oynayarak çok şey duyurmayı çok değerli buluyorum.

Yani hikaye anlatımı açısından ben anlatmak yerine göstermeyi değerli buluyorum.

Evet, oyunculuğun temeli tam.

Provaların, ön hazırlık sürecinin bunda büyük katkısı olmuştur sanırım.

Çok doğru. Pınar’ın konuda çok katkısı. Benzer deneyimi Emin Alper’le yaşamıştım. Prova sürecine çok önem veren yönetmenlerin, filmin başarısında büyük etkisi. Bunu herkes ister ama belki koşullarını sağlayamıyorlar. Pınar sabırla hiç kasmadan çalıştı. Oyuncunun yönetmenle ilişkisi, özellikle benim gibi Melih karakterine yakın, küçük hassasiyetlerden etkilenen insanlarda önemli. Söylenmeyen, görünmeyen küçük şeyler bile gerilim yaratabiliyor. Performansımın belli noktaya ulaşabilmesi için mutlaka huzurlu, anlaşılmış rahat hissettiğim ortam gerekiyor. Benim bazen birbirine çok zıt performanslarım oluyor. Sonunda şunu öğrendim: Setin gerilimi şekilde performansa yansıyor.

Hepsi sürecin parçası.

Evet. Pınar’ın ekibinin yarattığı set atmosferinin sonuca katkısı. Sanat grubunu buna katmak lazım. Ben genç kuşağın, sizin kuşağınızın, bilgiyle ama bunu çok sessizce, ipek böceği gibi örerek kurduğu dünyayı çok seviyorum. Sanat ekibinin küçük dokunuşlarından, aksesuarın yerleştirilmesine, kameranın beni balkondan çektiği sahnede kadraja yerleştirilen küçük ayrıntıya kadar her şey düşünülmüştü. Biz aslında orada prova yapıyorduk. Ama ayrıntıları tam olması gereken yere yerleştirecek kadar gözü setin her yerinde. Hikaye sürekli kafasında dönüyor. Ama sanki dönmüyormuşçasına… Doğallık. Her şey çok sıradanmış. belgesel gerçekliğinde çalıştık. kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü pek çok oyuncunun böyle şansı hiç olmayabilir. Benim olmayabilirdi.

Ne mutlu bize ki olmuş. Melih yasını ailesiyle bile mıyor. mesafeli ama tanıdık hâli, aile içindeki iletişimsizliği güçlendiriyor. Hülya Hanım İnci Hanım’la aile dinamiğini provalarda nasıl kurdunuz? Aranızdaki paslaşma nasıldı? Çünkü duyguları içeride kadar yoğun yaşayıp dışarıya kadar az yansıtmak, üçünüz arasında özel oyunculuk dinamiği gerektiriyor.

Pınar’ın ara söylediğini hatırlıyorum. Bizi tek tek kast ettikten sonra yan yana geldiğimizdeki uyumumuzu provalarda gözlemlediğini söylemişti. Enerjilerimizin hikâyeye hizmet eden taraflarına baktığını düşünüyorum. Mesela Hülya Hanım, provalarda keresinde bana yanlışlıkla Melih yerine Müfit diye hitap ettiğini, benim hiç bozuntuya vermediğimi anlatmıştı. Sonra fark etmiş, “Müfit ne ya?” diye düşünmüş. Daha karaktere alışma sürecindeydik. Tabii burada yine Pınar’ın sezgisi gözlemi.

nedenle provalarda çok çabuk uyum yakaladık. Pınar’ın bizi araya getirdiği, örneğin prova sırasında yemek arası verdiğinde bile, bilerek bizi filme hikâyeye yönlendiren ortamlar yarattığını sonradan fark ettim. Ama bunu sanki kendisi yapmıyormuş gibi doğal biçimde gerçekleştiriyordu. süre sonra sanki çok uzun zamandır aradaymışız, yıllardır aynı yemek masasında oturuyormuşuz gibi iletişim kurduk.

Ya hepiniz gerçekten karakterlerinizi sahiplendiniz.

Sahi, onu çok yaptık. Yani bunun etkisi. Sete girdiğinizde gerçekten Melih oluyorsunuz. Kızınızla eşinizle yemek yiyormuşsunuz. karakter yaratırken kendi hayatımızdan anılarla, deneyimlerle, gündelik alışkanlıklarımızla özdeşleşiriz. anlamda hem Hülya Hanım’ın hem İnci’nin başvurabilecekleri çok fazla malzemeleri vardı sanırım. Sohbetlerimizde bunlar ortaya çıktı. Onlar rolleri benimsemiş, üzerlerine giymişlerdi. İkisi rollerini çok sevmişti. Üstelik İnci’nin ilk kamera deneyimiydi.

Biz onunla Kadıköy’den trenle Ankara’ya gittik. Baba-kız olarak yola çıktık ama birbirimizi çok iyi tanımıyorduk. Ankara’ya varana kadar sohbetlerimizle belli baba-kız dinamiği yakaladık. Provalarda bunun altyapısı oluşmuştu. Onun sızısını, hüznünü gerçekten yüreğimde hissedebileceğim noktaya geldiğimi gördüm. küçük davranışlarda kendini gösteriyordu. Parasızlığını düşünerek kitabının arasına para sıkıştırması, üzülmesin diye ona meyve soyup getirmesi… Bunlar çok küçük ama çok anlamlı ayrıntılar. Gerçek hayattaki gibi, bağırmadan anlatılan şeyler detaylarda saklı.

Melih’in kuşağı için güvenli hayatın reçetesi belli: çalışmak, aile kurmak, emekli olmak. Ama filmde bunların hiçbiri aradığı huzuru getirmiyor. Sizce çatlağı en iyi hangi sahnede görüyoruz? Çekimlerden unutamadığınız an var ?

Yaş dönümü diye şey. İnsan emekli olduğunda yaşamının farklı dönemlerinden geçiyor. Otuz yaşında başka, elli yaşında başka oluyor. İnsan süre sonra galiba anatomik ruhsal olarak kendisini daha az sevilmiş, daha az başarılı hissetmeye başlıyor. Hayatının muhasebesini yapıyor. İdealler yerini yaşanmamışlıklara bırakıyor. Mesela Melih astronot olabilecekken…

yemek masası benim için çok ilginç yüzleşme sahnesi. tarafta garsonun bile elini sıkacak kadar naif, sınıfsal ayrım gözetmeyen biri. Öte tarafta ise cerrah kimliğinin getirdiği, bazı doktorlarda rastladığımız, “ dünyaları ben yarattım” diyen ego. şey kutlanırken eşinin onun kadehinin havada kaldığını bile fark etmediği ortamda, Melih kendini ifade etmeye çalışıyor. Belki sertleştiği, biraz diklendiği tek sahne. Sonrasında söyledikleri kabul görüyor, onu biraz olsun fark ediyorlar.

sahne, benim kendi özel hayatımda çok karşılaştığım durumu hatırlatıyor. Eşinin başka özlemler, başka özentiler içinde olması, artık onun varlığını çok fark etmemesi… Melih anda gerçekten pek çok şeyin farkına varıyor. Nasıl ortamda yaşadığını, eşinin nasıl birine dönüştüğünü, hangi yalanlara sarıldığını, çocuğunu nasıl cilalayıp başka türlü sunmaya çalıştığını görüyor. Tam bugünkü insanların. Sosyal medyada bunu biraz daha parlattık. Herkes sanki çok mutlu, çok ideal hayat yaşıyormuş gibi görünmeye çalışıyor.

Filtreli fotoğraflar.

Muazzam,. Hayatımızı filtreden geçirerek sunma merakı… Kimse iyi şeyi alkışlayıp kötü şeyin özeleştirisini yapmıyor. Bütünü görmeyip yalnızca kendisine bakmaya başladığı sürecin hüznünü duyuyor Çünkü onlardan değil. Takılıp kalmış.

Ama ne kadar güzel… Filmi izlerken açıkçası hikayede en çok Melih’le bağ kurdum. Çünkü dünyayı etiketlerden filtrelerden arınmış şekilde görüyor. Herkesi olduğu gibi algılamak istiyor. yandan Suzan geçmişindeki yaşanmamışlıklar nedeniyle fark edilmek, seçilmek istiyor belki. Doktor olmayı çok istemiş ama olamamış mesela. Annesiyle ilişkisi açıdan önemli. İkisi çok güzel kontrast oluşturuyor.

Suzan açısından bakarsak, ameliyat masasındaki sahne çok etkileyici. Başka programlar yapılırken onun gözleriyle oynadığı, kendisinin fark edilip davet edilmesini beklediği an… umudun kırılışı öfkeyle saati alışındaki sahneler hem senaryo hem performans açısından beni çok acıtan, çok başka sahneler.

filmin sonundan bahsetmek istiyorum. Film boyunca Melih’i kaybettiklerinin ne yapacağını bilemediği geleceğin içinde görüyoruz. Ama finalde ben umut gördüm. Bunca kayba rağmen ailenin yeniden araya gelmesini, hayata devam etme ihtimali olarak okudum. Siz filmin sonunu nasıl yorumluyorsunuz? Melih’in hikayesi sizde nasıl duygu bıraktı?

Her ne kadar birbirlerinin ıslıklarını duymasalar … Birbirlerini kanatsalar kirpi ailesi gibiler. Isınmak için yine birbirlerine sarılıyorlar ama birbirlerini kanatıyorlar.

Ben senaryoda işlevsiz aileleri çok severim. Çünkü toplumun deliliği yerine birbirlerinin deliliğini seçen, kendi içinde güvenli alan kuran insanları anlatırlar. yüzden final bana umut verdi. Sizin konudaki fikrinizi duymak isterim.

Şimdi, Melih’te ben filmi izleyip bitirdiğimde yerlerimde sızı hissediyorum. Galiba Melih’le çok özdeşleşen yaşım durumum. Hep Çetin Altan’ın sözü geliyor aklıma: “Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıra, ya hayallerdeki ümittir. Hüsranı ise tek yerde kabul ediyorum. Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta.” Sesinin duyulması için ille bağırmak gerekmiyor. Her şeye rağmen paranın bile hiçbir şey olmadığını düşünüyor. Ben olsam, “Para değil, biz paraları geçeriz. Biz başka şey istiyoruz. Birbirimizi görelim, birbirimizi fark edelim” derdim. Onun görülmemiş olmasının hüznü. Benim günlük hayatımda böyle. Bunu anlatamıyorum.

Hep Gülten Akın’a geliyorum: “Ah, kimselerin vakti. Durup ince şeyleri anlamaya…” Benim için aile çok önemli. Birbirimizi kanatsak kirpi ailesi olarak birbirimize dönmemiz gerektiğini anlatmak istiyorum ama bunu tam olarak ifade edemiyorum. “Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum. Anlatamıyorum…” şiirindeki. Bunun anlaşılamamasının hüznüyle bitiriyorum. Yine umut. Kızımın dönmesi nedeniyle vazgeçemiyorum. Çünkü ailede anne ya babaysanız, hayatınız çocuklarınızı her şeye rağmen korumak üzerine kurulu. Ama keşke mucize olsa sürgit kanatma halini herkese anlatabilsek. Öykünün benzer biçimde sürüp gideceği duygusu. yüzden kalp kırıklıklarım sürüyor. Yine yalnız şarkıları dinlemeye, yalnızlığım içinde “Beni duyan var ?” diye sormaya devam edeceğim hissiyle buruk bitiriyorum. Filmi ne zaman olduğunu fark etmeden, ışıklar yandığında gözyaşımı silerken bitiriyorum.

Evet, siz daha karamsar yerden bakıyorsunuz. Ben ise şöyle düşündüm: Evet, sorunlar hala orada, hala birbirleriyle anlaşamıyorlar. Ama hikayenin başındaki aileyle sonundaki ailenin aynı olmadığını düşünüyorum. Dış dünya acımasız, birbirleriyle anlaşmakta zorlanıyorlar ama ne olursa olsun, başlarına ne gelirse gelsin, evin, yuvanın kendileri için sığınak olduğunu biliyorlar. Sanki bunu fark etmişler gibi okudum.

Evet, ben konuda biraz karamsarım. Çünkü hayat böyle. Sorunlar hep olacak, belki yine birbirlerine yalan söyleyecekler. Ama sanki sınavdan geçmişler gibi hissediyorum. Yalnız sınavın bitmeyeceğini düşünüyorum.

Bugünkü Türkiye’ bunu söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama aileyi ülke olarak düşünüyorum. Oğlum yurt dışına gitti, birçok genç gidiyor. Bazıları dönüp geliyor. Filmde anlatılan gitme hikayesi. Ama gittiğimiz yerde bizi kucaklayan birileri. Dalga geçiyorlar. “Falcılığa devam edeceksin?” gibi şeyler söylüyorlar. Orada hayata daha aşağıdan başlayacaksın. Bizi aşağılayan, Ortadoğu’dan, üçüncü sınıf ülkeden gelen insanlar olarak gören dünya. Böyle dünyadan kendi ailemize, ülke olarak dönüp geliyoruz. İyisiyle kötüsüyle bizi kucaklayacak aile arıyoruz. Ama benim hüznüm, bugün ailenin hak ettiği şekilde silkelenip kendine gelmesini türlü başaramaması. Çekirdek aileden ülke boyutuna geçtiğimde karamsarlığımın temeli biraz buradan geliyor. Umudum yorulmuş galiba benim. beni çok hüzünlü, kahırlı yerde bırakıyor.

Yine Melih’le benzeşmişsiniz.

Tam öyle kaldım, askıdayım. Çok zoruma gidiyor. Burada, festivalde gördüğüm bana umut veren genç kuşağı düşünüyorum. Pınar gibi, arı gibi çalışan, çok yetenekli kapasiteli insanlar. Ama onlara gereken değer imkanlar verilmiyor, potansiyellerini gerçekleştiremiyorlar. Biraz hüzünlü, sessiz şekilde dünyayı örmeye devam ediyorlar. Oysa daha rahat çalışabildikleri, kendilerini ifade edebildikleri, destek gördükleri alkışlandıkları ortamda olmalılar. Mesela belki Toprak’ın kitabı basılabilirdi. Suzan doktor olabilirdi. bunu Kültür Bakanlığı gerektiğinde yapmalı. Gençleri teşvik etmek için kitaplarını basmalı. Proje aşamasında destek vermeli, sonucuna bakmadan cesaretlendirmeli. “Projeni dim, sana kadar fon veriyorum” diyebilmeli. Gelişmiş ülkeler bunu yapıyor gerçekten. Büyük aileden küçük aileye geldiğimizde benzer durum.

Çünkü birbirinin parçası. Mikrokozmosu gibi gerçekten.

Evet, tam Zaten adamın yaptığı işle çok ilgili. Pasta yediği sahne ne kadar enteresan şeydi. Arkasında evren. Dekoruyla, anlatımıyla ne kadar metaforik sahne…  Ankara’ taraftan hiçbir işe yaramayan Dinozor Parkı’nda gençler yurt dışına nasıl gitsek diye konuşuyorlar. güzelim, bahsettiğim gençler umutsuz, işi gırgıra vurmuş halde konuşuyorlar. Bundan daha iyi anlatım olur ? Orada dekor dile gelmiş.

Ankara filmin önemli parçası. Ben zaten Ankara’yı hikayedeki dördüncü karakter olarak gördüm.

Evet,. Bütün bunları tasarlayan kişi, iki tıp doktorunun çocuğu olarak sahip olduğu zekaya birikime rağmen sinemayı, zor yolu seçmiş. film kişinin anlattığı hikayenin ete kemiğe bürünmüş. Aslında hepinizi, Mustafa Kemal’in emanet ettiği, gelecek umudu olarak gördüğü sinemacıları, sanatçıları, gençleri onun şahsında hep alkışlıyorum. Sadece onu insan olarak çok sevmekten öte; varlığıyla, zekâsıyla, birikimiyle, yarattığı dünyayla… nedenle çok kıymetli.

Müfit abi, çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.