Bernhard Wicki’nin yönettiği Köprü (Die Brücke) filmi, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Bavyera kasabasında on altı yaşlarında birkaç erkek çocuğunun askere yazılması savaşın anlamsızlığından doğan tahribatı üzerine filmdir. Gregor Dorfmeister’in kendi anılarından yola çıkarak yazılan kitaptan uyarlama film, Alman toplumu içerisinde görünür hale gelen ahlaki muğlaklığı, idealize edilen askerlik, erkeklik savaş mitlerinin nasıl tuzla buz olduğunu yansıtmaktadır. Wicki, biçimsel olarak dar Bavyera sokakları, dar sahil şeritlerini tercih etmesi esasında dönemin Almanya’sında yaşayan gençlerinin sığınacak gidecek başka yerlerinin olmadığının acı gerçeğini yansıtmaktadır. Sinema tarihinde Zafer Yolları ya Come and See kadar bilinmese 2015 yılında The Criterion Collection seçkisinde yer alan film, nitelikli savaş karşıtı filmleri arasında yerini alıyor.
Dikkat: Yazinin buradan sonraki kısımi eser miktarda spoiler içermektedir!
Çocuklar Üstüne Boca Edilen Savaş
İsmi belirtilmeyen Bavyera kasabası. Nisan 1945. Kasabada subaylar varlık gösterse cepheyi savunacak yetişkin asker kalmamıştır. On altı yaşlarındaki yedi çocuk; Walter, Sigi, Jürgen, Albert, Klaus, Karl Hans, savaşın son günlerinde çocukluklarını yaşamaya çabalamaktadırlar. gençler esasında çöküşün eşiğindeki Alman toplumunun farklı yüzlerini temsil etmektedirler: Nazi subayı babasının ahlaki yozlaşmışlığıyla çatışan Walter, köklü asker ailesinin mirasıyla gönüllü yazılan Jürgen, gazi babasına tutunan Karl, hava saldırılarında evsiz kalan yetimler Klaus Hans… Günün birinde kapılarına dayanan celp kâğıtlarıyla yedi çocuk sivil hayatlarından koparılıp üniformaların içine hapsedilmektedirler.
Silah altına alınan çocukların görevi, kasabanın girişindeki köprüyü Amerikan birliklerine karşı korumaktır. Ancak cephede tecrübeli subayların bulunmayışı, firar eden Nazi komutanlarının ahlaki iflasıyla birleşince görev trajik kıyıma dönüşür. Uğruna savaşmaları ölmeleri emredilen köprü, bizzat kendi komutanları tarafından düşman erişimini engellemek amacıyla patlatılır. Yıkılmakta olan ulus, kendi çocuklarını göz göre göre ateşe atmış, ellerini onların kanına bulamıştır. Seyirciye savaşın anlamsızlığını tokat gibi çarpan film, kapanışında tarihe sarsıcı notu düşer: “ olaylar 27 Nisan 1945 tarihinde yaşanmıştır. kadar önemsizdi ki, hiçbir ordu raporunda yer almamıştır.”
Wicki, film boyunca kamerasını dar Bavyera sokaklarında sahil şeritlerinde gezdirir. Karakterleri yakın veya omuz planlarından kadrajlayarak, seyircinin savaşın tahrip edici etkisine uzaktan gözlemci olarak değil, doğrudan tanık olmasını sağlar. Köprünün kasabanın hem alt açılardan hem kuşbakışı açılarla görüntülenmesi, Nazi Almanyası’nın çocuklarını dahi feda edecek kadar umutsuz mantaliteye savrulduğunu mekânsal olarak görselleştirir. Zaten patlatılacak köprü için sözde koruma emri verilerek çocukların askere alınması, biçimsel anlatının içinde gidişatın en trajik abes noktalarından biri olarak vücut bulur. Biçimsel olarak Köprü; dönemin tanınmamış genç oyuncularını kullanması, stüdyo yerine gerçek Bavyera mekânlarında çekilmesi aksiyonun getirdiği sürekli kamera hareketliliği nedeniyle sesin tamamen dublajlanması gibi tercihleriyle İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne (özellikle Rossellini’nin Roma Açık Şehir Almanya Sıfır Yılı filmlerine) açık selam durmaktadır. Ayrıca film savaş sahnelerindeki yakın planları, dinamizmi ışığın iç/dış mekân kompozisyonlarındaki kullanımıyla Stanley Kubrick’in Zafer Yolları (Paths of Glory) filmini anımsatmaktadır. Çocukların yüzlerindeki kum, kan gözyaşlarının yanı sıra gövdeden sıçrayan bağırsaklar gibi dehşet anları, çarpıcı görsel benzerliği zihinlerde daha perçinlemektedir. Öte yandan Wicki’nin yedi çocuk arasından herhangi kayırma yapmayıp mümkün mertebe protagonist odaklı anlatım tercih etmemesi filmin güçlü yanları arasında yer almaktadır. Böylece Wicki, filmde çocukların savaşa günlüğüne olsa atılmaları kahramanlık yanılsaması yoksa kurtuluş arzusunu imleyen dürtü mü?, ikilemini daha doyurucu şekilde yansıtmaktadır.
Kahramanlık Yanılsaması Yoksa Kurtuluş Arzusu ?
Köprü (Die Brücke), Alman toplumu üzerinden esasında ulusun fertlerinin kahramanlık delüzyonları içinde bulundukları felaketten kurtulma arzusu arasında gidip geldiğini evrensel şekilde ifade etmektedir. Çocukların öğretmeni Stern, çocuklara İngilizce dersinde Romeo Juliet’i okutup çevirterek savaşta çoktan unutulan sevgi kavramını hatırlatmak ister. anlamda örtük olsa savaşın anlamsızlığını kavrayan Stern’in çocuklara Romeo Juliet’i okutması tesadüf sayılmaz.
anlamda Stern karakteri kendisinden 11 yıl önce çekilen (Almanya’ 1963 yılına kadar gösterilmemiş olan) Ölüm Kararı (Rope) filminde James Stewart’ın hayat verdiği Rupert karakterini hatırlatmaktadır. Meta metinlerarası okuma yapmak gerekirse, Rupert filmin baş kişilerini nihilizm Nietzsche felsefesiyle yoğururken kişilerin gerçekleştirdiği cinayet sonrasında ahlaki sorumluluk suçluluk hisseder. Stern kasabada görevli Nazi subayıyla yaptığı konuşmada kendi öğrencilerini kahramanlık grandiyözlüğü için yetiştirmediğini ifade. Subaya: “Onlar birer idealist. Onlara ne öğretiyorsak onlara inanıyorlar… Vatan, kahramanlık, özgürlük gibi ideallerin hepsi yalan“.,. Tıpkı Ölüm Kararı filminin kapanış dakikalarında Brandon’ın: “Philip ben sadece seninle konuştuğumuz şeyi yaşadık… Anlayacağını biliyordum çünkü anlamak zorundasın.”, demesi üzerine Rupert’ın: “Sözlerimi tam suratıma çarptın… Sözlerime hiç hayal etmediğim anlam yükleyip onları çirkin cinayetiniz için soğuk mantıklı bahaneye dönüştürdünüz… gece beni ‘üstün’ veya ‘aşağı’ varlıklar hakkında sahip olduğum tüm kavramlardan utandırdın.“, cümlelerini kurması ister istemez filmler arası diyaloğun varlığı şeklinde okunabilir. bağlamda Rupert Stern birbirlerine yakınsayan, kendi idealizmlerinin zamanın ruhunun enkazı altında kalan karakterler olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
Stern’in zamanın ruhunun enkazı altında ezilen çaresiz çırpınışı, ekranda izlediğimiz kurgusal trajediden ibaret değildir. Aksine, filmin uyarlandığı romanın yazarı Manfred Gregor (gerçek adıyla Gregor Dorfmeister) bizzat yaşadığı ömür boyu taşıdığı travmanın doğrudan yansımasıdır. Tam noktada, alt başlıkta sorduğumuz “Kahramanlık Yanılsaması Yoksa Kurtuluş Arzusu ?” ikilemi, Dorfmeister’in kendi otobiyografik itiraflarında somutlaşmaktadır. Nisan 1945 tarihinde on altı yaşındaki Dorfmeister, halk milislerine katılır. Görevi Bad Töz’deki köprüyü korumaktır. Ancak halk milislerinin başındaki subayların dahi savaştan kaçması Gregor’un duruma, emirlere itaat etmeye yabancılaşmasına neden. Gregor köprüden kaçar. Ancak yedi arkadaşı “kahramanlık delüzyonu”na yenik düşerek köprüde can verirler. Ertesi gün köprüden geçen Gregor, sokakta yürüyen yaşlı kadının arkadaşlarının cesetlerine tükürdüğüne şahit olmasıyla “pasifit, savaş karşıtı” birine dönüşür. Dolayısıyla 1958 yılında kendi yaşadıklarını kurmaca romana uyarlayan Gregor’un kendi adı yerine “Manfred Gregor” mahlasını tercih etmesi sadece edebi tercih değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nda hayatta kalanların suçluluk duygusuyla başa çıkma devasa savaş aygıtının kendi çocuklarını nasıl öğüttüğünü kitlelerin yüzüne vurma çabası olarak okunabilir. Kurmaca metindeki çocukların trajik sonu faşizmin yıkıcı delüzyonunu simgelerken yazarın kendi gerçekliği, yıkımdan ancak sahte kahramanlık mitlerine sırtını çevirerek gerçek “kurtuluş arzusu”na sığınarak biçimlendirdiğinin acı kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Köprü, her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde anlamsız savaşa sürüklenen halk milisi çocuklarını merkezine alsa temasının evrenselliği ne yazık ki geçerliliğini günümüzde koruyan Köprü filmi, henüz ülkemizde herhangi mecrada gösterilmese sinema derneklerinin veya bağımsız sinemaların kesinlikle sinema seyircileriyle tanıştırması gereken savaş karşıtı filmlerden biridir.