Flora Champy | Çeviren: Hediye Yaman

Okumak bizi daha iyi insanlar yapar? Bizi daha duyarlı hale getirir? Yargılama yetimizi geliştirir ? Peki, eğer okumak ahlaki gelişim sağlamıyorsa, halde tam olarak ne işe yarar? Bundan yaklaşık 120 yıl önce, varlıklı doktorun kararsız sanat tutkunu oğlu soruları öylesine önemli buldu ki, “hayır, kitaplar asla ahlaki iyileşmenin araçları değildir” fikrini savunmak için kalemine sarıldı. Argümanını bizzat kendi anılarına dayandırıyordu.

Her zaman tutkulu okur olmasına rağmen, kitapların kendisine hiçbir zaman faydalı saygın öğreti sunmadığını iddia ediyordu. Ancak kitapların anlamsız olduğu anlamına gelmiyordu; aksine kitaplar, çevresine dair silinmez izlenimleri koruyarak onun hayatı algılayış biçimini şekillendirmişti. Çoktan hayata veda etmiş akrabalar, yıllardır görmediği yerler; okuduklarından kalan anılar aracılığıyla zihninde hâlâ varlıklarını sürdürüyordu. Kitaplar, geçmişteki hisleri canlı tutmaya yardımcı olmuştu. Edebiyat zamanı somutlaştırmış, onu yok etmeden kavranabilir hale getirmişti.

Geriye dönüp bakıldığında, Marcel Proust’un Okuma Üzerine (1905) adlı denemesinde, daha sonra çok ciltli başyapıtı Kayıp Zamanın İzindeye (1913-27) dönüşecek olan ilk kıvılcımı görmek oldukça kolaydır. Ancak onun denemesi, yalnızca yalnız dehanın içgörüsünden ibaret değildi.

Metin, John Ruskin’in Aralık 1864’te Manchester’ verdiği iki konferansı araya getiren oldukça gizemli başlık taşıyan Susam Zambaklar (1865) adlı eserinin Fransızca çevirisine önsöz olarak yayımlanmıştı. metin üzerinde çalışmak, Proust’un, aslında hayranlık duyduğu yazarla neden kadar derin görüş ayrılığına düştüğünü fark etmesini sağladı: Proust, Ruskin’in okumayı ahlakçı yaklaşımla savunmasına şiddetle içerliyordu.

Ruskin, konferanslarında, her amacın “her şeyin karşılığı olması gerektiği” fikriyle “zehirlendiği” Viktorya dönemi Britanyası’nın genel ruhani çöküşünden yakınıyordu. Ruskin’e göre zihniyetin asıl sorunu kitapları gereksiz kılmasıydı; çünkü gerçek okuryazarlık, çıkar gözetmemek seçilmiş ifadelerin taşıdığı anlam üzerine cömertçe kafa yormakla ilgili eğitimdi. Ruskin, eğitimin giderek yaygınlaştığı dönemde bile kendi kuşağını kışkırtıcı üslupla “cahil” olarak nitelendiriyordu. Çağdaşlarının birbirlerini veya herhangi önemli meseleyi anlama kapasitelerini tamamen kaybettiklerini düşünüyordu; zira insanlar yüzeysel şekilde tamamen yanlış nedenlerle, en çok dar zümreden sosyal onay görmek amacıyla okuyorlardı. nedenle, ona göre gidişatı tersine çevirmek, toplumsal varoluş kendini koruma meselesiydi:

Elinde silah tutan yıkıcı ordular yerine, toplumun ufkunu açacak düşünce ordusu kurmak; dimağları titizlikle eğitmek, onları hak ettikleri toplumsal güvenceye kavuşturmak muazzam entelektüel yürüyüşe liyakatli rehberlik etmek!…

Tüm bunlara rağmen Ruskin, dinleyicilerini ikna etmek için yine muhaliflerinin faydacı dilini konuşmaya çalışıyor argümanını “kazanç-kayıp” ekseninde şekillendiriyordu. Eğitimi, kazanç getiren nüfuzlu çevrelere sızma aracı olarak görmek yerine derinlemesine okuma pratiği olarak değerlendirmenin nihayetinde çok daha kârlı yatırım olduğunu savunuyordu. John Milton‘ın “Lycidas” (1637) adlı şiirinden bölümü örnek gösteren Ruskin, nüfuzlu aydınlarla yapılacak hiçbir görüşmede asla yakalanamayacak eşit şartların, zihin sözcükler arasında nasıl kurulabildiğini gözler önüne seriyordu.

Güçlü siyasetçi veya nüfuzlu gazeteci, kendileriyle görüşmenize izin verilen birkaç dakika içinde dar görüşlü, küçümseyici ya sadece kötü ruh hali içinde olabilirdi. Ancak Ruskin’e göre kütüphane rafları, bundan çok daha güvenli hazinelerle dolup taşıyordu. Orada, en güçlü en zeki beyinler tüm çağların ülkelerin bilgeliğini sizin kullanımınıza sunarak sizinle sohbet etme ayrıcalığı için adeta yarışıyordu. Kitaplar, okurlarını hem zenginleştiriyor hem güçlendiriyordu.

Kelimelere yüklediğimiz anlam

Proust ise tam fikre şiddetle karşı çıkıyordu. Okumayı bilgelik dünyasına açılan değerli geçit olarak tavsiye etmeyi, hakikate tür “referans mektubu” aracılığıyla ulaşılabileceğini düşünmeye benzetiyor bunu son derece saçma buluyordu. yüzden kendi okuma savunması, “maliyet-fayda” zihniyetine en ufak taviz vermediği gibi, hiçbir finansal veya sohbet odaklı benzetmeden beslenmiyordu.

Proust’un gözünde, okumayı büyük zihinlerle karşılaşma olarak yüceltmek tamamen beyhudeydi. Konuşmanın daima toplumsal kısıtlamalara tabi olduğu sosyal hayattaki dinamiklerle, okuma eylemi sırasında gerçekleşenler birbirinden tamamen farklıydı. Aksine okur, en büyük yazarları bile sıkıcı bulma ya onları, yazarın asıl niyetine tamamen ters düşebilecek kendi kişisel amaçları doğrultusunda takdir etme konusunda sonsuz özgürlüğe sahipti.

Kitaplar, daha üstün sohbet biçimi yaratmıyor; aksine, “yalnızlığın tam ortasında gerçekleşen, mucizevi verimli iletişime” olanak tanıyordu. Büyük yazarlar bize zihinlerinin hayranlık uyandıran derinliklerini ifşa etmiyor; yalnızca sözcükleri nesneleri anlamlandırma becerimizi geliştirmemizde bize rehberlik ediyorlardı.

bağlamda kitaplar, bizi kendi içimizdeki en zengin parçayla buluşturur. Okurken kelimelere yüklediğimiz anlam, tamamen kendi benzersiz deneyimimizle bağlantılıdır asla kopyalanamaz. İşte okumak, Proust’un gözünde şekilde duygularımıza ulaşmanın en eksiksiz en somut aracı haline gelir. Ayrıca geçmişle temas kurmamızı sağlayarak deneyimlerimizi ölçülemeyecek boyutlarda genişletmemize imkân tanır. Yüzyıllık metinleri okuduğumuzda (Proust burada Racine Saint-Simon‘u örnek verir), dildeki geleneklerdeki evrimin ötesine geçip onları anlamlandırmayı başardığımızda, doğrudan ölümsüzlüğün kendisine erişmiş oluruz.

Proust tıpkı Ruskin gibi yazılı sözün gücüne karşı derin saygı besliyordu. Ancak ikisinin okumaktan beklediği faydalar birbirinden son derece farklıydı. Aralarındaki görüş ayrılığı, okura yazara atfettikleri rollerde yatıyordu. Proust okumayı, ahlaki eğitimden ziyade tür etik terbiye olarak görüyordu. Onun bakış açısına göre okuma “mucizesi”, iyi yazıya maruz kalmaya bile bağlı değildi. Sıradan kitaplar zayıf yazarlar pekâlâ aynı işlevi görebilirdi. Asıl önemli olan, Proust’un Sainte-Beuve’e Karşı (1895-1900) adlı denemesinde başvurduğu terim olan yazarın “eser veren benliğiyle” (üreten benliğiyle) temas kurduğunuzda, kendi en derin benliğinizin kapılarını aralamanız; böylece daha önce hiç hayal dahi etmediğiniz veya kavrayamadığınız yepyeni deneyim alanlarını keşfetmenizdi.

Zihin için tür işlenmiş gıda

20. yüzyılın ikinci yarısında Proust’un görüşü, görünüşe göre Ruskin’in savlarına karşı büyük ölçüde galip gelmişti. dönem eleştirel analizlere yön veren söylemler, edebiyatı daha çok içsel nitelikleri bağlamında irdeliyor, metnin doğrudan okurun deneyimine uyarlanmasından ziyade derinliği veya biçimsel karmaşıklığı ön planda tutuyordu. Roland Barthes gibi yapısalcıların yanı sıra Jacques Derrida veya Stanley Fish gibi yapıbozumcuları düşünün.

Yeni Eleştiri ardından gelen Yeni Tarihselcilik akımları önemli noktalarda birbirinden ayrılsa edebi takdirin doğru yanlış algısı geliştirme meselesi olmadığı yönündeki temel varsayımda birleşiyordu. Okumanın herhangi ahlaki fayda sağlaması gerektiği fikri; saf iyi niyetli “solculuğun” kalıntısı olarak görülüyordu (Ruskin’in, açılardan sadık muhafazakâr olmasına rağmen Britanya’ sosyalizm için büyük ilham kaynağı olduğunu unutmamak gerekir).

Konuşkan sessiz fotoğraf  

Oysa, Jonathan Rose‘un İngiliz İşçi Sınıflarının Entelektüel Yaşamı (2001) adlı kitabında gösterdiği gibi, mavi yakalılara yüksek kültüre erişim sağlayarak onları aydınlatma çabası, dönem oldukça başarılı olmuştu. Savaş sonrası dönemde hâkim olan akademik eğilim, edebiyat eleştirisinin okumaya belirgin şekilde faydacılık karşıtı yaklaşım benimsemesini dikte ediyordu. Buna rağmen, “büyük kitapların” ahlaki eğitime olumlu katkı sağladığı fikri, devlet eğitiminde itici güç olmaya devam ediyor alt-orta sınıf ailelerin çoğu için sosyal sınıf atlama vaadini yerine getiriyordu. Buna örnek olarak, sınavla girilen İngiliz devlet okulu (grammar school) sistemini veya ileride elitist bularak kınayacağı cumhuriyetçi liyakat sistemine muazzam akademik kariyerini nüfuzunu borçlu olan Fransız sosyolog Pierre Bourdieu‘yü gösterebiliriz.

Edebiyata toplum nezdinde biçilen rol onun yükseköğrenimde okunma öğretilme biçimi arasındaki çatışma; büyük kitaplarda bulunabilecek ahlaki eğitimi savunanların halk arasındaki başarısını açıklayabilir. İki Bloom –Harold Bloom‘un Batı Kanonu (1994) Allan Bloom‘un son kitabı Aşk Dostluk (1993)– muazzam popüler etkiye sahipti; ancak aynı zamanda karşı konulmaz gibi görünen akademik entelektüel eğilimin istisnaları olarak boy gösterdiler.

halde, 21. yüzyılda ahlakçılığın tüm gücüyle geri döndüğünü – Ruskin’e çok sayıda, kimi zaman beklenmedik mirasçılar sunduğunu– görmek kadar şaşırtıcı olmayabilir. durum kısmen dijital devrimle açıklanabilir: Artık boş zamanımızı kitaplardan ziyade ekran başında geçirme ihtimalimiz çok daha yüksek çevrimiçi formatlar, yorumları edebi üsluptan çok ahlak üzerine odaklamayı kolaylaştırıyor.

Düşen okuryazarlık oranlarının yarattığı endişe, günümüzdeki pek çok fikir ayrılığında olduğu gibi, siyasi kutuplaşmalarla oldukça paralel ilerleyen, okumanın hararetli şekilde savunulmasına yol açmış durumda. Kısacası muhafazakârlar “büyük kitapları” iyi ahlak güzellik duygusu aşıladığı için yüceltirken; ilericiler kanonu kapsayıcılıktan yoksun olduğu gerekçesiyle eleştiriyor okumayı çoğunlukla yeterince temsil edilmeyen azınlıklara yönelik empati eğitimi olarak savunuyorlar.

İlk kampta yer alan Emily Finley, The Wall Street Journal‘daki yazısında, çocukların; mutluluğun dinin evliliğin getirdiği sorumlulukların dışında bulunabileceğini hayal etmek gibi tehlikeli dürtülere karşı korunabilmeleri için 1940 öncesi “eski” kitapları okumalarını tavsiye ediyor. tarafta ise The Atlantic‘te yazan Patricia Matthew, kimi yazarları “büyük” yapan tanımlarımızı yeniden gözden geçirmemizi savunuyor; Jane Austen‘ı hem yazılarındaki geleneksellik hem transatlantik köle ticaretiyle olan bağları nedeniyle hedef tahtasına oturtuyor.

Tüm yaklaşımlar nihayetinde kitapları zihin için tür işlenmiş gıda gibi görüyor okuduklarımızdan ne çıkarmamız gerektiğini bize önceden söylüyor. Oysa Yunan mitlerinde ev içi saadete dair hikâyeler bulmayı umuyorsanız, Medea Klytaimnestra’nın sizi hayal kırıklığına uğratması kuvvetle muhtemeldir. Peki ya Madame Bovary (1856-57) gerçekten gerçeklerden kaçışa karşı kadar bariz uyarı mıdır? Gustave Flaubert‘in romanını, Elena Ferrante‘nin 2016’ The New Yorker‘ öne sürdüğü gibi, geleneksel evlilik anneliğe hapsedilmiş kadınların omuzlarına binen imkânsız yabancılaştırıcı çifte açmazın tasviri olarak okuyamaz mıyız?

Kanonun temsil eksikliğine gelince; kesinlikle yeni mesele değil. Edebiyat tarihi, çok daha geniş karakter yelpazesini dâhil etmek amacıyla yapılan bitmek bilmeyen yeniden yazımlar dizisi olarak pekâlâ anlatılabilir. Nitekim kusurlu yaratıma verilecek tepki, daha yaratıcı olmaktır. Yakın zamanda Kamel Daoud’un, Albert Camus‘nün Yabancı (1942) adlı eserini öldürülen ‘Arap’ın gözünden yeniden anlattığı Meursault Soruşturması (2013) romanının veya Mark Twain’in Huckleberry Finn’in Maceraları (1884) eserini kaçak köle Jim’in kelimeleriyle yeniden kurgulayan Percival Everett’in James (2024) adlı kitabının kanıtladığı.

Yine tüm iç çelişkiler, edebiyata yönelik ahlakçı bakış açısının inatçı canlılığını zayıflatmaya yetmiyor. Görünüşe göre Ruskin hiç kadar popüler olmamıştı durum yalnızca sosyal medyanın edebi itibarlar inşa etmedeki rolüyle açıklanamaz. Bana kalırsa, edebiyata yönelik ahlakçı yaklaşımın denli güçlü olmasının asıl sebebi; edebiyatın gerçekte ne işe yaradığını anlamak istiyorsak mutlaka derin tarihsel kökleri mercek altına almalıyız.

Göstergebilim modern şehir

Edebiyat artık siyasi hayatın ayrılmaz parçası

Edebiyat anlayışımız tarihsel boşluktan öylece doğuvermedi. Hoşumuza gitsin ya gitmesin, Romantiklerin yazarların toplumsal görevleri olduğu yönündeki fikirlerine hâlâ çok şey borçluyuz. Eleştirmen edebiyat tarihçisi Paul Bénichou‘nun Yazarın Kutsanması (1996) adlı klasik çalışmasında gösterdiği gibi, Fransız Devrimi’nin yol açtığı gelenekle acımasız kopuş; gerek karşı devrimcileri gerekse yeni Romantikleri, yazarların ruhani liderler olarak pekâlâ rahiplerin yerini alabileceği fikrini benimsemeye yöneltti.

Modern çağda şairler yazarlar, toplumsal görünüşlerin ötesini görebilen devleti bekleyen geleceği öngörebilen gerçek kâhinlerdi. Üstelik yazarın otorite iddiası, eski peygamberlerinkinden çok daha meşru görülüyordu; zira yazar kurumsal kiliseye değil, yalnızca halka karşı sorumluydu. Victor Hugo‘nun “Şairin İşlevi” (1840) adlı şiirinde ana hatlarıyla belirtildiği üzere, yazarın misyonu zorlu hakikatleri açıklamaktı.

Yazarın toplumun merkezine yerleştirildiği yeni moda rol, çoğunlukla bol miktarda eril böbürlenmeyle ifade ediliyordu. durum, edebi sahneyi şık genç adamlar doldurmadan çok önce, yeni fikrin en ayrıntılı anlatımının edebiyat eleştirmeni siyaset kuramcısı Anne Louise Germaine Staël tarafından kaleme alındığı gerçeğini uzun süre örtbas etmiştir. Çığır açan eseri Toplumsal Kurumlarla İlişkisi Bağlamında Edebiyat (1800) kitabında Madame Staël, edebiyatın artık geri dönülmez şekilde siyasi hayatın ayrılmaz parçası olduğunu; din, gelenek yasalar tarafından şekillendirildiği kadar bunlar üzerinde aynı oranda etkili olduğunu savunuyordu.

Staël’in anlatımı, tamamen kendi deyimiyle “insan türünün mükemmelleşebilirliği”ne olan inancından beslenmektedir. kurgunun doğrudan ortak temsiller üzerinden işlediği için kolektif gelişime aktif olarak katkıda bulunduğunu yolla ulusal birliğe hizmet ettiğini söylüyordu. Siyasetin, her biri kendi içinde apayrı dünya barındıran dillerin özgüllüğüne bağlı olduğuna inanıyordu. nedenle, gerçek yaşam durumları sağlıklı kavrayışa izin veremeyecek kadar yakın veya uzak kalırken, her ulusun kendi içinde edebi kurgu, ulusun her üyesinin bağ kurabileceği ortak zemin sunar. Kendi sözleriyle: “Edebiyat eleştirisi çoğunlukla ahlak üzerine incelemedir.” noktada Ruskin tam olarak aynı fikirdedir.

Ne var ki Staël, edebiyatı takdir etmenin siyasi sonuçlarını vurgulayarak meseleye yepyeni katman daha ekler. En önemlisi, giderek demokratikleşme yolundaki ülkeler için hayati özellik olan dil kullanımını keskinleştiren edebiyatın, vatandaşları hükümete potansiyel katılıma hazırladığına inanmasıydı:

Edebiyatın ilerlemesi, yani düşünme düşüncelerimizi ifade etme sanatının mükemmelleşmesi, özgürlüğün tesisi korunması için elzemdir.

İşin aslı Staël, edebiyatın hükümetin erişiminden uzak, öngörülemez dil kullanımı geliştirerek bizi özgürleştirdiğini savunuyordu.

Anlam yalıtılmış yöntemlerle çözülemez
Seçkinler hiçbir kitabı asla ciddiye almayacaktır

Onun iyimser argümanı, iki nesil önce Jean-Jacques Rousseau tarafından geliştirilen çok daha eleştirel yaklaşımın adeta fotoğrafik negatifi gibidir. Rousseau’nun Julie veya Yeni Heloise (1761) adlı romanı, kendi yüzyılının en çok satan kitaplarından biriydi. Mektuplardan oluşan uzun duygusal roman, ondan derinden etkilenen okurlardan adeta mektup yağmuru almıştı. Elbette eser kendisinden önceki romanlardan, özellikle Samuel Richardson’ın Pamela (1740) Clarissa (1748) adlı eserlerinden ilham almıştı. Ne var ki Rousseau aynı zamanda siyaset kuramcısı olduğu için, romanının kazandığı devasa halk başarısının ardında yatan asıl meseleyi somutlaştırmıştı. Julie‘nin önsözü, ‘R’ ‘N’ (yazar yayıncısını temsil eder) baş harfleriyle anılan iki karakter arasında geçen diyalog şeklinde yazılmıştır burada N, R’ye yazdıklarının doğruluğu uygunluğu konusunda sürekli takılır. İşin özü şudur: Sert toplum eleştirmeni olarak ün kazanmış biri, nasıl olur aşk hikâyesinin kapağına adını koyabilir?

R’nin yanıtı ise son derece nettir: Şehirli eğitimli olan olağan okur kitlesi için hiçbir okuma eylemi asla eğitici olamaz. Seçkinler hiçbir kitabı asla ciddiye almayacaklardır; onlara göre okumak, yalnızca yoksulların erişemediği çok daha sofistike eğlencelerin tadını çıkararak kendi üstünlüklerini kanıtlamanın yolundan ibarettir. Dolayısıyla, katılmadıkları kitapları sadece görmezden gelecek veya yanlış okuyacak; var olan köklü görüşlerini onaylayanları ise öveceklerdir. noktada Rousseau’nun eleştirisi, tam asır sonra Ruskin’in sözlerinde yankı bulmuştur. Ancak onun tepkisi ahlaki değil, tamamen siyasi terimlerle ifade edilir.

R’ye göre, misyonunun kitlesini eğitmek olduğunu düşünen yazar, kelimelerin tam anlamını kazanabileceği başka okur kitlesini hedeflemelidir: yani ellerinde bolca boş vakti olan taşralıları. Çok anlamlı ifadeyle Rousseau, yazarların “yalnızların dilini konuşmalarını” talep. Yani moda çevrelerinde üretilen esprili sürekli kabuk değiştiren ifadelerden tamamen uzak durarak eser vermelerini ister. Böylece yazar, toplumda hem salt eğlendiriciden hem rahipten çok daha farklı rol üstlenir. Yazarın öncelikle en başta görevini “vatandaş” olarak görmesi gerektiğini söyler; onun işi yalnızca iyi şeyleri vaaz etmek değil, aynı zamanda mutluluğu neyin oluşturduğuna dair aklı başında, sağduyulu inceleme sunmaktır. Üstelik görev, iyi insanlardan oluşan toplumda bile göründüğü kadar basit değildir; nitekim Julie, içinde tek kötü karakter bile barındırmamasına rağmen trajik şekilde sonlanmasıyla ününü hâlâ korumaktadır.

Üç düşünürün müzikal oyunu 

Romanın önsözü, Rousseau akademisyeni Christopher Kelly’nin “edebi vatandaşlık” olarak adlandırdığı kavramın oldukça ikna edici örneğini sunar. Kelly’nin savunduğu üzere, toplumsal değerlerin giderek daha fazla çıkar alışverişi kâr bağlamında tanımlanmaya başlamasıyla birlikte; hem hükümetin hem ekonominin kontrolünden kaçabilecek “geçerli ortak değer (para birimi)” güvence altına almanın zorunlu hâle gelmesi modernitenin işaretidir. bunu başarmanın yolu edebiyattan geçiyordu. Edebi yazım; halkın kısmını yabancılaştırmaya yönelik manevraları maskeleyebilecek, görünüşte son derece bariz olan sosyal görev beklenti temsillerine karşı temkinli olmayı teşvik ederek, alternatif değer yaratılmasına katkıda bulunabilirdi. Başka deyişle, edebiyat vatandaşların özgürlüğüne hizmet.

halde Staël’in nasıl Rousseau’nun fikirlerinden beslendiğini görmek hiç zor değildir. Her ikisi edebiyatı özgürlüğe giden en güvenli yol olarak görüyordu; zira edebiyat, hayal gücünü toplumsal geleneklerin prangalarından kurtarıyor dilin, önceden belirlenmiş dizi çıkar ifadesine dönüşerek aşınmasını önlüyordu. Ancak Rousseau, edebiyatın tam anlamıyla dizginleyemeyeceği güçlü egemen kuvvetlere karşı savaş tasvir ederken; Staël, ulusal uzlaşmanın hüküm sürdüğü çok daha görkemli gelecek hayal ediyordu.

Kişisel özgürlüğün anahtarı

tarihi anımsamak neden kadar önemli? Rousseau Staël tarafından hayal edilen kolektif özgürlüğe giden yollar, bugün hâlâ büyük saygıyla andığımız devasa romanlar çağı olan 19. yüzyıl boyunca yan yana uzanmaya devam. eserler, ulusal tahayyülleri yenileyip güçlendirirken, yandan toplumsal –özellikle sınıfsal– uçurumları gözler önüne serdi. Dönemin en ünlü eserlerinden bazıları gerilimi bünyesinde barındırır: Fyodor Dostoyevski’nin Suç Ceza’sı (1866), Victor Hugo’nun Sefiller’i (1865), Charles Dickens’ın Büyük Umutlar’ı (1861). realist romanlar, adaletsizliğin devam etmesine izin verildiği takdirde her ulusu nelerin beklediğini öngören yazar misyonunun en somut örnekleridir. Yine yazarlar, çok sayıda farklı karakteri araya getirerek, birbirinden apayrı okurların ortak hikâyedeki kendi paylarını fark etmelerini sağladılar.

Açıkçası, yazarın Rousseau veya Staël’in kendisinden beklediği rolü yerine getirebilmesi için önünde aşması gereken çok büyük eşikler vardır. Herhangi yazar tüm ulusa karşı gerçekten sadık kalabilir ? Ulusun tamamını temsil ettiğini iddia eden çok kısıtlı çevreyi memnun etmeye çalışma riski yok mudur? Dilin bağımsızlığı sözde hedef kitlenize karşı olan sorumluluğunuzu nasıl uzlaştırabilirsiniz?

1860’lı yılların dönüm noktası niteliğindeki romanlarının yayımlanmasından kısa süre sonra, yeni gelişen iki disiplin –Émile Durkheim’ın sosyolojisi Sigmund Freud’un psikanalizi– edebiyatın toplumsal dinamikleri duyguları açıklama konusundaki tekelini elinden. Edebi kurgu, daha yer altındaki psikolojik alemleri deneysel formatları keşfetmeye terk edildi. Bunun sonucu olarak kitaplar, kendi okur kitlelerini seçmek ya şekillendirmek durumunda kaldı. Tüm ulus adına konuştuğunu iddia eden yazarlar, kalemlerini hazır ideolojilere teslim etme riskiyle daha fazla karşı karşıya geldiler.

İşte tam Proust’un sahneye çıktığı. Ruskin’in faydacı ahlakçılığına karşı Proust, edebiyatın nihayet yalnızca kendisine ait olan niteliklerle tanınma şansı yakaladığını gördü. Edebi kurgu, okurların zihnini iyi niyetli kesinliklerden oluşan değişmez cennete yönlendirmez. En iyi ihtimalle, “haz alma” eğitimidir; Swann’ların Tarafı’nın (1913) ilk sayfalarında belirttiği gibi:

Güzel şeyler bize, refah kibirden kaynaklanan doyumların ötesinde haz aramayı öğretir.

ifade, edebiyatın bugün neler yapabileceğini özetler niteliktedir. Görsel eğlence, iletişim performansın büyük ölçüde egemen olduğu, haz için okuyanların sayısının giderek azaldığı toplumda, yazarın ruhani ışık kaynağı olduğu fikri artık büyük ölçüde demode görünebilir. Günümüzde insanlar hayatlarını anlamlandırmak için terapistlere, uzmanlara ya influencerlığa daha çok yöneliyorlar. Yine ben, tam deneyimi yorumlamak için artık en yaygın veya en prestijli araç olmadığı için, edebiyatın kişisel özgürlüğün anahtarı olarak yeniden değerlendirilmesinin tam zamanı olduğunu savunuyorum.

Yazılı kelimelerin, zihnimiz üzerinde çok daha güçlü doğrudan etkiye sahip olan görsellere kıyasla çok daha özgürleştirici olduğunu düşünüyorum. Görseller, alıcıya tepki verme, anlama potansiyel olarak karşı çıkma ya kopma (dissosiasyon) konusunda çok kısıtlı alan bırakırken; edebi dil, nüansları kavrama gücüne sahiptir. sayede istismar edici yanlış varsayımların kurbanı olma ihtimalimiz azalır. Edebiyat ayrıca, kendi deneyimimizi anlama işini “dış kaynaklara” devretmememizi sağlar.

‘İlk roman, serüvenlerle bezenmiş yozlaşma biçimiydi’

Asıl mesele şudur: Edebiyatın hem siyasi propagandadan hem ahlakçı öğretiden farklı amacı vardır. Onun kendine has, muazzam faydası, ondan büyük cevaplar beklemeyi bıraktığımızda –ya daha doğrusu, edebiyat bize ne büyük ne kolay olan cevaplardan keyif almayı öğreterek deneyimimizi derinleştirdiğinde– çok daha net şekilde ortaya çıkar. Günümüz yazarları arasında Elena Ferrante, en iyi romanı olan Karanlık Kız’ın (2006) karanlık delici güzellikteki finalinde görüldüğü gibi, çağdaş kadınların yaşamlarında ortaya çıkan belirsizlikleri keşfetme konusunda eşsizdir.

Edebiyat, ortak anlayışı yeniden inşa edebilir

Edebiyat bugün en derin anlamıyla ancak şekilde siyasi olabilir. Karmaşıklığa sadık kaldığı sürece edebiyat, toplumsal marazlara aktivist söylemlerden çok daha güçlü acil ışık tutma kapasitesine sahiptir. Neige Sinno’nun, ensest konusundaki farkındalığı artırmak için çok şey yapan Sad Tiger (Hüzünlü Kaplan, 2023) adlı anı kitabını düşünün; kitap tam günümüzün “travma kültürü”nde pazarlanan kalıplardan kaçındığı için denli başarılı olmuştur.

Sinno’nun kendi deneyiminde kurgunun teoriden daha yardımcı olduğunu vurgulaması oldukça manidardır; çünkü kurgu, “yalnızca gerçek olmayan hikâyelere dayanan dolaylı teğetsel tepkiler sunar.” Edebiyatın “dolaylılığı”, okura, günümüz kültürünün bize satmaya hevesli olduğu yabancılaştırıcı hazır anlatıları kırarak hikâyenin anlamını yeniden inşa etme alanı bırakır. Sad Tiger, toplumsal marazı anlama biçimlerimize dikkatimizi çekerek, sorunu tanıma önleme konusundaki kolektif sorumluluğumuzu artırır.

Hepimiz istismar mağduru değiliz. Ancak kişisel verilerin toplanmasına aralıksız reklamlara dayanan mevcut baskın ekonomik model, hepimizi birer sömürü hedefi haline getiriyor. Haberlerde sosyal medyada yaygın olan yabancılaştırıcı anlatı kalıpları, kurgu gerçek arasındaki ayrımı bulanıklaştırarak kolektif kararların yalnızca iktidarda olanın en sert arzularını tatmin etmek için alınması gerektiği inancını içimize işliyor. koşullar altında edebiyat, en hayati görevlerden birini yerine getirebilir: Günümüz dünyasının karmaşıklığından haz alarak ortak anlayışı yeniden inşa etmek.

Robbe-Grillet Nesnel Edebiyat

Hernan Diaz’ın üst-kurmaca eseri Güven (Trust, 2022), okurun merakını cezbeden dört farklı anlatısıyla, geniş karakter yelpazesi üzerinden finansal operasyonların etkisini mercek altına alarak hedefe oldukça yaklaşır. Everett’in James’i ise Mark Twain’in Huckleberry Finn anlatısını, “Jim”e gerçek adını kendi hikâyesini anlatma şansı vererek ustalıkla derinleştirir; okuru, karakterin gerçek bilgisi hayatta kalmak için canlandırmak zorunda kaldığı basmakalıp figür arasındaki uçurumda yolculuğa çıkarır.

kitaplar ( daha pek çoğu), nitelikli edebiyatın neler yapabileceğine dair dikkate değer örnekler sunuyor. Ucuz ahlakçılıktan arındırılmış edebiyat, hakikatin öldüğüne yaygın olarak inanılan çağda, bize hakikat arayışından keyif alma gücü verir. Proust yazar olduğunda şunu anlamıştı: Kitaplar bize, bizi “evren karşısında meraksız bırakan çirkinlik ehemmiyetsizlik perdesini” kısmen aralamaktan başka şey öğretmez. Sonuna erdirilemeyen çaba, kelimenin tam anlamıyla dünya değerindedir.

yazı, Aeon’ yayımlanan “Does reading do us any good?” yazıdan çevrilmiştir.