Ahmet Can YILMAZ

Rainer Werner Fassbinder’in efsanevi filmi Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları’nın (Die bitteren Tränen der Petra von Kant, 1972) ilk gösterimi üzerinden tam tamına 54 yıl geçti. Yeni Alman Sineması’nın önemli temsilcilerinden Fassbinder’in, soğuk savaş etkisinin olanca gücüyle kendini gösterdiği, Doğu Batı Almanya gerçekliğinin siyaseti toplumsallığı belirlediği kesitte ortaya koyduğu anlatı dönemin ruhunu yansıtması bakımından kıymetli. Yönetmenin mucizelerinden biri kabul edilen film, insan ilişkilerine dair sunduğu olağanüstü analizle zamansız şekilde güncelliğini koruyor.

Hikaye, işinde başarılı olan aynı zamanda narsistik yönleriyle öne çıkan Petra Von Kant’ın genç model Karin’le yaşadığı deneyim asistanı Marlene’le arasındaki sert soğuk iletişim üzerine kurulu. Film boyunca sadece kadın oyuncuların kadraja girdiği anlatı, eşitikten uzak tahakküme dayalı insani bağların öne çıktığı izleği takip ediyor. 13 Aylı 1 Yılda, Querelle gibi kuir temalı yapımlara imza atan Fassbinder’in filmografisi içinde parlayan yıldız olan Petra Von Kant'ın Acı Gözyaşları toplamda beş uzun sahneden güçlü diyaloglardan oluşuyor. Kuir temalı sinema için kült olma özelliği taşıyan film iki kadın arasındaki ilişkiyi, seçkin yaşam tarzını merceğe alarak aktarıyor. Kadınlar arasındaki ilişkilerin, (patriyarkal sisteme paralel olarak) Lgbti+ anlatıları arasında nicelik olarak daha az ele alındığı düşünülürse, filmin yönüyle henüz erken sayılabilecek dönemde önemli temsiliyet iddiası.

Petra'nın genç model Karin'e duyduğu saplantılı arzuya odaklanan, insanlar arasındaki iktidar ilişkilerini sarsıcı biçimde ortaya koyan filmin sanat yönetmenliği, kostüm mekân tasarımları çarpıcı güzellikle göz dolduruyor. Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları tek mekânda geçmesine rağmen klostrofobik his yaratmanın oldukça uzağında. Bunda kostümlerin tür dinamizm içinde olan dekorasyonun etkisi büyük. Senaryo tiyatro oyunu olarak kaleme alındığı için izleyiciyi içine alan teatral zemin cabası.

Hikâye, ana karakter olarak moda tasarımcısını odağına aldığı için, kostüm tasarımlarıyla dönemin “burjuva yaşam tarzını” onun ruhunu iyi yansıtmasının yanı sıra, yaratıcılık bakımından zamanının ötesinde temsil sunuyor. Filmde duygusal kırılmaların yaşandığı sahnelerde kıyafetlerdeki farklılıklar anlatıma boyut kazandırıyor. Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları anlamda stil dersi niteliği taşıyan, modayla hayli güçlü ilişkisi olan yapım.

İlk sahnelerde kamera, duvara uygulanmış Nicolas Poussin’in Midas and Bacchus resminin reprodüksiyonu önündeki büyük yatakta, Petra aniden çıkıp gelen kuzeni Sidonie’yi kadrajına alıyor. Yakası kolları kürklü, ipek sabahlık içinde Petra, geçmişte yaşadığı ilişkiye ayrılığa dair konuşurken etraftaki cansız mankenler, ahşap duvarlar çizim tahtasındaki taslak üzerine çalışan sessiz asistan Marlene atmosfere eşlik ediyor.

sonraki sahnede, eklektik dekorasyonun ortasında Petra yeni tanıştığı genç, güzel Karin’i avangard sayılabilecek gece elbiseleri içinde görüyoruz. Metalik aksesuarlar iki kadının barok unsurlar taşıyan elbiselerinde oldukça sert güçlü imge yaratıyor. Petra Von Kant’ı model olmak isteyen Karin’le tanıştığı andan itibaren, kendisini esir alan tür ihtiras içinde izliyoruz. Ona aşık olan film boyunca hiç konuşmayan asistanı Marlene’le olduğu gibi Karin’le ilişkisi zaman geçtikçe tutku, acı yalnızlık düğümleriyle bağlanıyor.

Filmin çeşitli sahnelerinde Petra Von Kant yaşadığı kimlik krizine işaret edercesine farklı peruklarla kadraja giriyor. Değişen saç stilleri Petra’nın istikrarsız gergin ruh haline eşlik ediyor. Onu ancak filmin başında, uykusundan henüz uyanmışken finalde her şeyden vazgeçmiş halde, duygu patlamasının neticesinde gerçek saçlarıyla görüyoruz.

Petra Von Kant film boyunca melankoliye kapılmış halde aşk, ilişkiler, tutku güç üzerine bilgelikle konuşuyor. Karin’le geçirdikleri ilk akşam, geçmişinden bahsederken Petra’nın dudaklarından sözler dökülüyor: “İnsanlar korkunçlar Karin. Her şeye dayanabiliyorlar. İnsanlar zor acımasızlar. Herkesin yeri doldurulabiliyor. Herkesin. insanların öğrenmek zorunda oldukları ”

tür derinlikli diyaloglar izleyiciye Petra’nın kendine dair varoluşsal arayışın içinde olduğu fikrini veriyor; “bilgelik gaddarlık arasında gidip gelen Petra Von Kant aslında kimdir?” sorusu mutlaka dikkatli izleyicilerin zihnini yokluyor. Film ilerledikçe Petra ona her koşulda biat eden Marlene arasındaki tansiyon sürüyor, aynı zamanda Petra’nın Karin’le olan ilişkisindeki açmaz derinleşiyor. Üç karakter arasındaki duygusal, asimetrik ilişki yön değiştirdikçe Petra, öfkenin güçten değil güçsüzlükten kaynaklandığını doğrular nitelikte duygu geçişleri yaşamaya başlıyor. sahnede Karin’e aşık olmadığını, ona sahip olmak istediğini söylüyor, tıpkı Marlene’i tahakküm altına aldığı.

Fakat Petra’nın istediği olmuyor, Karin onu erkeğe geri dönmek üzere yalnız bırakıyor. Daktilo başında her an Petra’nın komutlarını almaya hazır bekleyen Marlene’le yine baş başa kalıyor. Karin’in Petra’yı terk edişinden sonraki sahnede mekânı tüm objelerden arınmış şekilde görüyoruz. Petra Von Kant beyaz pelüş halının üzerinde, önünde içki şişesi telefonla oturuyor. Acı çektiği doğum günü akşamında Karin’in onu aramasını bekliyor. Üzerindeki yeşil Belle Epoque tarzı elbisesi siyah gerdanlığındaki kırmızı çiçek detayıyla neredeyse eşsiz stil sergilerken, öfke dolu monolog halinde tür histeri krizi yaşıyor.

Filmin felakete dönüşen doğum günü gecesinin finalinde Karin’den beklenen telefon geliyor. görüşme hikâyede, kabullenişin, yenilginin belki kırılgan olan gücün imzası gibi yer tutuyor. Petra’yı tür nedamet içinde, yatakta, başucunda annesiyle konuşurken izliyoruz. Tüm çalkantılı duygu durumlarından kendini sağaltmış gibi görünüyor. Her ne kadar fırtınanın sonunda Marlene’den af dilercesine ona öznelik atfetmeye çalışsa Marlene arkasına bile bakmadan yine sessiz şekilde onu terk ediyor. Finale doğru, annesi küçük kızı dışında yanında kimse kalmıyor. Terk edilişin katı soğuk duvarı anlamda çevresine örülmüş oluyor. Petra Von Kant’ın hikâyesi güç ilişkilerindeki asimetriye ışık tutuyor, kadar gücün kırılganlığına. Fassbinder bunu yalnızca kadınların hikâyelerinin anlatıldığı filmle yapmayı tercih ediyor. Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları’nı ölümsüzleştiren belki tarafıyla budur: Film üzerinden yarım yüzyıl geçse sistemin dayattığı hızlı, bayağı kültür tüketimine önümüze serilen bütün yüzeyselliğe rağmen, uzun, düşük tempolu fakat derinlikli diyaloglarıyla izleyiciyi ekrana sabitlemeyi hâlâ başarıyor.