metin, ölümün kavranışı etrafında şekillenen paradigmalara odaklanarak, antik dönemden günümüze kadar uzanan süreçteki değişimleri ele alıyor. Batı toplumlarının ölüm karşısındaki tutumları, Aydınlanma’nın laisizmin akıl üzerindeki etkileri, tüketim toplumunda ölümün metalaştırılması gibi önemli konulara kısaca değiniliyor. Ancak çevirmen Mehmet Ali Kılıçbay’ın ön son sözleri çıkarıldığında, elimizde yalnızca genel çerçeve kalıyor. kadar ilgi çekici derin konunun denli kısa tutulması beni sinirlendirdi; metin, ağza parmak bal çalıp sona eriyor. Daha kapsamlı çalışmaların çevrilmesini umut ediyorum. Kaan. Ökten’in ölümle ilgili metnini en kısa zamanda okumalıyım.
Kılıçbay, takdim yazısında tarihin inşa edilen şey olduğunu, disiplinlerden yararlanılması gerektiğini tarihin kurmaca olarak tek başına yeterli olmayacağını vurguluyor. Kısacası, değişmenin bilimi için bilimlerin desteği. “ öncü çalışma, aynı zamanda devrimcidir. Çünkü ‘değişmez’i yakalamayı esas görevi olarak kabul eden ‘değişen’i sapkınlık olarak gören geleneksel anlayışın dışına çıkmayı bilmiş gerçek antropoloji oluşturma yönündeki çabalara katkıda bulunmuştur.” (s. 10) Mikro tarihe ulaşacak yaklaşım, daha geniş ölçekli gerçeklik oluşturmak için. Örneğin, İngiltere’ nehirlerin ıslah edildiğini, kralın emirlerinden ya belki iki yüz yıl öncesine ait belgelerden öğreniyoruz; fakat ıslahın nedenleri hakkında pek fikrimiz. Thames’in salgın hastalıklara yol açtığını, birçok insanın ishalden muzdarip olduğunu Westminster’ın kötü koktuğunu öğrenmek için başka kaynaklara yönelmemiz gerekiyor. Güncel verilere bakarız, hastane kayıtlarını inceleriz meta anlatıdan uzaklaşarak gerçeğin başka boyutlarına odaklanırız.
Ariés’in çalışması, mezarlık üzerinden sosyolojik felsefi okumalara kapı araladığı için değerli; insanın ölüm karşısında geçirdiği değişimi görmek daha kıymetli. Ölümle ilişkimizi belirleyen normlar, çağdan çağa değişiyor. Değişim hızlandıkça insan, kendini ait hissettiği çağın dışında bulabiliyor; durum, üstesinden gelinmesi gereken yalnızlık biçimi yaratıyor. Ölümle meselesini yere oturtamamış, ölçüde çözememiş insandan korkuyorum. Ya ölümü görmezden gelip kaçışını kendi yaşamına yansıtıyor sosyal tehlike haline geliyor, ya yanılsamaları yaşamda şekilde test edildiğinde gerçekle yüzleşip dumura uğruyor. ayrı sosyal tehlike haline dönüşmesine yol açıyor. Ölümden değilse ölüm üzerine düşünmekten korkmayalım; belki yere varamayız ama yaşamımızı biçimlendirme yolunda faydası dokunur.
İlk Bölüm: Evcilleştirilmiş Ölüm“Evcilleştirilmiş Ölüm” ilk bölümde, Propp’un Masalın Biçimbilimi‘nde etkilerinden bahsedilen, Saussure’ün bilime kazandırdığı diakroni senkroni kavramlarının tarihsel karşılıklarına bakıyor Ariés. Dört bölüme ayırdığı metninin ilk kısmında, ölümün senkronik biçimini irdeliyor. İkinci bölüm diakroniye, son iki bölüm ise çağdaş tavırlara ayrılmış. Bin yıllık sürecin incelendiği ilk bölüm, en eski romanslarda ölümün karşılanma biçimleriyle başlıyor. İnsanlar, ölecekleri zamanı biliyorlar; aslında günümüzde filmlerin klişelerindendir Karakterler son kez sarılır, öpüşürler ardından bölüm sonu canavarıyla boğuşmaya giderler. Burada öleceklerini bilen şövalyeler var; bilmedikleri sürece ölmüyorlar, bildikleri zaman ölümleri kesinleşiyor. durum oldukça garip. Birçok örnek sıralanıyor; söylencelerdeki pek çok karakter öleceğini söylüyor durum bizi şaşırtmıyor. Ölümün reddine daha çok var; Isolde, Tristan’ın ölü olarak bulduğunda, doğuya dönüp yere uzanıyor ölümünü bekliyor. Aşıklar, ölecekleri zamanı biliyorlar. Dinler, pozisyon bile belirlemiş; kollar yana açık biçimde, sırtüstü yatar vaziyette ölünmelidir. “Musevi pozisyonu” duvara dönük olarak ölmek demektir. Her şey çok önceden belirlenmiştir. ilginç şekilde yaşamın öngörülemezliğine meydan okur uzaklarda bekleyen, giderek yaklaşan kara nokta olarak görülür. Ayinsel olgudur; ölen kişi kendi ölümünü düzenler, inancına göre ritüellerini yerine getirir. süre sonra ayine eşlik edecekler belirir; rahip hekim, ölecek insanın yanında beklemeye başlar. durum, ölümün kamusallaştığını gösterir; insan kendi ölümünü yalnız başına ölemez hale gelir. Kutsanması affedilmesi gerektiği için başkalarına ihtiyaç duymaya başlar. Çocuklar bile yatağın kenarında saatlerce beklerler. henüz kaçınılacak, korkulacak şey değildir; yaşamın sonundaki bölümden ibarettir. Ariés’e göre, ölümün “evcilliğini” gösterir durum. Her gün karşılaşılan olayın günümüzde “vahşileşmesi”, insanın tüketme hevesinden kaynaklanıyor. Tüketilecek onca zaman varken, insan, haz eşya varken ölmek büyük kayıp gibi görülüyor; bundan daha hastalıklı insan toplum düşünülemez sanırım.
Göz AtınThoreau’nun Alternatif İktisadı: Walden’dan Sürdürülebilir Yaşama DersleriBruckner’in Çarpıcı Dünyası: Doğmak Ya DoğmamakMezarlıkların AnlamıÖlüm yaşamın aradalığına baktığımızda, mezarlıklara yöneliyoruz. Mezarlıklar, her ne kadar kentin dışında yer alsa -Roma’ On İki Levha Kanunu, sitenin içine ölü gömülmesini yasaklamış, kent halkının sanctitas‘ını korumak için- azizlerin yanına gömülmek isteyen insanlar kanunu deliyorlar. konuda ilginç anekdot var: 540 yılında ölen Aziz Vaast’ın mezarını kentin dışına taşımak isteyenler, ansızın ağırlaşan tabutu kaldıramamışlar. Bunu işaret olarak görmüşler kilisenin bahçesine gömmüşler. Kilise mezarlık arasındaki fark zaman kaybolmuş kiliselerde gömü işlemleri başlamış. Ariés, dönüşümü tarihi belgelerde belirtiyor; etimolojik olarak incelediği bölümlerde, kavramları karşılayan sözcüklerin kazandığı yeni anlamlar üzerinden değişimin izini sürüyor. Aydınlanma Çağı’ndan itibaren nihailik kazanan kilisenin tasvirini yapıyor üstüne: kenarda kilise, üç kenarda “ceset evleri”, ortada mezarlık. Kemiklerle sanat yapma olayı dönemde ortaya çıkıyor; küçük kemiklerden yapılan şamdanlar, büyüklerle yapılan figürler 18. yüzyılın ortasında yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. anlamlı gösterge. İnsan için ölümün farklı veçhelerinden birinin ortaya çıktığı zamanlarda doğuyor. Eğer insanın daha fazla zamana ihtiyacı varsa, ölümle ilgili her türlü objeyi ortadan kaldırmak isteyecektir. Dolayısıyla, yoksul kimsesiz mezarlığından aşırılan kemiklerle yapılan macabre sanatı yavaş yavaş ortadan kalkacaktır. Yoksulsan, kimsesizsen her çağda her türlü sömürülüyorsun; bedenin üzerinde bile söz hakkın. Biraz varlığı olanlar kendilerine kilisede güzel yer ayırıyorlar; hatta ev yaptırıp eşyalarıyla birlikte gömülebiliyorlar. Bunun yanında mezarlıklar, korkunç yerler olarak görülmüyor henüz. İnsanlar buralarda buluşuyor, eğleniyor, dans ediyor, meydan muamelesi yapıyorlar. Ölülerini yeni gömmüş olanlar hüngür hüngür ağlıyor, hemen yanda arzuhalcinin biri dilekçe yazıyor veya insanlar oyun oynuyor, garip. 1657’ durum ortadan kaldırılıyor; mezarlıklar mahremiyet kazanıyor. Hızlı şekilde toplumsallaşan insan, mezarlığı kamusal alan olarak görmüyor artık. Ölümün kesin son olduğu düşüncesi kök salınca, doğanın parçası olmaktan çıkıyor, insandan uzaklaşıyor kaçınılması gereken olay haline geliyor. Mezar taşlarının üzerindeki yazılar giderek kişiselleşiyor; ölenin adı soyadı taşlara yazılıyor, Tanrı’nın ölünün yanında yer aldığı düşüncesi giderek siliniyor. Tanrı, gözlemci; ölü yalnız, üstelik Şeytan’la Tanrı’nın ruhu için çekiştiği sırada insan, ayinsel anda yolculuğuna çıkıyor. İyi ölümün her şeyi temizlediği düşüncesi, Reform hareketiyle birlikte ortadan kalktıktan sonra, insanın ölümle yüzleşmesi giderek ağır yüke dönüşüyor. Ariés, dini bakış açılarına inanç değişimlerinin ölümün anlamını genişletmesini birçok örnekle ele alıyor; oldukça.
İlerleyen bölümlerde, ölümün cinsellikle yakınlaşması endüstri toplumunda hızla metalaşması gibi pek çok konu inceleniyor. Kılıçbay’ın son bölümde yer alan iki cümlesiyle bitireyim: “Dünyanın tümünden sorumlu olmak insanın ölüme karşı getirebildiği yegâne alternatiftir canlıların aksine, ölüme maruz kalmanın/teslim olmanın aşılabildiği noktadır. (…) Çağımızın laik insanı Prometheus olmak zorundadır, ama dünyayı sırtlamış olan Atlas’la karışmış şekilde.” (s. 112)
0 mek0 Komik0 Sinirli1 Sıkıcı0 Şaşırmak Ölüm Kavramı Toplumsal Değişim Üzerine Düşünceler Normal (100%)- Yazı Boyutunu Ayarla Okuma rahatlığı için seçin
- Küçük 100% Dev