John Carpenter’ın 1987 yapımı Prince of Darkness filmi, bildiğimiz B sınıfı “şeytan girmiş kiliseye” hikayesi. Ama filmi izleyince anlıyorsun ki adamlar konuyu uzaya, kuantum fiziğine atom altı parçacıklara bağlamışlar. Yani klasik korku klişelerini alıp laboratuvara sokmuşlar resmen.

Olay kısaca şöyle: grup bilim insanı kafası karışık peder, eski kilisenin mahzenine iniyor. Orada yüzyıllardır kilitli duran, cam tüpün içinde çalkalanıp duran yeşil, garip sıvı buluyorlar. Meğer sıvı “Şeytan” dediğimiz şeyin ta kendisiymiş. Ama hikayenin en eğlenceli kafayı yakan yeri Din bilim ilk defa kadar ciddi ortaklık kuruyor. Peder “ şeytan” diyor, fizikçi “hayır abiciğim anti-madde, öteki evrenden sızan kaos dalgası” diyor. İki taraf haklı çıkınca ortalık tam anlamıyla şenleniyor.

Filmin en sinir bozucu ama kadar zekice detaylarından biri rüya olayı. 1999 yılından geçmişe, herkesin rüyasına gıcık TV sinyali yolluyorlar. Karıncalı ekrandan ses çıkıp “ rüya değildir, gelecekten gelen yayındır” tadında triplere giriyor. Bilim insanları laboratuvarda sabah uyandıklarında “Aa sen gördün karlı ekranı?” demeye başlıyorlar. Kilisenin önünde evsizler topluluğu hınçla bekliyor, içeri kimseyi sokmuyorlar. Zaten evsizlerin başındaki adam sürpriz şekilde Alice Cooper olunca insan ister istemez “Lan adam hem sahneyi sallıyor hem kilise basıyor” diye düşünüyor. Cooper’ın elinde bisiklet gidonu (ya paslı makas, neyse işte tarz alet) adam haklaması filmin en absürt ama akılda kalıcı sahnelerinden.

Zaman ilerledikçe sıvı insanlara bulaşmaya, onları garip hive-mind (ortak akıl) zombilere dönüştürmeye başlıyor. İçerideki gerilim tavan yapıyor, peder sürekli “Tanrım bizi koru” modunda ama bilim ekibi yandan denklemlerle olayı çözmeye çalışıyor. Tabii ki tam anlamıyla çözemiyorlar, çünkü asıl olay finalde patlıyor.

Catherine kendini feda edip yeşil enerjiyi aynanın öteki tarafına (ya dışarı) itince hepimiz “Eyvallah kurtulduk” diyoruz. Ama efsanevi kapanış sahnesi orada patlıyor: Brian (not: an adını hatırlayamadım ama esas oğlan), odadaki aynaya bakıyor. Elini yavaşça aynaya doğru uzatıyor ayna bildiğin deri gibi, su gibi esnemeye başlıyor. Film orada lap diye kesiliyor. Şimdi sen düşün; el aynadan içeri geçecek, yoksa öteki taraftaki şey tarafa atlayacak? Adam seyirciyi tam “Hadi şimdi gel uyu” kafasıyla baş başa bırakıp jeneriği akıtıyor.

Özetle; Carpenter pulp kafasını alıp en akıllıca şekilde işlemiş. Ne sıktıran “karanlıkta zombi çıkacak” ucuz korkuları var ne iç bayıltan akademik elitliği. Tam kararında, oturduğun yerden “ulan ne biçim iş” diyeceğin, kafa açıcı 80’ler bilimkurgu-korku filmi.