Kurosawa’nın High and Low geriliminden sonra, meşhur elit listemizin tam ortasındaki devasa 3 saatlik dramaya, 1965 yapımı Akahige (Kızıl Sakal) filmine geldim. Açık konuşmak gerekirse, filmin süresini (3 saat) görünce eski Kurosawa travmalarım depreşmedi değil; “Yine sahneleri sündürecek, yine uykumu getirecek?” diye korkarak ekran karşısına geçtim. Ama dürüst olayım: film bence Kurosawa sinemasının hantal üslubunu en haklı, en naif çıkardığı iş olmuş.
Ikiru’daki slice of life (hayatın içinden) sıcaklığını felsefi derinliğini sevdiysen, film damarın adeta şah damarı diyebilirim. Üstelik film, Kurosawa sinema tarihini beraber yazdıklar aktör Toshiro Mifune’nin birlikte çalıştığı son film. Usta oyuncu, kariyerinin son ortaklığında bence oyunculuk dersi vermiş.

Kibirli Çömez Bilge Hekimin Fakirlik Okulu

Film, feodal Japonya’nın en yoksul, en sefil döneminde geçiyor. Şogunluğun sarayında lüks içinde doktorluk yapma hayalleri kuran, batı tıbbı eğitimi almış kibirli genç doktor Yasumoto, kendisini anda akıl hastalarının, cüzamlıların sokakta açlıktan ölen feryat figan insanların toplandığı derme çatma taşra kliniğinde buluyor. Kliniğin başında ise sert, kural tanımaz ama içi saf merhametle dolu olan, herkesin çekindiği “Kızıl Sakal” lakaplı. Niide (Mifune).
Film aslında nevi episodik büyüme hikayesi. Genç Yasumoto’nun klinik içindeki trajik insan hikayelerine tanık ola ola; sefaletin, deliliğin, ölümün saf acının içinden geçerek nasıl kibirli çocuktan gerçek “insana” hekime dönüştüğünü izliyoruz. Kurosawa burada sahneleri yine uzun tutmuş, karakterlerin acı çekerken çıkardığı nefes seslerini, klinikteki tahta gıcırtılarını dakikalarca dinletiyor. Ama sefer uzunluklar film sarksın diye değil; sefaletin acının ağırlığı seyircinin omuzlarına çöksün, klostrofobik dramı biz çaresiz hastalarla birlikte soluyalım diye bilerek yapılmış bana.

Felsefe Sembolizm Notları

Kurosawa veda filminde insan ruhunun en karanlık dehlizlerine girip, oradan saf Zen bilgeliği çıkarmayı başarmış bence.

  • Kızıl Sakal’ın Kaba Dokunmuş Kıyafetleri:. Niide (Mifune), statüsüne rağmen saray hekimleri gibi ipekler içinde gezmiyor; hastalarıyla aynı kaba, solmuş kumaşları giyiyor. Bence onun kaba kıyafetleri, feodal sınıfları kibirli bürokrasiyi tamamen reddeden, insanı sadece “insan” olduğu için kucaklayan evrensel merhametin naif sembolüydü.
  • Otoyo’nun İnatçı Sessizliği Temizlik Krizi: Genelevden kurtarılan travmalar yüzünden hiç konuşmayan, sürekli etrafı parçalayan küçük kız çocuğu Otoyo… Yasumoto ona ilaç içirmeye çalışırken kızın gösterdiği vahşi direnç bence muazzam psikolojik semboldü. Hayatından sadece kötülük görmüş ruh, iyiliği saldırı olarak algılar. Kızın iyileşmeye başladığında klinikteki kirli yerleri elleri parçalanırcasına temizlemeye çalışması kendi ruhundaki kirli geçmişi yıkama çabasının çok saf burun sızlatan dışa vurumuydu bana.
  • Kuyunun İçine Bağıran Kadınlar (Mistik Eko Sahnesi): Filmin en rüya mantığına yaklaşan, beni en çok sarsan sahnelerinden biriydi. Ölmek üzere olan küçük çocuk için kadınlar kliniğin bahisindeki derin su kuyusunun içine eğilip, çocuğun adını haykırarak “Geri dön, ruhunu bırakma!” diye bağırıyorlar. Kuyunun dibinden gelen mistik eko, bence yaşam ölüm arasındaki ince zarın, doğanın derinliklerine yakılan çaresiz insan çığlığının sinema tarihindeki en güçlü sembollerinden biriydi.
  • Yoksulluk Hastalık ? (Büyük Felsefe): Kızıl Sakal’ın film boyunca savunduğu en büyük felsefe şuydu: “Benim asıl savaştığım şey hastalıklar değil; yoksulluk cehalettir. Çünkü yoksulluğu çözmeden hastalıkları asla bitiremezsiniz.” Kurosawa burada eski samuray filmlerindeki bireysel dövüşleri kenara bırakıp, sistemin en büyük yarasına ne kadar net solcu perspektiften parmak basmış diye düşündüm.
Son Söz

Toparlamam gerekirse; Red Beard, 3 saatlik süresine rağmen insanı içten içe eriten, naif hikayeleriyle, muazzam çekim kalitesiyle Toshiro Mifune’nin bilge duruşuyla beni ilk saniyesinden son saniyesine kadar ekran karşısında tutmayı başaran çok büyük sinema ibadeti gibiydi bana. Kurosawa Mifune’nin ortaklığı bundan daha görkemli, daha insani daha hüzünlü filmle noktalanamazdı zaten. İyi ki elit listeye sadık kalmışım, film aklımda muazzam hoş yerde konumlandı.
büyük vedanın ardından, şimdi siyah-beyaz dönemi tamamen kapatıyoruz Kurosawa’nın meşhur intihar girişiminin ardından Sovyetler Birliği’ne giderek, Sibirya’nın uçsuz bucaksız beyazlığında çektiği meşhur renkli görsel şiire geçiyoruz. Sırada 1975 yapımı, Oscar ödüllü büyük doğa destanı var: Dersu Uzala.
Bakalım Sibirya steplerindeki yaşlı avcı Rus yüzbaşının dostluğu hazır olduğunda vahşi doğaya doğru adım atalım!