İnsan, dönem dönem sıfat, lakap ya tanım sahibi. Çocuklukta minnoş sıfatlar, ergenlikte nick name’ler, büyüdükçe muhtemelen kalıcı önadları artık lakaba dönüşür. Arap/Buzdolapçı Sarkis, Tsi Mihran, Toptancı Zaven, Kör Murat, Titernig Klodin, Berbat Süleyman, Erkek Fatma gibileri büyümüşüz. Ama süre sonra tüm sıfatlar yana, “anasının kızı”, “babasının oğlu”lar başlar. Hele ki ana baba gidince en. Bazen çok koyar sıfatlar insana. Gurur duyarken, öte tarafı kırar korkusu var
Çocuk ManişagEskiden girilen ortama göre aile fertlerimizin tanıştırılma şekilleri değişirdi. Mesela cemaat içinde en çok “Sarkis/Manişag’ın kızı” olurdum. Kilise ortamlarında ise “Vağarşag’ın kardeşi”. Benim hakimiyetimi sürdürdüğüm ortam mekanlarda (dar alanlar, kısa paslaşmalar) “Garine’nin maması” olurdu Manişag bazen, ama çok ender. Hatta kimi insan, Sarkis Manişag’ın sadece oğlu olduğunu sanırmış, ben sonradan olma hatta babamla benzerliğim olmasa muhtemelen evlatlık muamelesi bile görebilirdim dönem.
Hani derler ya “gittikçe anana benziyorsun”, hep inkar ederim. Zaten burnumla dudaklarımı görenler “ Sarkis’in kızı” der otomatiğe bağlamışçasına. Ama 45’ten sonra, hele ki babam gittikten sonra, çok net fark ettim ki, gittikçe anama benziyorum. Hele ki çok dalga geçtiğim “geçen sene bugün.” başlayan cümleleri kurdukça kendimi çimdikliyorum “naapıyon sen, manyak!”.
Siz bakmayın babamın kızı diye gerim gerim gerindiğime, aslında tam yumurta sahibinin dibine düşmüş armudum. Kendi bile bilmez ya bilir yüzüme vurmaz ya, mesela çocukken hep öğretmen olmak isterdim. Sınıf listeleri yapar, dersten arda kalan zamanlarda (okul çok ağır ilerler idi, ben tez canlı idim, matematik derslerinde çok yavaş gidiyordu öğretmenler, çok sıkılıyordum) öğretmen olur öğrencilere not verirdim kendi kendime. Sonra pedagojik formasyon aldım, staj bile yaptım. Hatta çalıştığım okulda, IT'den kalan vakitlerde öğretmenlik yapabileceğime inanan müdür tanıştım, inanılmaz.
Büyüdükçe, “asla öyle yapmayacağım” veya “anam gibi olmayacağım” dediğim tüm özellikleri barındırdığımı fark ettim. Bazen üzücü, bazen gurur sebebi idi fark. Ama İclal Aydın’ın dediği gibi “Gittikçe sana benziyorum? Ya annenin kaderi kıza dedikleri ?” gerçekleşiyordu. Sanırım yaşlanıyordum. Tabii ben yaşımı aldıkça, mamamın yaşını alacağı gerçeğini siz kenara koyun.
Çünkü yaş alamaz kere, doğanın kanunlarına. Çünkü elektrik sayacı fazla yazmasın diye, sayacı geriye çalıştıran mıknatıs, babasından gizli arakladığı arabayı geri viteste süren Tarık Akan, yaş aldıkça gençleşen Benjamin Button gibidir. hatta herkesin anlayacağı şekilde, aslında şarap misali, yaşlanmaz, yaş almaz, yıllanır, yıllandıkça güzelleşir. konuda ona çekmemişim işte, bildiğiniz paçozum.
Efendim geçtiğimiz günlerde Vasdagavor Usutçuhi Digin Manişag’ın, Barones Seropyan’ın, Oryort Manişag’ın, adı muhtelif sıfatlar her ne iseler işte, kadının doğum günü. Hafta öncesinden kutlamalara başlamışlar tee mavi yolculuklarda. Hani kırk gün kırk gece derler ya, işte tam cins doğum günü kısmet oldu kadına kırkından sonra. Ne sandınız ya, yaşını yazayım? Kendime saklanacak delik bulamam sonra koca dünyada, çünkü Manişag, gayet çanıma ot tıkayabilecek kudrettedir.
Eğer zat-ı şahaneleri görüntülü aranacaksa mutlaka façayı düzeltip aramak lazım. Buna rağmen benim duyacaklarım belli "İnsan saçını başını düzeltir, makyaj yapar, böyle öğrettim ben sana?" dersiniz, "Bak, Katya, Santa, Arus aradı gece 12' ! Sen daha uyu!" dersiniz; "Küfür yazma öğretmenlerin okuyor!" dersiniz, göndersin gelsin, hazırım.
Ben küçükken nasıl çocuk olduğumu anlatmak için "hiç düşünme, kızına bak görürsün" diyerek anlatmıştı bana, hiç aklımdan çıkmıyor. Şimdi ben diyorum ki, yaşlılığımı hiç merak etmiyorum, aynı mamam gibi olacağım sanırsam, galiba, zannımca.
Tam şairin dediği gibi,
"Şarkılar seni söyler
Dillerde nâme adın
Aşk gibi, sevda."
Digin Manişag, Barones Seropyan, Oryort ManişagPeki niçin bunları yazdım? Çünkü dükkan benim (ay şaka, keyfimle kahyasının canı dolma çekmiş). İkincisi ise aslında arşivleri kurcalarken (eyvah yine Manişag oldum) eski gazetelere bakarken elime kupür geçti. Zamanında babam anlatmıştı. Kimdi hatırlayamıyorum, gün biri zeytinyağlı dolma getirmiş. Babam tadınca “aynı Manişagınki gibi olmuş, şekeri, tadı, tuzu her şeyi tam” diye övünce “E baron, Digin Manişag’ın tarifi zaten” demiş. Meğer adam zamanında karısının dolma tarifini gazeteye yazmış, gören kullanmış tarifi. İşte fi tarihinin külliyehaberajansı’unda tarifi bulunca, tesaadüf doğum gününe denk gelince konuyu ezeyim, üzerine dolma tarifini yapıştırayım dedim. Tarif, külliyehaberajansı gazetesinin 25 Temmuz 1997 tarihli 69. sayısının 8. sayfasında yer almış.
arada Kınalıada Salı Pazarı’nda kendini adanın AliExpress’i diye tanıtan, çarşıdan pazara girince topsahasının karşısında, denize giden sokağın başında tezgah kuran adamdan üç kuruşa aldığım “biber kafası ayıklayıcısı” (ben vaftiz ettim, isimlendirdim!) dolmalarımın fiziğine ayrı güzellik kattı, ısrarlı tavsiye ederim.
* * *
Benim çocukluğumda, bizim ailenin misafir masalarının kaçınılmaz üçlüsü, zeytinyağlı dolma (ekseri biberle olanı), Rus salatası muska börekti. Şimdinin ara sıcağı muska böreğini Roza yayam yapardı özenle bizde başlangıç olarak konardı misafir tabaklarına. Rus salatası Sarkis Seropyan klasiğiydi. Mayonezi elde çatalla çırpılarak özenle yapılırdı, kı başlı başına ayrı yazı konusu. Dolma ise rahmetli Roza yayamdan el alan Manişag ürünü olurdu. Mutfağa girmeyi kadar sevmeyip aynı zamanda eli kadar lezzetli, kusursuz yemek yapabilen biri daha var mıdır alemde bilmiyorum ama Manişag tam anlattığım. dolma yapar, parmaklarınızı yersiniz.
külliyehaberajansı gazetesinin 25 Temmuz 1997 tarihli 69. sayısının 8. sayfasındaki tarifBizim usülde, klasiklerde kolaya kaçılmaz. Mesela dolmanın içi iyice pişirilip, pirinci haşlanıp yapılmaz, ayıptır, günahtır! Öncelikle, her dolma, topik vs bol soğanlı tarifte üşenmeden tekrarlayacağım, mümkünse yemeklik olarak adlandırılan Karacabey soğanı kullanılmalı. Sonra, fotograftaik tarifte açıklandığı gibi Ermeni usulü dolma yapmak için özellikle soğan-pirinç oranı oynanmamalı. Şekeri esirgenmemeli. Yine tekrara girecek ama daha önce okumayanlar için yineliyorum, eskiler soğanı uzun uzun pişirip karamelize ederlerdi, dolayısıyla şeker kullanmazlardı ama şimdinin soğanı, ocağı, tenceresi, hiçbiri buna müsaade etmiyor, yüzden şekerini bol tutuyoruz.
Yazıdaki detaylar yeterince aşikar, fazla söze ne hacet? Ama buyrun size yazıdan şahane püf notkası, biber dolmasında yemek piştikten sonra tencerede kalan su kaşıkla dolmalara pay edilir ki içi kuru kalmasın. detay benden: Bizim evde zeytinyağlı biber dolmasına muhakkak domatesle kapak yapılırdı, hala öyle yaparım, asla biberle kapatmam, açık bırakmam. Son güzellik: Ben pişirirken biraz zeytinyağı ekliyorum tencereye, biberler pırıl pırıl pırıldasınlar.
sefer tarif, ölçü neyin yok, tarif fotoğrafta. Afiyet olsun.