Çiğdem’in kitabı, okuyup bitirdiğim günden yana okuyup bitirdiğim kitaplardan farklı yerde, tam yanı başımda duruyor. Hani öyle kitaplar vardır ki okursunuz ama uzun süre ayrılamazsınız, okunmuş kitap muamelesi yapamazsınız, elinizin altındadır, zaman zaman onu okşarsınız. Tam öyle.

Çiğdem bunu nasıl başarıyor bilemiyorum, kitaptaki yazıları daha önce okumuş olsanız dahi ilk defa okuyormuş hissi veriyor, elinizden bırakamıyor, soluk soluğa okuyorsunuz. Kitapta anlatılanlar zihninizden uçup gitmiyor, uzun süre üzerinde düşündürmeye devam ediyor.

Çiğdem Mater’in “Tuhaf, Saçma, Neyse… İçeriden dışarıya bakmak” isimli kitabıdır sözünü ettiğim.

Kitabını, “Hayatın verebileceği en iyi arkadaşa, annem Nadire’ye…” sözleriyle annesine ithaf etmiş Çiğdem. Sevgili Nadire Mater, benim kadim dostum, arkadaşımdır. Sonra yıllar içinde Nadire’nin biricik kızı Çiğdem benim arkadaşım oldu, ışıltılı kişiliğiyle, zekasıyla, neşesiyle hayatımın önemli parçası…

Kitabın adını şöyle açıklıyor:

“Tutuklandığımız günden beri, 500 gündür gündelik hayatta en çok kullandığım üç kelime: Tuhaf, saçma, neyse. Kabul edin duruma uygun… Benim güzel, beş harfli sözcüklerim, zihnimdeki kompartımanları ayıran işaretlere dönüştü. Mahkeme, yargılama, adalet, hapishane gibi ‘şeylerin’ olduğu kompartıman ‘tuhaf’ ‘saçma’ydı, kalan her şey ise tuhaflık saçmalıklara ‘neyse’ dediğim, nefes aldığım, ruhumu zihnimi şartlar elverdiğince berrak zinde tuttuğum kendi özgürlük alanım.”

Ahmet İnsel “Sunuş” yazısında, “Duruşma salonundan doğrudan hapishaneye yollandığı günden beri neşesini, keskin dilini, çarpıcı tespitlerini hiç kaybetmeden yandan içeriden içeriye, hapishane yaşamına, mahpuslara, yandan içeriden dışarıya, dışarıda olanlara bakarken, insanın, insanların içine, içimize bakıyor.” diye yazmış, katılmamak mümkün mü?

Çiğdem içeride dışarıda olduğu gibi… Neşesi, keskin ama mizahi dili, etrafına eleştirel bakışı, dikkati bunları inanılmaz canlı biçimde ifade edişi hep aynı, hep bildiğimiz gibi…

Ama bence kitap, yalnızca içeriden içeriye, yandan içeriden dışarıya, içimize bakmakla kalmıyor, okuyanı kendi içine bakmaya davet ediyor, sorgulamaya, kendiyle yüzleşmeye, düşünmeye…

Giriş yazısında, “Memleket, tarihi boyunca hukuksuzluk cenneti malum. Yani bize olan bize özgü değil. Herkesin başına geldi, gelecek. Ben ilk andan itibaren suçsuzluğun verdiği huzurla kapatılmayla epey dalga geçerek iyi idare ettim. Hala ediyorum” diyor, yaşadığı haksızlığı sadece kendi başına gelmiş gibi, bakın ben neler yaşıyorum gibi değil, içeride, dışarıda yaşananların gerçeğini, eğmeden, bükmeden dosdoğru ama umutla, başka geleceğin mümkün olduğu inancıyla yazıyor.

arayışla, göçmen ailesinin tarihini keşif yolculuğuyla başlıyor kitap. Kısıtlı olanaklarına rağmen çıktığı yolculukta onunla birlikte ögreniyor, irdeliyor, düşünüyoruz. Mübadeleyi araştırmış, okumuş, okuduklarını bizimle ıyor, beynimizin kıvrımlarına sirayet ediyor, konu hakkında kitaplar, okuma listeleri sunuyor. Tıpkı Salvador Struma faciaları, 6-7 Eylül saldırıları, İstiklal Mahkemeleri gibi… Kitap yanıyla başvuru kitabı olma niteliğini sonuna kadar hak ediyor.

Gerçeği anlatmanın bin yolu var kuşkusuz. Çiğdem, cezaevindeki sorunları, ayrımcı uygulamaları, infaz koruma memurlarına uygulanan haksızlıkları, memleketin gündelik tarihi sorunlarını cesaretle, çoğu kez neşeli, işlek, akıcı, lezzetli dille anlatıyor. Gerçeği anlatmanın onarıcı gücünden besleniyor, okuru besliyor.

Kitaptaki yazıların her biri hakkında yazılacak çok şey var ama ben şimdilik “kitap defterleri” meselesine değineyim, diğerlerini sonraya bırakayım.

“Cezaevlerindeki sorun, kitapların ‘koğuşa gelmesi’ gitmesi. Fiziksel olarak elinin altında değiller. yüzden tam ‘kitabı anımsamak’ için kitap defterlerim var, kurmaca kurmaca dışı için ayrı ayrı harita-metod defterleri. Tarih, siyaset, sosyoloji gibi alanlardan okuduğum kitaplardan tuttuğum notlarda 17. Defterimdeyim.

Edebiyat defterlerim henüz dört.”

Çünkü hapishanelerde kitap limiti. nedenle koğuşta sınırlı sayıda kitap tutulabiliyor. Kitap limiti sınırlaması kitap defterleri adını verdiği zengin arşivin oluşmasına yol açıyor.

Çiğdem’in konuda anlattıkları bana yıllardır tutsak meslektaşım Selçuk Kozağaçlı’nın kitap defterlerini hatırlattı. Selçuk, görüşme odasına son okuduğu kitaplardan cümleleri pasajları not ettiği kitap defterleri gelir, Çiğdem gibi sıkı okuyucu. Sormadım ama kim bilir kaçıncı defterindedir. Görüş odasında büyük iştahla neşeyle okuduğu son kitapları, aldığı notları ır.

Öyle görünüyor ki hapishanelerde son derece zengin “kitap defterleri külliyatı” oluşmuş durumda gidişata bakılacak olursa külliyat giderek zenginleşecek gibi duruyor. dönemi atlattığımız zaman döneme ait kitap defterleri külliyatının sergilenebileceğini hayal etmekten kendimi alamıyorum.

Ahmet İnsel’in kitapta Çiğdem Mater söyleşisi yer alıyor.  “ kitap yayınlanmadan önce tahliye olmanı bekliyorum elbette ama tersi olursa, kitabın okuyucularına söyleyecek çift sözün var ?” sorusuna şöyle yanıt veriyor kitap cümle bitiyor.

Ben yazımı, memleketin ahvaline, gidişata dair çok şey anlatan sözlerle bitireyim:

“İmtiyazlarınızın elinizden alınmasını beklemeden, onlardan kendi kendinize vazgeçmenizi hararetle öneririm, eşitlik fobisinden mustaripseniz, ondan kurtulun. Zira olur kendinizi hapiste bulursanız, imtiyazlar eşitlik fobisi ‘içeride’ ağırlık yapar, örneklerini görüyoruz. Kendiniz kurtulursanız, içeride rahat edersiniz.”