Geçen haftaki yazıyı üç soruyla bitirmiştik: “karşıtlık siyaseti” tam olarak nedir, muhalefeti salt karşıtlığa saplayan şey neden kadar çekicidir toplumu neden kendi geçmişine hapseder? Ermenistan’daki tabloyu daha iyi anlamak için hafta adım geri çekilip öfkeyi siyasete çeviren mekanizmanın anatomisini anlamak gerekiyor.

Tarihin belki en rahatsız edici düşünürü, Nazi Partisi siyasi teorisyeni Carl Schmitt’e göre siyaseti tanımlayan asli ayrım, dost düşman ayrımıdır. topluluk kendini en yoğun biçimde, karşısına düşman koyduğunda hisseder. Gelmiş geçmiş en karanlık rejimlerden birine hizmet etmiş hukukçuya ait olan görüş çok tehlikeli olmakla beraber konuyu net şekilde açıklıyor. Çünkü karşıtlık siyaseti, formülün eksik veya yumuşatılmış kopyası. Schmitt’e göre birlik, “dost”un, ortak projenin etrafında kuruluyor. “Anti” siyasette ise dost belirsiz; tek bilinen, düşmanın kim olduğu. Düşman var, ama dost. Böylece siyaset, programın değil, “anti”nin gölgesinde yaşamaya başlıyor. Çağdaş siyaset kuramcısı Chantal Mouffe ise antagonizm agonizm adını verdiği kavramlarla hayati ayrım yapar. Özetleyecek olursak, antagonizm karşındakini yok edilecek düşman, agonizm ise ortak kurallar içinde yarıştığın meşru rakip olarak görür. Mouffe’a göre demokrasinin başarısı çatışmayı ortadan kaldırmak değil (ki zaten imkânsız) onu düşmanlıktan rekabete taşıyabilmesidir.

Muhalefet yeni anayasa tartışması

Ermenistan’ yeni anayasa hazırlıkları devam ederken agonizm antagonizm kavramlarını örnekle açıklamaya çalışayım. yeni anayasa tartışmasında muhalefet, “ metin, yürütmeye fazla yetki veriyor, biz yargı bağımsızlığını güvencelerle güçlendirirdik …” diyebilir. agonist tavırdır sahici öneri olduğu için tartışılabilir. Antagonist tavır ise aynı itirazı “ anayasayı yapan halkın değil, dış güçlerin adamıdır” noktasına taşır. Dolayısıyla artık tartışılan madde değil, tasfiye edilmesi gereken figürdür. İşte siyaset biliminin “negatif partizanlık” dediği şey tam olarak budur. İnsanlar artık partiyi, programı veya lideri destekledikleri için değil, karşı oldukları için saf tutar. Nitekim bunun en tanıdık örneklerinden biri, Türkiye' muhalefetin uzun süre kendi varlığını liderin karşıtlığına “borçlanması”dır.

Peki karşıtlık siyaseti neden kadar çekici? Çünkü karşıtlık, siyasetin en zahmetli işinden kaçmanın konforlu yoludur. Zorlanan ekonomiyi onaracak modeli, barışın kırılgan riskli dengelerini, kurumların liyakatle yeniden kurulmasını tasarlamak zordur. Hata yapma ihtimali, hesap verebilirlik gibi çeşitli entelektüel çabalar ister. “ gitsin” ise sıfır maliyetli slogandır sorumluluk almadan ahlaki üstünlük sağlar.

Tek nedene indirgemek

İkinci çekim gücü karmaşıklığı sadeleştirmesinden gelir. Ermenistan örneğinden özetleyecek olursak; savaştaki hatalar, ordudaki yapısal sorunlar, Rusya’ya bağımlılık, bölgesel güç dengeleri gibi karmaşık değişkenler çoğu zaman tek nedene indirgenemez. Halbuki bütün yük tek isme yıkıldığında, öfkenin adresi anında bulunur acı, ahlaki olarak anlaşılır hikâyeye kavuşur. “Neden böyle oldu? Çünkü ihanet edildi.” cevap acıyı dindirmez, ama ona yön verir. topluma “kimin yüzünden acı çektiğini” söylemek, “ acıyı birlikte nasıl dindireceğimizi” anlatmaktan her zaman daha kolaydır.

hız meselesi. umuda kıyasla çok daha çabuk çok daha az çabayla seferber. Ama kırılgan birlikteliktir çünkü tarafları tutan tutkal ortak gelecek hayali değil, ortak düşmanlıktır. tığı yegâne şeyin “reddetmek” olduğu karşıtlık kimliği yaratır, fakat gelecek vermez. yüzden kısa vadede güçlü, uzun vadede felç edicidir. Üstelik kısırlık yalnızca muhalefeti değil toplumu yıpratır. Sahici alternatif göremeyen insanlar zamanla “hepsi aynı” deyip siyasetten çekilir öfke artık mobilize edemez, yalnızca tüketir.

Kolay, hızlı konforlu

Sonuç olarak, karşıtlık siyaseti kolay, hızlı konforlu siyasettir. Bununla beraber gelecek veremez toplumu yarasına saplanmış halde bırakır. Peki alternatifi ne? Çatışma tabii ki siyasetin doğasında var ancak onu yok saymak yerine evcilleştirmek mümkün. Mouffe düşmanı yok etmek yerine onu meşru rakibe dönüştürmeyi önererek tam olarak bunu söylüyor. Böylelikle siyaseten her konu (gerekirse en sert şekilde) tartışılabilir rakip “hain” olarak kodlanıp, tasfiye edilmesi gereken düşmana çevrilmez. Demokrasinin olgunluğunu gösteren, çatışmayı bitirme becerisi değil, onu düşmanlıktan rekabete taşıyabilme becerisidir.

Buradan yazı dizisinin üçüncü sorusuna geliyoruz. toplum, kendi geçmişine hapsolup, kaybına neden böyle saplanıp kalır? Neden bazı kayıplar zamanla hatıraya dönüşürken, bazıları onlarca yıl boyunca hâlâ taze öfke olarak yaşamaya devam eder? Bunun cevabı, kaybın kendisinden çok, kayıpla kurduğumuz ilişkide gizli. noktada bunlar siyaset sorusu değil; çok daha derin, çok daha insani soru haline geliyor.

Gelecek hafta toplumun kaybıyla kurduğu ilişkiye yani yasını tutabilip tutamadığına kaybı geleceğe açan yas onu geçmişe çakan melankoli arasındaki ince çizgiye bakmaya çalışacağım.

(DEVAM EDECEK)