Her insan yaşadığı zamanın, üzerinde doğup büyüdüğü toprağın, arada yaşadığı insanların, halkının, ona devrolunan tarihin hikâyesini etinde teninde taşır ama işte bazıları bütün bunların damgasıyla daha başka mühürleniyor, yazgının kendisi oluyor, tecessüm halini alıyor. Abdürrahim Armen Zorarslan Demirciyan işte öylelerinden. İsminin uzunluğu Meksikalılığından değil, Kürt, Türk, Ermeni kader keder üçgenini küçük bedeninde, İsa çarmıhını yürüdükçe uzaklaşan, yolu gitgide uzayan Golgotha tepesine doğru nasıl sırtlandıysa öyle vakarla yüklenmesinin işareti. Tecessüm, yazgı, damga, Golgotha dedim diye büyük insandan, kocaman adamdan bahsettiğimi düşünmeyin, tarihin bütün büyük hikâyelerini yazan ama büyüklükle işi olmayan küçük insanlardandı, toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok olanlardan.
2008’ Aras Yayıncılık adına William Saroyan’la ilgili sergi kurmak için gitmiştim Diyarbakır’a. Koşup geldi. Susamış. zaman anlamadığım, heyecanının, gizlenmemiş, saklanmamış, kanlı canlı, adlı adınca Ermeni görmenin sevincinden geldiğiydi. Hep öyle yapacaktı, yolumuz Diyarbakır’a ne zaman düşse, ondan, babasından, nine dedelerinden alınan kimliği taşıyanların yanına süratle ama sessiz sedasız sokulacak, taptaze ormanın havasını içine çeker gibi, zülal suyu yudumlar gibi duracaktı yanımızda. ihtiyacınız var, koşacak, yorgun musunuz, size sandalyesini verecek, aç mısınız, koşup evden yiyecek şeyler getirecek, kitap taşınması gerekiyor, yüklenecek, çayınızı kahvenizi eksik etmeyecek, sonra ellerini önünde kavuşturup yine yanınızda duracak, ta ki yeni ihtiyacınız olduğunu hissedene kadar, sonra yine koşup aynı telaş sessizliğiyle onu halledecek, gene yanınıza gelip ellerini birleştirip ayakta dikilecek. Arada gözleri parlayarak ailesinin hikâyesini, yeni keşfettiği bilmem hangi memleketteki akrabasıyla nasıl iletişim kurduğunu anlatacak, öğrendiği Ermenice kelimeyi gururla söyleyecek, boyu boyunu geçmiş güzel oğlunu gelip tanıtacak, sonra gene hemen fısıldayarak soracak, her nasılsa hem Türkçe, hem Ermenice, hem Kürtçe olabilen diliyle: ihtiyacın, arzun var ahpayrig?
Diyarbakır’a fuar için, etkinlik için ya her ne için gittiysek aynı sevinç karşılık haşa beklemeyen dostlukla hep orada olacak. külliyehaberajansı için abone toplayacak, Aras için emek verecek, şehrin Ermenileri keleklere bindirilip Dicle’ boğazlanırken çan kulesi top ateşiyle yıkılan, önce askeri karargâh, sonra Sümerbank deposu olarak kullanılan, nihayet bürokrasinin pençelerinden bin güçlükle kurtarılıp yeniden kiliseye çevrilen, kaç kere küllerinden doğmuş Surp Girkülliyehaberajansı Kilisesi’ne sahip çıkacak, ona bekçilik edecek, ona temizlikçilik yapacak, bütün bunları katıksız imanlının kendini Tanrı’ya adayışındaki huşu neşeyle yapacak adem evladı.
Fotoğraf: mediamax.am1961’ Kürt doğmuş, Müslüman doğmuş, Abdürrahim Zorarslan olarak doğmuştu ama 2026’ Armen Demirciyan olarak öldü Armen ahpayrig. Büyükleri, büyüklerinden ateş kılıç arasında sağ kalabilenler, 1915’te ölmemek, öldürülmemek için din değiştirmiş, sırlarını yedi kutunun içine kilitleyip kör kuyulara atmışlardı. Kör kuyuların, yedi kat kilidin bile saklayamadığı sırrı yirmi beşinde öğrendiğinde daha aynı insan olamadı, eskisi gibi olamadı, hiçbir şey olmamış gibi yapamadı, kalbinde Abdürrahim’i Armen’e çevirdi –bulabileceği en Ermeni isim değil miydi? Değil ki Tanrı rahim, merhametli, esirgeyen, koruyandı, onun kuluydu madem, yaptığının günah olmadığını, hak olduğunu, hak geldi bâtılın zail olacağını biliyordu. Yetişkin yaşında vaftiz edilip Hıristiyan olmuş, kayıplarıyla böyle bağ kurmayı uygun görmüştü ama gülerek ailesinin, akrabalarının büyük kısmının kararına karşı çıktığını, ona kızdıklarını söylüyor, sonra “Kim takar!” dercesine elini sallayıp “Ez fılle me!” diyordu çakır gözünü kırparak.
tarafı Hıristiyan tarafı Müslüman aile, hem Kürt hem Ermeni soyacağı, alın size belgesi insan, insanı belge Türkiye hikâyesi. Aslen Liceliydi. Liceliler yiğitlikleriyle, direngenlikleriyle, doğruluklarıyla, biraz delilikleriyle övünmeyi sever; domatesleri bereketli topraklarından fışkıran bütün leziz meyvelerle. Heredanli Ali’nin, namı Dişçi Sarkis’in oğluna, “ söyle bakayım Margos, nerelisen?” deyişindeki şevkle söylerdi Liceli olduğunu. Surp Girkülliyehaberajansı yenilenip ibadete açıldıktan sonra bütün hayatının merkezine Tanrı’nın evini koydu. Onun her işine koştu. Abdullah Demirbaş’ın Sur belediye başkanlığı döneminde açılan Ermenice kursuna, onun gibi Ermeniliklerini gizleyerek yaşamak zorunda kalmış, ürke ürke olsa güneşin altındaki yerlerini almaya başlayan kılıç artıklarıyla beraber hacca gider gibi gitti. Ermenice onun zemzem suyu oldu, onu yudum yudum içti, kutsal emanet gibi ruhuna harfleri kelimeleri nakşetti, her birini öpüp alnına koydu, sonra tertemiz beyaz beze sarıp kalbine sakladı.
İnsanoğlu unutkanlıkla malul, unutkanlıkların en büyüğü ölümü unutmak, yokmuş gibi yaşamak. Ben Armen ahpayrigin hep Diyarbakır’ olacağı, bizleri bekleyeceği, onu hep göreceğimiz yanılgısına kapılmışım, farkında değildim. Bayramlarda arardı, hal hatır sormak için arardı, meşgulsem, açmazsam mesaj atardı, hiç alınganlık yapmaz, daima nazımızı çekerdi, sanırdım ki ararsam hep telefonu açacak, gidersem hep yanıma varacak, şeye ihtiyacım olursa hemen koşacak. Unutkanlığın çoğu kibir, işte şimdi onu kaybedince anlıyorum. Diyarbakır’dan kimler kimler gitti, gitmeyecekti? Sadece son senelerde Anto Dayı gitti, Baydzar Baco gitti, Sami Hazinses, namı Samuel Uluç gitti, Heredanli varbedim Mıgırdiç Margosyan gitti, Armen kalacaktı? Kalmadı, kalamadı.
Armen Abdürrahim gitti elbet gitmesine ya, duydum ki bugün doğduğu yerde, Lice’ Müslüman usulünce gömülecekmiş. Müslüman Abdürrahim Zorarslan olarak doğdu, Hıristiyan Armen Demirciyan olarak yaşadı, Hıristiyan Armen Demirciyan olarak öldü, Müslüman Abdürrahim Zorarslan olarak gömülüyor Abdürrahim Armen Zorarslan Demirciyan. Meksikalı değil, Liceli. Lice’nin, Diyarbakır’ın vakur, dirençli, vefalı evladı, küçücük bedeninde ülkenin kördüğüm olmuş dertlerini hem yara hem şifa olarak taşıdı. Kalbi daha fazla dayanamadığından gittiği “enti tem”, öte dünya dilerim buradakinden daha adil, daha huzurlu yer. İki din iki ad arasında binamaz bihaç kalmadığı, gönlünden geçtiği dilde gönlünden geçtiği gibi dua edip şarkı söylediği. Artık biraz kendine dinlendiği. Dinince, dillerince dinlendiği.