Parrhesia Kolektif üyeleri olarak göç deneyimlerimiz üzerine düşünmeye yazmaya başladığımızda, kendi deneyimimi anlatılar içinde nereye yerleştireceğimi tam bilemedim. Talin Suciyan’ın önceki yazısında hatırlattığı, Ermenilerin kuşaklar boyunca hayatına eşlik eden göç etme, edememe başka yerde hayat kurma ihtimali, beni kendi göç deneyimime yeniden bakmaya çağırdı. Benim hikâyemde öğrencilik, evlilik göç iç içe geçiyordu.

Yirmi yaşında, İstanbul’dan New York’a yerleşmek üzere ayrılmıştım. Erken evlilikle birlikte üniversite eğitimimi feminist geleneğiyle tanınan Barnard College’ sürdürmeyi planlıyordum. Kendi seçimimle gidiyordum; fakat seçimin gündelik hayatta nasıl karşılığı olacağını henüz bilmiyordum. İstanbul’dan gelen genç Ermeni kadın olarak, yanımda taşıdığım dillerin aidiyetlerin yeni hayatımda nasıl karşılanacağını orada öğrenecektim. Şehrin ritmini, ilişkilerini mesafelerini öğrenmeye çalışırken, geride bıraktığım hayatla bağımı mektuplarla sürdürüyordum. İnternetin e-postanın gündelik hayatımıza henüz girmediği yıllardı. Aileme arkadaşlarıma yazmak üzere masaya oturduğumda, ne anlatacağımı bilemediğim olurdu. Yalnızlığımı kaybolmuşluğumu hangi kelimelerle aktarabilirdim? Gündelik hayatımdan neler seçebilirdim? Bunlar cevabını bilmediğim sorular olarak kalıyordu bende.

Gitmeden İngilizcemin iyi olduğunu düşünürdüm. Yine dersleri mek, konuşulanları anlamak sınıf içinde söz almak beklediğimden zordu. dili bilmekle dilin içinde rahatça hareket edebilmek arasındaki mesafeyi orada hissettim. İstanbul’daki kısa üniversite deneyimimde alıştığım öğrenciler arası dayanışmayı arıyordum. derste hocamızın aksanı nedeniyle anlayamadığım terimi yanımdaki öğrenciye sormuştum. Sırtını dönmüş aceleyle defterinin üzerini kapatıvermişti. Çok basit hareket olarak görünse anın ağırlığını hala hatırlarım. Sözcüğü anlayamamış olmanın güçlüğüne, yardım istemenin karşılıksız kalması eklenmişti.

Türkiye’den geldiğimi söylediğimde karşılaştığım sorular yabancılık hissine ekleniyordu: “Okula deveyle gidiyorsunuz?”, “Pantolon giyebiliyor musunuz?” tekrar tekrar duyduğum söz vardı: “Ne kadar tatlı aksanınız var, nerelisiniz?”. Zamanla beni öfkelendiren ifadede mesafe hissediyordum. Söylediklerimin önüne, sesimin nereden geldiği geçiyordu. İçinden geldiğim coğrafyayı egzotikleştiren oryantalist bakışın hazır imgeleri arasında kendi hikâyeme nasıl yer açabileceğimi bilemiyordum.

Biraz olsun evde hissedebilmek umuduyla üniversitedeki Ermeni Öğrenci Kulübünün toplantısına gitmeye karar verdim. Ermenice konuşabileceğim, New York’taki Ermenilerle bağ kurabileceğim ortam hayal etmiştim. İngilizce anlamaya kendimi anlatmaya çalışarak geçen günlerin ardından, tanıdık dilin içinde güvende hissedebileceğimi düşünüyordum. Ancak toplantı mekânının kapısında kendimi, Ermenice bilmeyen kulüp üyesi tarafından İstanbul’dan gelen Ermeni olarak sorgulanırken buldum. Nereden geldiğim varlığım hoş karşılanmamıştı. karşılaşmayı dışlanma olarak yaşadım. daha geri dönmek istemedim. karşılaşma, bugün göç deneyimimi düşünürken üzerinde en çok durduğum, biraz canımı acıtan anılardan. Kendimi anlatabileceğim ilişki henüz kurulmadan, dışarıda kalmış hissediyordum. Bugün ortamların nasıl olduğunu bilmiyorum. Belleğimde kalan, yakınlık umuduyla yaklaştığım kapıdan geri dönüşüm. kapıda yaşadıklarım, Ermeniliğin farklı coğrafyalarda aldığı biçimleri birbirimizin deneyimine ne kadar yer açabildiğimizi hâlâ düşündürüyor.

Lisansın ardından Columbia Üniversitesi’nde yüksek lisans için Alman Dili Edebiyatına yönelmemin anlamını bugün yeniden düşünüyorum. Almanca ilk öğrendiğim yabancı dildi. New York’ta dile yönelmek, tanıdık sesin izini sürmek miydi? tercihin içinde ev arayışı bulunmuş olabilir. yıllarda Georg Lukács’ın Roman Kuramı’nda karşılaştığım “transandantal evsizlik” (transcendental homelessness) kavramının bende uyandırdığı yakınlığı hatırlıyorum. Lukács, modern insanın kendisiyle dünya arasında hazır anlam bütünlüğü bulamayışını düşünüyordu. Romanın biçiminde, anlamın aranması gereken dünyada yaşayan insanın durumunu görüyordu.

Ben kavramı okurken kendi hayatıma dönüyordum. İçinde bulunduğum dünyayla aramda, nasıl aşacağımı bilemediğim açıklık vardı. Dili öğrenmeye, dersleri anlamaya, ilişkiler kurmaya çalışıyordum. Yine bütün bunların içinde kendimi nereye yerleştireceğimi kestiremiyordum. Lukács’ın kavramı, yaşadığım henüz adlandıramadığım duyguya yaklaşmamı sağlıyordu. kavramla kurduğum bağ, kendi deneyimimden doğan okumaydı. Ermenilerin tarihinde göçün yerinden edilmenin somut koşulları, kendilerine özgü tarihsel siyasal ağırlıklarını taşıyor. Ben Lukács’ın satırlarında, kendi hayatımda hissettiğim yabancılığın yankısını bulmuştum. Okuduklarım, gündelik karşılaşmalar içinde duyduğum fakat anlatmakta zorlandığım hâle söz veriyordu.

Lukács’ın başvurduğu Novalis’in, felsefeyi ev özlemiyle, insanın her yerde evinde olma arzusuyla ilişkilendiren sözü arayışa eşlik ediyordu. Benim için yıllarda arzunun oldukça gündelik karşılıkları vardı: derste çekinmeden soru sorabilmek, aksanımın ötesinde duyulabilmek, Ermenice konuşmak istediğim ortamda kendime yer bulabilmek. en önemlisi İstanbul’dan taşıdığım hayatın, yeni karşılaştığım insanlar tarafından merakla dinlenebilmesini istiyordum.

İlk evliliğim yürümeyince eğitimimi yarım bırakarak İstanbul’a döndüm. Yıllar sonra yeniden gidip yüksek lisansımı tamamlayabildim. Geçen zamanı yarım kalmışlığın bilgisini taşıyordum. ilk yıllarda yaşadığım yabancılık ise belleğimde kaldı.Şimdi genç kadına baktığımda, kendi seçimiyle çıktığı yolda ne kadar yalnız kalabildiğini daha iyi anlıyorum. İstanbul’dan getirdiği Ermeniliğiyle, dilleriyle, yakınlık kurma isteğiyle kendine hayat açmaya çalışıyordu. gün yazamadığı mektupların başında biraz daha durmak istiyorum. yazı belki, zaman anlatmakta zorlandıklarına yıllar sonra açılan