90’ların Neukölln’ündesiniz. Yeni eve taşınmış, parti hazırlıklarına başlamışsınız. Hamady ailesinden kimi çağırır, kime bilerek yanlış adres verirsiniz? kasetçaları kime emanet edersiniz?
4 Blocks Zero’yu izlerken soruların yanıtları bölümden bölüme değişebilir. Ne olsa birini ekranda izlemeyi sevmekle evinizin anahtarını ona bırakmak aynı şey değil.
2017’den 2019’a dek yayında olan 4 Blocks, Berlin’in suç dünyasında söz sahibi olan Ali “Toni” Hamady’nin, ailesine bağlılığı suçtan uzak hayat kurma isteği arasında sıkışmasını anlatıyordu. Kida Khodr Ramadan, Veysel Gelin Frederick Lau’nun başrollerini tığı dizinin sekiz bölümlük prequel’i 4 Blocks Zero ise Hamady ailesinin suç dünyasında yükselmeden önceki hayatına dönüyor.
Lübnan’dan Berlin’e kaçan aile; çalışma izinleri, belirsiz gelecek gündelik hayatın içine işlemiş ırkçılıkla mücadele ederek yeni hayat inşa etmeye çalışıyor. Baba Malik çocuklarını tüm bunlardan korumaya çabalarken sekiz yıllık hapsin ardından aileye katılan İbrahim’in planları herkesi başka yola sürüklüyor.
Tareq Nassery Soufiane El Mesaudi’yi genç Ali Abbas olarak izlediğimiz dizide Rami Fadel, Khalaf Malik’i; Tariq Al-Saies ise İbrahim’i canlandırıyor. HBO Max‘te izleyebileceğiniz 4 Blocks Zero‘nun yönetmenliğini ise Özgür Yıldırım Hüseyin Tabak ıyor.
Biz Özgür Yıldırım’la ufak sohbet etme fırsatı yakaladık; kurulan bağlarla verilen sözlerin ardında neler olduğunu konuştuk. İşte 90’ların Berlin’ini yeniden kurmaktan, namusla şiddet arasında şekillenen renk paletine; sette doğaçlamaya açılan alandan, seyircinin “Ben bunu daha dün yaşadım” dediği ırkçılık gerçekliğine uzanan sohbetimiz.
“Asıl korkutucu olan bugün yaşadıklarımız. yalnızca Almanya’ya ya Türkiye’ye özgü değil; dünyanın her yerinde sağın, ırkçılığın faşizmin güç kazandığını görüyoruz. 90’larda, kendi gençliğimde ırkçılığı bugünkü kadar yoğun hissetmiyordum.”
Nasılsın?
İyiyim, seni sormalı.
Ben iyiyim, teşekkür ederim. Merak ettiğim çok şey. 90’ların Berlin’ini kurarken dönemin nostaljisine kapılmak mümkün. Siz yılların atmosferini nasıl yakaladınız? Sette “İşte zamanlara döndük” dediğiniz an oldu ?
90’lar bizim çocukluğumuzun geçtiği yıllar. Berlin’ büyümemiş olabiliriz ama dönemin nasıl göründüğünü, nasıl hissettirdiğini biliyoruz. Dolayısıyla yalnızca fotoğraflara bakarak kurduğumuz dünya değildi; kendi hatıralarımız vardı.
Berlin’in kendine özgü karakteri. karakterle döneme dair bildiklerimiz birleşince, 90’ları yeniden canlandırabildiğimizi düşünüyorum. Sette gerçekten yıllardaymışız gibi hissettiğimiz çok an.
Sen tüm bölümleri izledin ?
Evet, sıradaki sorum dizinin ilerleyişi kurgusal yapısıyla ilgili olacak. Dizide aile içi meseleler, gençlik heyecanları oldukça sert şiddet sahneleri iç. Birinden diğerine geçerken ritmi nasıl tutturdunuz?
denge uzun çalışmanın sonucu; tesadüfen oluşmuyor. Her şeyi ayrıntısıyla düşünüyoruz. Komedinin, heyecanın, dramın şiddetin dozunu ayarlamak başlı başına. bunu sekiz bölüm boyunca sürdürmeniz, dizinin bütünlüğünü korumanız gerekiyor. İşin en çok zaman alan taraflarından biri.
İlk 4 Blocks’u özel yapan karışımdı. mafya hikâyesi anlatıyordu ama seyircinin karakterlerle bağ kurmasını sağlayan şey yalnızca suç dünyası değildi. Onların bizim gibi insanlar olmasıydı. Âşık oluyorlar, aileleriyle sorun yaşıyorlar, krizlerden geçiyorlardı. Seyirci insanları tanıyor, kendinden şey buluyordu. Bizim için bunu korumak çok önemliydi.
Zero’ bunun tarihsel boyutu. Savaştan kaçıp Almanya’ya gelen Arap ailelerin yaşadıkları, bizim ailelerimizin yaşadıklarından farklıydı. Mesela benim annemle babam 60’larda, 70’lerde Almanya’ya geldiler; çalışabiliyorlardı, çalışma izinleri vardı. Dizide anlattığımız ailelerin önündeyse başka engeller bulunuyordu. Çalışma izni alamamak, çocukların eğitimi konusunda yeterli sorumluluğun üstlenilmemesi gibi meseleler vardı.
Tüm bunları yalnızca dönemin Alman politikalarıyla açıklamıyorum. Ama politikalardaki hataların insanları yöne iten koşullarda payı olduğunu düşünüyorum.
Sen konuyu açmışken ben tam buraya eğilecek sorumu sorayım. Dizideki ırkçılık bugün çok tanıdık. Ama hikâye geçmişte geçince seyirci “ zamanlar öyleymiş” deyip kendini olan bitenden uzak tutabiliyor. mesafeyi kırmak için özellikle düşündüğünüz şeyler oldu ?
Asıl korkutucu olan bugün yaşadıklarımız. yalnızca Almanya’ya ya Türkiye’ye özgü değil; dünyanın her yerinde sağın, ırkçılığın faşizmin güç kazandığını görüyoruz. 90’larda, kendi gençliğimde ırkçılığı bugünkü kadar yoğun hissetmiyordum.
Irkçılık her zaman açıkça söylenen sözle ortaya çıkmıyor. Bazen bakışta, harekette ya görünüşte sıradan cümlenin içinde hissediyorsunuz. Almanya’ insanlar düşündüklerini açıkça söylemekten çekinebiliyor ama başka kelimelerle, başka tavırlarla belli ediyorlar.
Dizideki öğretmen sahnesi ya Amara’yla anneannesinin alışveriş yaptığı süpermarket sahnesi bunun örnekleri. Kimse çıkıp “Sizi burada istemiyoruz” demiyor. Ama söylenenlerin altında ne olduğunu anlıyorsunuz. eskiden vardı; bugün daha yoğun hissediyoruz. Üstelik sağ partiler güç kazandıkça insanlar düşüncelerini daha açık dile getirme cesareti buluyor gibi geliyor.
Seyirciden gelen tepkilerde bunu görüyoruz. Eleştirilerde, sosyal medyada her hafta konuşulan şey yalnızca silahlar ya şiddet değil. İnsanlar özellikle gündelik sahnelere dikkat ediyor. Süpermarket sahnesi için kadar çok “Ben bunu hâlâ yaşıyorum”, “Daha dün başıma geldi” diyen oldu.
Bunları abartmadan, doğru dozda anlatmak benim için çok önemli. Burada doğaçlamanın büyük payı. Ben zaten böyle çalışmayı seviyorum. Oyuncu karakterini içinde bulunduğu durumu iyi bildiğinde, sahnenin içinde yeni şeyler bulmaya başlıyor. Senaryoda – iki sayfa olan sahne, çekimde dört – beş sayfalık malzemeye dönüşebiliyor. Sonra kurguda malzemeyi işleyip sahnenin ritmini dozunu buluyorum.
Özgür YıldırımAslında sırada şiddeti nasıl anlattığınızla ilgili sorum vardı. Gangster hikâyelerinde, şiddetin sonuçlarını izlerken bile dünyanın cazibesine kapılabiliyoruz. Sahnelerin dozunu kurguda nasıl bulduğunu anlatırken bunun tarafına değinmiş oldun. Buradan biraz dizinin görsel dünyasına geçmek istiyorum. İki yönetmen olarak dizinin nasıl görüntü dünyası olacağına fikir birliğiyle karar verdiniz? sahneye farklı yerlerden bakıp, fikirlerinizi birleştirerek bambaşka şey bulduğunuz oldu ?
İki yönetmenle çalışacağımız belliydi. Sekiz bölümün çekimleri yaklaşık 90 gün sürdü. kadar uzun çekimi tek yönetmenle yürütmek riskli. Yönetmen hastalansa bütün set durabilir; bunun bütçeye etkisi çok büyük. yüzden bizde ölçekteki işlerde genellikle iki yönetmen çalışıyor. ABD’ ise bölümden bölüme yönetmenin değiştiği başka sistem.
Ben beş, Hüseyin üç bölüm çektik. Projeye önce ben katılmıştım Hüseyin’le çalışmayı özellikle istedim. Hem arkadaşız hem yeteneğini, daha önce yaptığı filmleri çok iyorum.
Çekimlerden önce her şeyi ayrıntısıyla konuştuk ama sette karşımıza çıkabilecek yeni fikirlere açık olmak istedik. “ anda iyi şey bulursak senaryoda olmasa çekebiliriz” diye anlaşmıştık.
Görsel dil için birlikte dosya hazırladık. 90’ları yalnızca dekorla, kostümle kuramazsınız; görüntünün dönemin hissini taşıması gerekiyor. Bizim çıkış noktamız, Hamady ailesinin namusla şiddet arasında gidip gelmesiydi. Bunu iki kapı gibi düşünüyorduk. Ailenin namusa verdiği değeri altınla ilişkilendirdik. Şiddet tarafında ise daha koyu, karanlık, kirli yeşiller kahverengiler vardı. Görsel dünyayı renklerin etrafında kurduk.
analog görüntünün dokusunu istiyorduk. Dijitale geçişle birlikte giderek kaybolan 35 mm film hissini, greni dijital olarak yeniden oluşturduk. Özellikle büyük perdede izleyince fark ediliyor. Bütün küçük ayrıntılar araya gelerek dizinin dünyasını oluşturdu.
Çekimlerde çoğunlukla herkes kendi sahnelerini yönetti. İki sahnem bile olsa sete gidiyordum. Ama gerektiğinde birbirimize sahne emanet edebiliyorduk. Mesela yalnızca karakterin yerden başka yere yürüdüğü kısa sahne için kameranın yerini istediğimiz şeyi konuşup çekimi diğerimize bırakabiliyorduk.
Ortak dil kurmuştuk ama ikimizin kendi tarzı. Seyirci belki fark etmeyebilir; biz birbirimizin sahnelerinde küçük farkları görebiliyoruz. Örneğin ben zoom’u daha çok kullanıyorum, Hüseyin daha. Yine bütün bunlar aynı dünyanın içinde kalıyor.
Malik İbrahim dışlanmayla karşılaşıyor ama farklı yollar seçiyorlar. iki karakteri kurarken, yaşadıkları koşullarla kendi seçimleri arasındaki ilişkiyi nasıl düşündünüz?
Biz hikâyeyi konuşurken hep Yunan tragedyalarını düşünüyorduk. Özellikle Malik’in hikâyesinde trajik taraf çok güçlü.
Malik, kaybettiği eşine çocuklarına iyi temiz hayat sağlayacağına dair söz vermiş. Şimdi onları tek başına büyütüyor her şeyi doğru yapmaya çalışıyor. Savaştan sonra ailesine yer açıldığı için minnet duyuyor; buraya uyum sağlamak, çocuklarına gelecek kurmak istiyor.
Sinema tarihinde çok karşılaştığımız durum. Aklıma 50’lerin, 60’ların ABD’sinde beyazların dünyasında kendine yer açmaya çalışan Siyah boksörler geliyor. Muhammed Ali daha sonra çok daha karşı çıkan, mücadeleci tavır aldı ama ondan önce birçok kişi dünyaya ayak uydurmaya çalışıyordu. Malik’te biraz bunu görüyoruz.
İbrahim ise gelip Malik’in hayatına bakıyor kendine şunu soruyor: “Ben onun yolundan gidersem sekiz yıl sonra hâlâ aynı yerde olacağım?” Önüne çıkan fırsatı sanki piyango kazanmış, yalnızca gidip parasını alması gerekiyormuş gibi görüyor. fırsatı kullanmak istiyor başka yolu seçiyor.
Dramatik açıdan çok güçlü çatışma. Sinema tarihinde benzerlerini gördük ama burada çocukların hikâyenin içinde olması her şeyi daha ilginç kılıyor. Üstelik çocukların ileride kimlere dönüşeceğini biliyoruz. Bizim anlatmak istediğimiz en sonunda noktaya nasıl geldiler? Hangi olaylar, hangi seçimler onları bildiğimiz yola götürdü?
Vaktin içten yanıtların için çok teşekkür ederiz. Keyifli sohbetti.
Aynen. Ben teşekkür ederim.