Hatırlamak, dünden bugüne sinemada farklı türlerdeki filmlere konu olmuş eylem. imajı kameraya alıp onu yeniden göstermek insan zihninin hatırayı işleyiş biçimi gibi bakıma. yüzden hatırlama eyleminin sinemayla yakın ilişkisi var diyebiliriz. Kamera, imajı kayıt altına alıyor, depoluyor, boş perdede yeniden gösteriyor. Artık gösterdiği / gördüğümüz şey, arada aracı olmadan gördüğümüz ilk hâlinden farklı. Öncelikle artık zaman farklı. İmajı yeniden gördüğümüzde aradan zaman geçmiş oluyor. Bununla birlikte kamera devreye girmiş, açıları ışığı belirlenmiş. Hâliyle gördüğümüz, taklit gibi artık. Hem onunla aynı hem değil. Hatıralar. Zihnimizde depoladığımız, duyularımızla kayıt altına aldığımız sesler, kokular, imajlar, nesneler, olaylar, kişiler onlarla ilk karşılaştığımız hâllerindeki gerçeklikten sıyrılıp zihnimizin gerçekliğinde, hatırlandıkları çerçevede varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Hatırlandıkça varlıkları yeniden kameraya alınmış gibi, kadrajları tekrar belirlenmiş gibi farklı forma bürünebiliyorlar. Akılda kaldıkları ayrıntılar kadar, zihnin kayıt tuttuğu özellikleri kadar… Hatırayı ya akıldaki imajı birine aktarırken böyle. Hatırlamak kadar unutmak bilinç düzeyinde hatırlanmayacak yere yani bilinçaltına kapatmak eylemle birlikte düşünebileceğimiz konular. Peki neden kavramlardan durumlardan bahsediyorum? Çünkü Backrooms tam sularda gezinen anlatı oluşturuyor.
* yazı, henüz Backrooms filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.
A24’un korku / gerilim türüne olan sevgisinin yeni eseri Backrooms, 21 yaşındaki Kane Parsons’ın ilk uzun metrajı. Parsons’ın 2022’ hem yazıp hem yönettiği aynı adlı diziden ilham alan Backrooms, diziden önce internet efsanesi gibi kulaktan kulağa yayılıyordu. 4chan’deki başlıkta ortaya atılan kurgusal mekân hem ilgi çekici hem ürpertici geliyordu dinleyenlere. Birbirine bağlanan, sonsuza kadar uzanabilen “dışarıya” çıkmanın mümkün olmadığı odaların düşüncesi bile ürpermek için yeterli. Parsons birbirine bağlanan arka odaları zihnin işleyişiyle araya getirerek ortaya dört başı mamur psikolojik gerilim filmi çıkarmış. Ben yazıda filme iki baş karakterinin konumları, filmin belkemiğini oluşturan mekânlar yazının başında bahsettiğim hatırlama eylemi çerçevesinden bakmak istiyorum. Öyleyse şimdi filmi incelemeye başlayabiliriz.
Buzdağlarından nesnelere
Hikâyenin 1990 yılında geçtiği Backrooms’ta iki baş karakterimiz var: Clark mobilya dükkânı sahibi olan Clark taraftan alkol bağımlığı problemi, taraftan evliliğinde sorunlar yaşayan Mary ise paranoyak annenin onda bıraktığı izlerle yoluna devam eden terapist. Clark’ın terapisti olan Mary, anladığımız kadarıyla zaman zaman Clark’la seanslarında rol yapma tekniğini kullanıp olayları yeniden canlandırarak, yani psikodramadan yardım alarak, Clark eşinin sorunlarını terapi odasında yorumlamaya çalışıyor. Filmin başlarında ikisini arada gördüğümüz terapi seanslarında Clark’ın ilişkisinde yaşadığı kriz anlarını tek taraflı anlatmasını, kendisini onun eşi yerine geçerek Clark’ın yeniden canlandırmasını, böylelikle hem yeni farkındalığın / perspektifin oluşabileceği yüzleşme anları yaratmayı hem anları hatırlamasını sağlıyor. Bunun Clark’ın zihninde nasıl etkisi olduğunu izleyiciler olarak henüz bilmiyoruz. taraftan işinde pek başarılı olduğunu söyleyemeyeceğimiz Clark, mesleki yetersizliğin ağırlığını taşıyor. Başarısız mimar olarak geçimini sağladığı mobilya mağazasını ayakta tutmak için korsan kılığında reklam filmleri çeken kariyer özeti var Clark’ın. Zaten filmin temel meselesi olan arka odalar mobilya mağazasında ortaya çıkıyor.
Mary ise paranoyası sebebiyle ona çocukluğunda değil evden dışarı çıkmayı, pencereden dışarı bakmayı bile yasaklamış olan annesiyle birlikte geçirdiği çocukluğunun, yıkılan evlerinin, annesinin hastaneye yatışının ardından hem evden hem anneden ayrılma sürecinin etkilerini hâlâ yaşayan terapist. Ne ilginç ki soyadı Klein. Melanie Klein’ın nesne ilişkileriyle doğrudan bağlantı kurabileceğimiz karakterin adının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Hatta filmi mümkün olan en klasik şekilde psikolojik açıdan analiz edersek, Clark Mary’nin konumlarını Freud Klein’ın teorilerinin karşı karşıya gelmesi şeklinde bile okuyabiliriz. Bilinçdışında dolaşan Clark’a karşı elinde çocukluk evinden kalan üzerinde elinin izini olduğu taş parçasıyla dolaşan.
Burada film eleştirmeni psikolog olarak araya gireceğim izninizle. Bence Freud’un Klein’in teorileri hâlâ referans alınan geçerliliğini koruyabilen yanlarının yanı sıra, kadar sorunlu tarafları olan eleştirilmeye açık teoriler. Ancak sinemada psikolojik gerilim türünün hâlâ teoriler etrafında oldukça başarılı anlatılar çıkarması yadsınamaz gerçeklerden.
Freud’un dürtüleri bilinçdışı süreçleri öne alan yaklaşımına karşı, nesneyle kurulan ilişki üzerine çalışan Klein; benliğin oluşma sürecinde bebeklik döneminin ilk evrelerinde bakımverenle bebeğin kurduğu ilişkinin bireyin ileriki yaşamını şekillendirdiği üzerinde duruyor. Mary’nin hem evini hem annesini temsil eden neredeyse yanından ayırmadığı taşla birlikte çocukluk döneminde ona dış dünyaya güvenilmemesi gerektiğini aşılamış annesiyle kurduğu bağı, yani çocukluk dönemi nesnesini yanında taşıdığını anlıyoruz. Buna karşın taraftan erkeklik hezeyanıyla baş başa kalmış Clark hem içinde yaşadığı değersizlik, başarısızlık, yetersizlik gibi duygulardan kaçma mekanizması gibi düşünebileceğimiz alkol bağımlığıyla hem zihnine saklananlarla, yani anlamda bilinçdışıyla mücadele hâlinde. Terapisti Mary’ye sürekli bahsettiği eşini bile onun hatırası dışında göremeyiz. Eşine erkeklik kavramı üzerinden üstünlük taslamaya çalışır. üstünlüğü elbette Mary’yle yaptığı psikodrama seansında gördüğümüz gibi ekonomik açıdan kurar. Eşinin okuluna para ödemesini kavgada üstünlük aracı olarak kullanır. Kendini hatalarından azade sayıp evden atılmış olmasını, “evin direği” kartını kullanarak ekarte etmeye çalışır. Halbuki sorun eşi ya evliliği değildir. Olmak istemediği konumu, mobilya dükkânı içine hapsolmuş benliği onun dış dünyaya karşı duyduğu hazzı hazzı şekillendiren egosunu değiştirmiştir. Üst benliği yıkıma uğrayan Clark, buna rağmen üst benliğine sıkışıp kaldığı noktada yoluna devam etmeye çalışır. Mobilya dükkânının arka odalarını, yani Backrooms’u keşfedene kadar.
Kapılar, pencereler, odalar
noktada artık filmin belkemiğini oluşturan arka odalara bakabiliriz. Dükkânın bodrum katında hiçbir yere bağlanmayan şalterlerle işaret edilen, daha sonra Clark’ın bodrum duvarındaki ışımayla keşfettiği arka odalar; görünürde mobilya dükkânında olmayan, sanki başka gerçekliğin ürünüymüş gibi karşımıza çıkan odalar bütünü aslında. Çıkışı olmayan, dışarısını göremediğimiz, floresan ışıklarla aydınlatılmış, sarı duvar kâğıtlarıyla, bazı yerlerde fayanslarla havuzla bezeli, yer yer terkedilmiş ofis binasını andıran tedirgin edici yer başta Clark’ı ürpertiyor. Bodrum katındaki duvara elini uzattığında duvardan rahatlıkla geçebilmesiyle ulaştığı yer taraftan 1990’ların iç mekân estetiğini bizlere gösteriyor. Duvar kâğıtları, halıfleksler, hâlihazırda mobilya dükkânında gördüğümüz 1990’lara ait mobilya yığınları dönemin evlerinin, ofislerinin maketi. Clark’a Mary’ye fazlasıyla tanıdık estetikten söz edebiliriz. Tabii buradaki tanıdıklık sadece iç mekân tasarımından ibaret değil. Zihinde birikenlerin, açığa çıkanların saklananların yarattığı tanıdıklık hissinden bahsediyorum. tanıdıklık aynı zamanda labirent gibi yapıyla karşımıza çıkınca nasıl tepki vereceğimizi bilemediğimiz bilinmezliği beraberinde getiriyor. Clark’ın ilk karşılaştığı şey birbiri üzerine yığılmış mobilyalar. Neredeyse artık tek parça olmuş yığın onun ilk karşılaştığı. Mobilyalar her ne kadar yığın hâlinde dursalar neyin ne olduğunun anlaşıldığı bütünlükten söz edebiliriz. Eşyalar gözle seçilebiliyor, tanımlanabiliyorlar. Clark’ın hayatında net olarak tanımlayabildiği yegâne şey olan mobilya, dev temsil gibi arka odaya geçiş yaptığı anda karşısında beliriyor.
Arka odaları yani Backrooms’u bilinçdışı olarak okumak yandan ilk akla geleni ortaya atmak gibi duyulabilir; yönden kolaycılık olarak algılanabilir. Ancak filmi mekânı şekilde ele aldığımızda, Clark Mary’nin karakter özelliklerine geçmiş hikâyelerine baktığımızda taşları yerine oturtabileceğimiz güçlü bağlantıyı sağlıyor. Freud’un meşhur buzdağı metaforunu düşünürsek, buzdağının görünen kısmı yani bilinç, Clark’ın dükkânın dışındaki yaşamı. Su seviyesinin hemen altında kalan kısım, yani bilinç öncesi (bilinç seviyesine çıkarılabilecek hatıraların depolandığı yer) bodrum katı arka odaya geçtiğimiz yerdeki ilk odalar. Arka odalarda ilerlediğimiz odadan odaya geçtiğimiz mekânların toplamına bilinç düzeyine taşınamayacak dürtülerin, korkuların, travmaların yer aldığı bilinçdışı diyebiliriz. Odalarda ilerledikçe zaman zaman tanımlayamadığımız, tehdit gibi algıladığımız “canavarımsı” varlıkların ortaya çıkması yüzden. Ne var ki bilinçdışındakilerin bilinçdışında olmalarının nedeni. Zihin, bilinçdışı açığa çıkarsa durumu kontrol etmekte zorlanabilir, bireyin kullandığı savunma mekanizmaları işlevsizleşebilir. anlamda kişinin kendini korumaya aldığı bilinmez alanı temsil eder bilinçdışı. Kontrollü şekilde, terapi süreciyle açığa çıkıp yüzleşmelerin yaşandığı süreç kişiye farkındalık kazandırabileceği gibi zamanından önce açığa çıkan bilinçdışı, kişiyi kaldıramayacağı yüklerle baş başa bırakabilir.
Tam böyle noktada Clark, Mary’ye detaylı olarak krokisini çizdiği arka odalardan bahsediyor. Tahmin edebileceğimiz üzere Mary ilk olarak Clark’a onun duymak istediği şeyleri söylemiyor. Buna hayal ürünüymüş gibi yaklaşıyor. Ancak Mary’yle seyirci baş başa kaldığında onun yüzünde Clark’a inanmama hâlinin değil Clark’ın yüzleşmek üzere olduğu şeyleri nasıl yöneteceğiyle ilgili endişesi olduğu çıkarımına varabiliriz. Clark arka odaların varlığını kanıtlamak için müdür yardımcısı Kat onun erkek arkadaşı Bobby ( kamerası) arka odalara tekrar giriyor. Arka odalardaki canavarımsı varlığın kısa sürede önce Bobby’yi sonra Kat’i öldürmesi ellerindeki kaydı boşa çıkarıyor böylelikle. noktada ölümleri -mecazi olarak- Bobby’nin Kat’in Clark’ın bilinçdışında yerleri olmadığı için yine Clark’ın bilinçdışı tarafından imha edildikleri şeklinde yorumlayabiliriz. başka ihtimalde Bobby Kat’in kendi bilinçdışlarıyla karşılaştıklarında durumla yüzleşemediklerinden bahsedebiliriz. Zira Kat’in sesini son duyduğumuz yerde Clark’a pencereden onu gördüğünü onu kurtarmasını söylüyordu. Yani bilinçdışından, bilinç düzeyinde kalan Clark’a sesleniyordu. Ancak Clark, Kat’in bilinçdışını bilemediği için pencere yerine duvar görüyordu Kat’i kurtaramıyordu.
Clark’ın Mary’ye gönderdiği “pencereyi açtığını geri dönmeyeceğin” belirten telesekreter mesajının ardından artık arka odaları bulması gerektiğine emin olan Mary, mobilya dükkânının bodrumundan bitmeyen odalar diyarına giriş yapıp Clark’la karşılaşıyor. noktada artık hatırlama eyleminden bahsetmek gerekiyor.
Tekrar zihne düşen hatıra
Mary, yazdığı kitap The Window Within’ (İçerdeki Pencere) kitap tanıtımında engelleri aşmaktan, harekete geçmekten, camı kırmaktan, yeni yol çizmekten bahsediyor. Aslında bunlar, benliğin sadece onu engelleyen, sınırlayan geçmişle, yaşantıyla, deneyimle, travmayla tanımlanmayacağını kendisine hatırlatan, kendisini güvenli kurulmayan nesne ilişkisiyle yüzleştiren ilerlemesini sağlayan iç sesi diyebiliriz. evlerinden kalan taşı yanına alarak girdiği arka odalarda oldukça korksa Clark’la yüzleşme yaşıyor. Çünkü Clark bilinçdışına ulaştıktan sonra oradakileri bilinç düzeyine çıkarmak yerine, bilinç düzeyiyle beraber orada kalmayı seçmiş. artık burada hatıralar devamlı olarak hatırlanmaktan ötürü formlarını kaybetmiş hâlde yer alıyorlar. Onlar arka odalara ait başka varlıklara dönüşmüşler. Kendi özlerinin dışında, hatırlanan imajın biçim değiştirmesi gibi, fotoğrafın üst üste pozlanması gibi dönüşmüş şekilleriyle bilinçdışının birer karakteri onlar. Hatıra kendini kare kare yeniden üretirken asıl şekli değişiyor. olayı kafamızda birden fazla kez yeniden canlandırdığımızda, artık hatırladığımız şeyin gerçekten olup olmadığının ayırdına varamayız ya, böyle. Hatırlama eylemiyle birlikte gerçekliğin ne olduğu soru işareti olarak karşımıza çıkıyor. Clark’ın bilinçdışındaki en korkutucu varlık ise onun dükkân tanıtımlarından aşina olduğumuz korsan karakteri. karakter, odalarda id çatışan süperegonun idle birleşip, iki karşıt gücün “beklenmeyen” canavar oluşturması gibi karşımıza çıkıyor. Dürtüleriyle hareket eden saldırganlığı tanıdık olan imajı onu hem tanıdık hem korkutucu kılıyor. böylece id – süperego canavarı, egoyu (Clark) öldürerek onun benliğini yok ediyor. Peşine düşen korsan id – süperego’dan kaçabilen Mary, filmin en başında silüet olarak karşılaştığımız bazı sahnelerde birini kısaca gördüğümüz bilim insanları tarafından kurtarılarak anlamda sorguya alınıyor. kaçış esnasında anlamda çocukluğundan itibaren içerisi – dışarısı çatışmasıyla yüzleşiyor. Çıkmak istediği, çıkışın yollarını aradığı arka odalarda, onun zihnindeki, bilinçdışındaki imajlar var aynı zamanda. taraftan odalardan, çocukluğundaki evden, dışarıya dair olan korkudan ayrılmak kaçışın parçasına dönüşüyor.
İncelememin sonuna yaklaşırken filmin başına geri dönüyorum. Film video kaydıyla başlıyordu. Haziran 1990’ bilim insanı Naren Warne arka odaları araştırdığı esnada oradaki varlık tarafından öldürülüyordu. kaydı ekran başında seyreden grup bilim insanını gördükten sonra Clark Mary’yle tanışıyorduk bizler. Şimdi tekrar araştırmayı yapan grupla karşı karşıyayız. Async Araştırma Enstitüsü’nden Phil, Mary’ye daha önce MRI cihazı yapımı işinde olduğundan söz ettikten sonra arka odaları uzun zamandır incelediklerini söylüyor. Sanki psikodinamik yaklaşımın ortaya çıkışını imler gibi duran enstitü, beynin içinde olup bitenlere sadece MRI cihazıyla bakılamayacağını kavradıktan sonra onu anlamanın başka yollarını keşfetmeye çıkmışlar gibi, değil ? Mary’yi son gördüğümüz imaj ise onun arka odalardaki hatırlanan varlıklar gibi üst üste pozlamışçasına duran hâli. Mary kendi terapi sürecinde kendi benliğinin peşinde bilinçdışına geri döndü bilmiyoruz. Ancak son sahnede onu hatırlanan imge olarak görmemiz Backrooms’un bizim için zihnimizde artık hatırlanan imge olarak kalacak olmasına işaret diyebiliriz belki.