José Saramago’nun "Ölüm Varmış Yokmuş" romanında ölüm, gün aniden ortadan kaybolur. Ülkede kimse ölmez. İlk başta herkes bunun mucize olduğunu düşünse çok geçmeden ölümün yok olmadığını, sadece sınırın ötesine itildiğini anlarlar. İnsanlar, ölmek üzere olan yakınlarını başka ülkelere taşımaya başlar. Sorun çözülmemiş, yalnızca gözden uzaklaştırılmıştır.
Devletler hafızayla bazen tam olarak böyle ilişki kurar. Hakikati ortadan kaldıramadıklarında, onu müfredatın, kamusal belleğin gündelik konuşmaların dışına, tam anlamıyla coğrafi sınırın ötesine sürerler. Ancak Saramago’nun romanında ölüm nasıl ki ülkeye geri döndüyse, sürgüne gönderilen hakikat elbet geri döner. Bazen nenenin hikayesinde, bazen taksi şoförünün sorusunda, bazen arkadaşın öfkesinde. Ya gün, yedi yaşındaki oğlunuzun size sorduğu soruda.
Birinci sınıfa giden oğlum, gün okuldan eve geldi.
“Mama, biz Türkiye’ doğduk, değil ?” diye sordu.
“Evet” dedim.
“Sen ben ?”
“Evet.”
süre sessiz kaldı.
Sonra sordu:
“Mama, Türkiye bize düşman ama değil ?”
Birkaç saniye cevap veremedim.
“Bunu kim söylüyor?” diyebildim sonunda.
“Herkes”. “Sınıftaki arkadaşlarım, büyük sınıftaki çocuklar, onların neneleri, dedeleri… Herkes.”
Ona ülkeler arasında sorunlar anlaşmazlıklar olabileceğini ama insanların birbirine düşman olmak zorunda olmadığını anlatmaya çalıştım. Dinledi ama tek kelime etmedi.
Aradan zaman geçti.
İstanbul dönüşü, okuldan eve geldiğinde sordum:
“Arkadaşlarına İstanbul tatilini anlattın ?”
“Hayır.”
“Neden?”
Omuz silkti:
“Öyle.”
Barış, hemen şimdi!
Omzundaki yük içime dert. Ona şey diyemediğim için, yaşadığımız anı, can havliyle sosyal medya hesabımda tım. Sonuna iflah olmaz romantik gibi “Barış, hemen şimdi!” diye ekledim. Arkadaşlarımın çoğu benimle hemfikirdi ancak aynı yaşlarda oğlu olan arkadaşım şöyle cevap verdi:
“Sen Türkiye doğumlu olabilirsin. Sen düşman görmeyebilirsin. Ama ben oğluma her zaman düşmanının kim olduğunu söyleyeceğim.”
cümleye kızamadım. Çünkü coğrafyada insanlar çocuklarına nefreti öğretmek için değil, kendi yaşadıkları acıları aktarmak onları görünmez tehlikelerden korumak için konuşuyorlar. Kökünü derin travmadan alan hayatta kalma çabası yani…
Şimdi bunları yazarken, aranızda “Bak görüyor musun, Ermeniler çocuklarını bize düşman olarak yetiştiriyor” diye düşünenler olacaktır belki. Ben İstanbul’ Ermeni okulunda okudum. Türkiye tarihini resmi tarih kitaplarından öğrendim. kitaplarda Ermeniler devlete ihanet eden, Ruslarla işbirliği yapan insanlar olarak anlatılıyordu. Tehcir kararı “güvenlik” gerekçesiyle alınmıştı. Bilirsiniz işte, konjonktür değiştikçe anlatıda küçük “iyileşmeler”. Yolda “doğal olarak” açlıktan ya yorgunluktan ölümler yaşandığı söylendi; zaman zaman “karşılıklı acılar”dan bahsedildi. Aslına bakarsanız Ermeniler, Cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye için güvenlik sorunu olarak kodlanmaya devam. Sayıları gittikçe azalan, avuç kalmış Ermenilerden söz ediyorum… Ama konumuz değil. Konumuz, hafızanın çocuklara nasıl aktarıldığı.
Tam Ermenistan-Türkiye normalleşme süreci sınırların açılması konuşulurken; halkların karşılıklı ziyaretleri sıklaşmış, Ermenistan Başbakanı Paşinyan 24 Nisan konuşmalarında dilini yumuşatıp pasaport damgalarından Ararat silüetini kaldırmak gibi toplumun sinir uçlarına dokunan riskli adımları göze almışken; “Sen ne diye şimdi 1915 konusunu açtın?” diyenleriniz olabilir.
İlişkilerin başlaması için soykırımın resmi olarak tanınması şartının masadan kalkmış olması müthiş fırsat çünkü. Şimdi soykırımı siyasi pazarlık konusu olarak değil, insani mesele olarak konuşabiliriz.
Nasıl hayatta kaldınız?
Yerevan’ yaşayan Türkiyeli Ermeni olarak, ne zaman taksiye binsem benzer diyalog yaşarım.
“Nerelisiniz?” diye sorarlar.
“İstanbullu Ermeniyim” derim.
Arkasından, kaçınılmaz ikinci soru gelir:
“Ama Ermenisiniz, değil ?”
“Evet.”
Sonra bazen çekinerek, bazen doğrudan sorulur:
“Peki, nasıl hayatta kalmışsınız?”
sorunun ardında aslında hep başka şey gizlidir:
“Aileniz nasıl kurtuldu?”
Bazen daha ağır ima sezilir:
“İşbirlikçi oldukları için hayatta kaldılar?”
Oysa hiçbir soykırım tam değildir. Kimileri dağlara kaçmış, kimileri tesadüflerle kurtulmuş, kimileri ise komşuları tarafından saklanmıştır. Belki konuşmaya tam olarak “iyi insanlardan” başlayabiliriz. Kimse hikâyelerin yaşanan acıların büyüklüğünü gölgeleyeceğinden korkmasın; iyi insanların varlığı kötülüğü önemsizleştirmez. Tam tersine, onu daha görünür kılar. Birilerini saklayan insanlar olduysa, orada saklanmak zorunda kalan insanlar vardı demektir. Birileri hayat kurtardıysa, orada hayatı tehdit eden organize zulüm vardı demektir.
Nefreti miras bırakmadan
Devletler, hafıza karşısında bazen ölüm karşısında çaresiz kalan insanlar gibi davranabilirler. Saramago’nun romanındaki gibi, acı hatıralar kamusal alanın dışına atılarak hafıza devlet eliyle sterilize edilmeye çalışılabilir. Ancak hakikatin üzerini örtmek onu yok etmez; sadece sorunu, gelecekteki nesillerin kucağına kangrenleşmiş sır olarak bırakır.
Soru çok açık:
Daha kaç neslin ağır yükün altında ezilmesine göz yumacağız?
arada, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini talep ederken temel motivasyonumuzun yalnızca toprak ya tazminat olduğunu sananlar çok yanılıyorlar. Elbette konularda farklı görüşler vardır. Ermeniler arasında toprak talep eden küçük gruplar her zaman olacaktır; tazminat talebini savunan daha geniş kesimler bulunacaktır. Bunlar hukukun, siyasetin uluslararası ilişkilerin alanına giren meselelerdir.
Ancak bütün tartışmaların altında daha derin soru yatar: Adalet nasıl sağlanacak?
Çünkü adalet yalnızca mahkeme kararlarıyla ya devletler arasında imzalanan metinlerle ilgili değildir. Aynı zamanda toplumların vicdanlarında, yaşananların görüldüğü, duyulduğu ciddiye alındığı duygusunun oluşmasıyla ilgilidir. Bunun yolu ise konuşabilmekten geçer.
Belki bundan sonraki adımlardan biri, iki ülkenin eğitimcilerinin, tarihçilerinin hafıza üzerine çalışan insanlarının araya gelip zor soruları birlikte konuşabilmesi. Nefreti miras bırakmadan, hakikati inkâr etmeden anlatmanın yolu mutlaka bulunur. Çünkü konuşabilmenin kendisi bazen sonuçtan daha değerlidir. Barış sadece sınır kapılarında kurulmaz; ders kitabının satırlarında, sınıfın içinde, çocuğun kurduğu cümlede başlar.Ben evladımın enerjisini geçmişi savunmaya ya açıklamaya çalışarak tüketmesini değil, geleceği inşa etmeye harcamasını istiyorum. Onurlu kalıcı barış, iki ülkenin çocuklarının en doğal hakkı; bizim ise onlara gecikmiş borcumuzdur. Eğer yedi yaşındaki çocuk doğduğu ülkeyi arkadaşlarına söylemekten çekiniyorsa, barış hâlâ siyasetçilerin imzalayacağı anlaşma değil, çocukların hayatında çözülmesi gereken meseledir.