Miyazaki Studio Ghibli evreninde gezinirken rotayı bazen gökyüzüne, uçan adalara ya devasa yürüyen şatolara kırarız; bazen insan gözünün görmediği, zemin tahtalarının karanlık ama kadar sıcak alt katmanlarına ineriz. İşte The Secret World of Arrietty (Aşırıcılar), tam gizli dünyaya açılan, rüzgar kokulu hüzünlü insan evlerinin altında gizlice yaşayan, hayatta kalmak için bizim dünyamızdan “ödünç alarak” (ya onların tabiriyle aşırarak) geçinen minicik insanların hikayesini anlatıyor gibi görünse aslında modern insanın doğayla, tüketimle kendi kibiriyle olan imtihanını masaya yatırıyor.
Küçük Görmek, Zarar VermekHikayenin en acı en tanıdık yüzü, insanlığın kibriyle başlıyor. Tarih boyunca güçlü olan, kendini merkezde sanan ne kadar yapı varsa; anlamadığı, kontrol edemediği ya kendinden küçük gördüğü her şeyi yok etme hakkını kendisinde bulmuştur. Sinekler kibrin kurbanıdır, siyasi arenada ezilmeye çalışılan milyonlar …
Aşırıcılar sadece hayatta kalmak, parça şeker ya mendil bulmak için çabalarken, filmin insan karakterlerinden hizmetçi Haru’nun onlara yaklaşımı tam ezberci yok edici zihniyetin özeti gibidir. Insanoğlu, varlığını tehdit etmeyen ama sadece “farklı” ya “kontrol dışı” olan şeyi doğrudan haşere olarak yaftalar. Arrietty’nin dik başlı, gururlu haykırışı “Biz hırsız değiliz, hayatta kalmaya çalışıyoruz” tam yüzden kıymetlidir. Çünkü ortada hırsızlık değil, ezilenin küçük olanın onurlu hayatta kalma mücadelesi vardır.
Filmin başındaki melankolik ton, özellikle kalp hastası insan çocuk Sho’nun sürekli yatakta dinlenen ruh haliyle derinleşir. Sho’nun Arrietty’ye söylediği “Ne olsa bizim soyumuz tükeniyor” cümlesi, sadece Aşırıcılar için değil, doğadan kopan, betonların arasına hapsolan modern insanlık için tüyler ürpertici kehanettir.
Evet, evrenin sonunda hepimizin, bütün türlerin, bütün imparatorlukların soyu gün tükenecek; işin doğası böyle. Ama mesele kaçınılmaz sondan korkup şimdiden ruhu teslim etmek değil. Sho hastane odasında ölümün gölgesinde yaşarken, bende derkim ki çimenlerin arasında, rüzgarın içinde, kısa anın hakkını vererek yaşar. “Biz şuandayız, kendi zaman dilimindeyiz” diyebilmek, Ghibli’nin anı hayatı kutlayan felsefesinin kalbidir.
Homily’nin Boş İşleriAnne Homily’nin insan evinden aşırdığı şeker kavanozlarına, minik porselen fincanlara, bebek evi mobilyalarına duyduğu heyecan dışarıdan bakınca tatlı detay gibi durur. Ama biraz derine indiğimizde, insanın doğasında olan tuhaf tüketme sahiplenme hırsının ne kadar evrensel olduğunu görürüz. 3 kuruşluk konfor, titizlik krizleri gösteriş merakı için birbirini yiyen modern insan, minyatür evde adeta kendi aynasına bakar. İnsanın eline geçen her şeyi “lüks” zannedip etrafını boş eşyalarla doldurması, filmde kadar sade ironiyle eleştirilir ki, “Boş işler bunlar” deyip geçmekten başka çare kalmaz.
Spiller: Vahşi Doğanın Gerçek KralıHikayeye sonradan dahil olan doğada tek başına hayatta kalan aşırıcı çocuk Spiller, olayın rengini tamamen değiştiren “kral” karakterdir. Arrietty’nin “medeniyet” özentisine, insan evinden kalıntı toplama merakına zerre yüz vermeyen; ormanda balığını avlayıp kendi yağıyla kavrulan vahşi, özgür ayakları yere basan duruşu, hikayenin en nefis kontrastıdır. aşırıcı için asıl ideal yaşamın ne olduğunu bize sessizce hatırlatır: İnsanlara bağımlı konforlu ev altı yoksa doğanın ortasında, yalnız ama tamamen özgür varoluş ?
Sessiz VedaHikayeler genelde ana karakterlerin kahramanca kalıp evi kurtarmasıyla, her şeyin güllük gülistanlık olmasıyla biter.em>Arrietty ucuz illüzyona düşmez. Ev terk edilir, aşırıcılar nehir kenarında minik salla yeni yola düşer, Sho ameliyata girer yollar tamamen ayrılır. “kavuşamama” ya “yarım kalma” hali, Ghibli’nin tatlı hüzün kuralının en zarif örneğidir. Hayatın akışındaki vedaların ne kadar doğal olduğunu, hiçbir şeyin sonsuza kadar aynı kalmayacağını tokat gibi değil, adeta yüzünüze çarpan yaz rüzgarı gibi hissettirir.
Toparlarsak; The Secret World of Arrietty zemin tahtalarının altından başlayıp insanın ruhuna kadar uzanan, yormayan ama bıraktığı tatlı sızıyla uzun süre akıldan çıkmayan enfes masal.