Türk imparatorluk geleneğinin en uç, en sarsıcı belki en trajik örneklerinden birine; yani bilekleri kesilen modernleşme hikayesine yazımızda kısaca göz atacağız.
Tarih bazen sadece rakamlardan savaşlardan ibaret değil, bazen adamın ruhundaki devasa çatışmanın hikayesi. 1830 yılında dünyaya gelen Abdülaziz,. Mahmud gibi devrimci babanın oğlu, Abdülmecid gibi naif Tanzimat sultanının kardeşiydi. Ancak her ikisinden farklı olarak, gelenekle gelecek arasında sıkışmış imparatorluğun tüm yükünü omuzlarında taşıyacak mücadelesinin bedelini canıyla ödeyecekti…
Er Meydanından Tahta: Şehzadenin DoğuşuAbisinin aksine şehzadelik yıllarını kapalı kapılar ardında değil; av partilerinde er meydanlarında geçiren Abdülaziz, halkın gözünde “Yavuz geri döndü” dedirten heybetle tahta çıktı. “Pehlivan” lakabı onun sadece fiziksel gücünü değil, tavizsiz geleneksel Türk hükümdar karakterini simgeliyordu. Ancak sert mizacın altında, piyano tuşlarına basan resim yapan ince ruh gizliydi. eliyle kadim güreş tutarken eliyle yeni dünyayı kavramaya çalışan adamdı.
Batı Karşıtlığından Devletin İkbaline DönüşTahta çıktığında Batı’ya karşı adeta düşmanlık besleyen Aziz, devletin bekası söz konusu olduğunda önyargısını kenara itecek kadar pragmatistti. Kendi değerlerini koruyarak ama devletin ömrünü uzatmak için hiç sevmediği Batı’nın teknik gücüne yönelmek zorunda kaldı. onun için sevgi değil, tıpkı kendisinden önceki modernist sultanlar gibi zorunlu hayatta kalma hamlesinden başka şey değildi.
Milat: 1867 Paris Londra Seyahati1867 yılı hem onun hem imparatorluk için milattı. Avrupa’ya ayak basan ilk Osmanlı padişahı halifesi olarak tarihe geçti. Halife’nin Hristiyan topraklarına, Paris Londra’ya gitmesi dönem için hayal dahi edilemez cesaret örneği büyük tabu yıkımıydı. seyahat, zihin duvarlarının yıkıldığı büyük yüzleşmeydi; kendi “heybetini” Batı’nın “tekniğiyle” kıyasladığı an, zihnindeki tüm dengeler değişti.
Sanayinin Büyüsü Teknolojik Atılımİngiltere’ sanayinin ulaştığı noktayı bizzat gördüğünde, Batı’yı “anlama rekabet etme” arzusuna kapıldı. Donanmayı dünyanın en büyüğü yapmak istemesi ya demiryollarına yatırım yapması sadece birer proje değil, imparatorluğun zayıf düşmüş ciğerlerine teknolojiyle nefes aldırma refleksiydi. teknolojiyi “ithal” etmeyi değil, imparatorluğun bünyesine “enjekte” etmeyi birinci iş gördü.
Hilafetin Cesur Yüzü Dini Ezberleri BozmasıAbdülaziz, İslam dünyasının lideri sıfatını taşımasına rağmen, güne kadar muhafazakâr çevrelerin “yapılamaz” dediği pek çok konuda devrimci cesaret sergiledi. Onun inancı halife kimliği, gelişime engel pranga değil, aksine devleti ayağa kaldıracak özgüven kaynağıydı. İnancını modernleşmeyle çeliştirmek yerine, modernleşmeyi zenginlik zorunluluk olarak sundu.
Sanatın Sultanı: Büstünü Yaptıran İlk HalifeKendi büstünü yaptıran ilk padişah halife olarak, dini çevrelerden gelecek tepkileri göze alacak kadar sanata tutkuluydu. Batı formlarını Doğu ruhuyla birleştiren ince sanatçı ruhu vardı. Bestelediği valsler hâlâ onun iç dünyasındaki zarafetin hüzünlü tınıların birer kanıtıdır. sert mizacının altında dünyayı estetikle okumaya çalışan vizyonerdi.
Modernleşmeyi Yanlış Anladık?Ancak burada durup sormak lazım; acaba biz modernleşmeyi biraz yanlış anladık? Abdülaziz modernleşmeyi daha çok “biçim madde” üzerinden; yani zırhlı gemiler görkemli saraylarla yürüttü. Ancak modernliğin zihniyet ekonomi tarafındaki boşlukları tam dolmayınca, büyük yatırımlar ilerleme getiren motor değil, devleti tüketen devasa yük haline geldi.
Geç Kalmışlığın Önü Alınamaz FaturasıAslında Abdülaziz’in trajedisi, kendisinden on yıllar önce yapılması gereken müdahalelerin faturasını ödemek zorunda kalmasıydı. Zamanında cesaret edilemeyen reformlar yapılamayan kritik hamleler, onun döneminde önü alınamaz ekonomik enkaza sosyal patlamaya dönüştü. Tarih, geç kalınmış hamleleri maalesef affetmiyor bedelini en uç noktada ödetiyordu.
1876’ Mithat Paşa ekibinin başını çektiği grup tarafından gerçekleştirilen darbe, sadece taht değişimi değil, Türk imparatorluk geleneğinin hoyratça kesintiye uğratılmasıydı. Pehlivan sultanın meşhur fiziksel gücü, arkasından sessizce çevrilen örümcek ağı gibi örülen siyasi entrikaları durdurmaya yetmedi.
Son perde ise, tarihin en karanlık muammalarından biriydi. Gözaltında tutulduğu Feriye Sarayı’ndaki odasında iki bileği kesilmiş halde bulundu. Pehlivan yapılı, hayata tutunan iradeli adamın iki bileğini birden kesmesi, tarihçiler için hâlâ “siyasi infaz” şüphesidir. bilekler aslında sadece sultanın değil, devrin yarım kalan modernleşme hayallerinin kesilişini simgelemektedir.
SonsözSultan Abdülaziz, iki dünya arasına sıkışmış imparatorluğun en insani özetiydi. yanı Yavuz kadar sert, yanı sanatçı kadar kırılgandı. İslam’ın özündeki ilerici ruhu Batı’nın tekniğiyle birleştirmeye cesaret etti ancak zamanında yapılmayan müdahalelerin yarattığı ağır faturayı, acı biçimde yaşayan trajedi olarak tarihe geçti. Tarih onu, geç kalmış vizyonun anlaşılamamış cesaretin kurbanı olarak yazdı…
Yeni yazılarda görüşmek üzere….
içeriği diniz ? Bunun gibi daha fazla içerik üretebilmemiz için bize Patreon´ destek. 🙂