Zamanımızın hâkim sistemi neoliberal kapitalizm, hepimizi “başarı”, “verim”, “performans” “tüketim” mengenesine almış durumda. Bunları gerçekleştirmek yetmiyor artık; sergilemek başkalarının eylemlerini gözlemek gerekiyor. Hâl böyle olunca “iyi yaşama” histerisi, “başarılı” olma kaygısı, tüketim telâşı “verimli” performans psikozu, kişiye hem özgürmüş hissi veriyor hem onun benliğini parçalıyor.
Hızlı akışa uyum sağlama yarışı, müthiş dikkat dağınıklığına yol açıp derin düşünmeyi sekteye uğratarak tüketim için yüzeyselliği şart koşuyor.
Neoliberal kapitalist sistem, kurduğu düzende hepimizi önce hasta ediyor, ardından renkli ambalajıyla satışa çıkardığı “tedavilerle” şifa dağıtıcılığına soyunuyor. “hastalıkların” başında ise dikkat dağınıklığı, ardından tembellik, hayal kurma yavaş yaşam geliyor. Bütün bunlar, sistem tarafından ya kara listeye alınıyor ya itinayla dönüştürülerek tüketim vitrininde pazarlanıyor.
İktisadî çılgınlık çağında, hıza tüketime mahkûm edilen insan, Kazimir Maleviç’in “bilgeliğe açılan kapı” dediği “varlığı anlamlı kılan” tembellikten mahrum bırakılıyor. Üstelik sistemin izin verdiği “tembellik” için yoğun biçimde çalıştırılıyor. sırada beyin sisi yaratan hızın üstesinden gelebilmenin yolu olan yavaşlamanın önüne set çekiliyor. Zihni sınırlandıran hâle bürünüyor yaşam. Dahası, bizi dikkat odaklanma yoksunluğuna iten sistem, bunu sorgulamaya fırsat vermiyor. Sistemin istediği tek şey, kendisini var eden araçlara bakıp onlarla oyalanmamız yaşamımızı bunlar üzerine kurmamız. Johann Hari, durumu “çağlayan gibi dikkat dağınıklığı içinde kaybolmak” diye tanımlıyor.
Neoliberal kapitalizm aygıtları, kurala veya yaşam prensibine dönüştürdüğü dikkat dağınıklığını kullanışlı kılıyor. Marina van Zuylen ise üzerinde düşünmeye çağırdığı durumu sorgulamaya çağırıyor hepimizi; Bolca Dikkat Dağınıklığı’nda modern dünyada kusur sayılanları (tembellik, yavaşlık hayal kurma) felsefî düşünme için hareket noktasına dönüştürmekten bahsederken filozoflara sanatçılara başvuruyor.
‘Neşeli algılama’nın ötelenmesi
Tembelliğin felsefî erdemleri üzerine üniversitede dersler veren Zuylen, zamanın ruhunun dayattığı hıza, performansa, verimliliğe başarıya kuşkuyla yaklaşırken düş kurmaktan bahsedip yavaşlığın, tembelliğin dikkat dağınıklığının hastalık olmadığını söylüyor. Öğrencilerinin çoğunun dikkat dağınıklığının “tedavisi” için ilaçlar kullandığını, hapların onlara kendini odaklanmış hissettirdiğini ama gerek entelektüel gerek hayatî anlamda zevk almalarını engellediğini görüyor.
Dikkat dağınıklığını zihinsel huzursuzluk diye niteleyen Zuylen; Kierkegaard’un buna “neşeli algılama”, Bergson’un ise “algının kesinleşmesi” dediğini hatırlatıp günümüze sıçrama yapıyor:
üstün özellikler zamanla kayboldu, coşku yok olup gitti yerini her yerde bulunan uyarı levhaları aldı: Kısalan dikkat süresine karşı tedbirli olun; dijital ekranlar zihinsel bozulmalara yol açabilir. Zihinsel ilgisizlik ihtimali korkusu, sağlığı mükemmel olanların doktorlarından beyin taramaları ya uyarıcı ilaçlar –zihni eski uyanıklığına döndüren herhangi şey– talep etmelerine neden. Dikkat dağınıklığının tıbbi açıdan ele alınması, daha iyi düşünmeyi sağlamayı vaat ediyordu. elbette sizin daha hızlı yazı yazmanıza daha iyi odaklanmanıza yardımcı olabilirdi ancak bunu, beynin sinir devrelerini sürecin değil sonucun önemli olduğunu sanmalarını sağlayacak şekilde kandırarak yapıyordu. şeyleri yapmanız için size dostça destek sağlıyordu ancak yarış boyunca ayaklarınızın yere değdiğini hissetmeden bitiş çizgisine ulaşıyordunuz. Dikkat dağınıklığıyla ilişkilendirilen rahatsızlık suçluluk duygusu, kültürümüzün etkinlik değeri eşit saymasıyla doğrudan ilgili. uğraşa kendinizi kaptırıp bilgisayarınızda hararetli şekilde şeyler yazıyorsanız parkta bankta oturmuş hayallere dalmaktan çok daha saygıdeğer, hatta daha değerli görünürsünüz.
Amaçsızca yürürken en önemli fikirlerini üreten Nietzsche ya tökezlediği yolda aydınlanan Proust, bugün “performans”, “verim” “başarı” timsali kişiler tarafından uzaktaki birer romantik olarak nitelenebilir pekâlâ. Başka isimlerin dikkatini pek çok eylem konu arasında bölüştürmesi ise zamanımızdan bakınca birden fazla işle aynı anda ilgilenme gibi değerlendirilebilir fakat Zuylen, dikkat dağınıklığını içgörü meselesi zevk olarak ele alırken Darwin’in yaşadıklarından hareketle dikkat dağınıklığını yorumluyor:
Onun, ‘üstün zevklerin’ yavaş yavaş yok olma eğilimine duyduğu merak, günümüzün dikkat odaklanmaya dair tartışmalarının pek çoğunun özünde yer alıyor. Kişinin, neredeyse her şeyi yapma alışkanlığından vazgeçmesi mümkün. Okuma dinlemeyi içeren ‘sakin’ sanatlardan vazgeçerseniz zaman bedeniniz son viteste olmayı alışkanlık hâline getirir; aşırı derecede meşgul, ‘huzursuz bacak sendromuna’ sahip, düşünmenin yavaş temposunu benimseyemeyecek kadar etkin edebiyatın sıkıcılığını uzun soluklu meşguliyet olarak yorumlayamayacak kadar aşırı uyarılır.
Zihinsel istirahat
Zuylen, dikkat dağınıklığının hayatta kalma, güvenli alan oluşturma kaçınma gibi yararları olup olmadığını sorguluyor. Kuşkuyla baktığı durum, dikkatini toplayacak ilaçlar verilmesinin kişiyi düş kurmaktan tembelliğin durağanlığından uzaklaştırması. Dikkati toplamanın sistem tarafından kişinin boş zamanının tembelliğinin çalınması anlamına geldiğini, dolayısıyla faydacı manası olduğunu söylüyor yazar. Ardından ilginç soru-yorum atıyor ortaya:
Peki ya, dikkat dağılmaları düşünme sürecini geliştiriyorsa? Çoğu başarımızı icadımızı dağınık düşüncelere dayandırmak abartılı ifade olmayabilir. Sonuçta, bağ kurup koparmayı, iletişim kurmayı iletişimi kesmeyi aynı anda yapabilen tek tür biziz. Sürekli odaklanamama yeteneğimiz düşünceden diğerine geçme eğilimimiz sayesinde tesadüfi harikalar yaratıyoruz. (…) Beş yüzyıl önce Montaigne, kendi özel engelini –doğrusal düşünmedeki yetersizliğini– nasıl kabulleneceğini öğrendi. Denemeler, onun dağınık düşüncelerinin rahatsız edici şekilde sonuçsuz aydınlanmalara dönüşen neşeli ufak tefek metinleridir.
Dikkat dağınıklığının hastalık olarak nitelenmesi, zihin oyunlarına açtığı kapıları görmeyi engelliyor. Mevcut sistem, tam itaat istediğinden düşünmek için gerekli olan boş zamanı yavaşlığı kötülüyor. Yani istirahati olabildiğince öteliyor. Zuylen, noktada Hume’a atıf yapıyor:
Hume, tembelliği kendimizi dengeleme yolu olarak nitelendirerek gergin odaklanmamıza dünyayla olan stresli ilişkimize biraz ara vermemiz gerektiğini öne sürer. Hume’a göre istirahat, uyku kadar önemli işi ya zevk akışını kesintisiz şekilde sürdüremeyen insan doğasının zayıflığı tembellik olarak görülebilse aslında benliği pekiştirip odaklar. Tembellik, telaşlı zihinsel eğilimlerimizi dengeleyerek insanı kendinden geçirip çoğunlukla tatmin sağlayan ama sonunda, sadece ‘zihni aşırı yormaktan’ başka işe yaramayan ‘ruhun hızlı yürüyüşü’nü yavaşlatır. Dikkat dağınıklığı zevk değil, gerekliliktir. olmadan, zihin ne ‘yeniden canlanabilecek’ ne gücü yetenekleri artabilecektir.
Dikkat dağınıklığını “tedavi” etmeye uğraşanların gözden kaçırdığı nokta, onun zihinsel istirahat olduğu. Zuylen, kişinin dünyayla, insanlarla fikirlerle ilişki kurabilmesi için tembelliğin zihni dinlendirmenin, Eski Yunan bilgelerinin filozoflarının yaptığı gibi düzenli hâle getirilmesi gerektiğini belirtirken iyi kötü dikkat dağınıklığı ayrımı yapıyor:
İlki, zihnin özgürce dolaşmasına izin vermeyi kapsayabilir; zihnin karalama yapmaya benzer şekilde meşgul olmasına imkân tanır böylece atalete karşı çok katmanlı ilişkiyi teşvik. (…) ‘İyi’ dikkat dağınıklığının, ‘kötü’ dikkat dağınıklığının görmemizi engellediği küçük ayrıntıyı ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. İkinci seçenek ise bizi seçim yapma yeteneğinden mahrum bırakır henüz şekillenmemiş duygu akışını hızlandırır. Onun gönüllü suç ortaklarından ziyade, pasif mağdurları oluruz.
‘Dikkat fazlası bozukluğu’
Dağınık zihnin merakı nasıl tetiklediğini sanat, düşünce bilim dünyasından örneklerle açıklayan Zuylen, yavaşlamanın belli süreliğine durmanın fikir bilim insanlarının esas gücü olduğunu hatırlatıyor. Başka deyişle sistemin “kusur” olarak nitelediği dikkat dağınıklığını yazar, dikkatin akıştan koparılması diye yorumlayarak tüketimden yüzeysellikten azade şekilde, derin düşünmeye yollar açmak için çıkış biçiminde sunuyor. Zuylen’in derin düşünme tarifi önemli burada:
Derin düşünme, düşünceyi muhafaza etmek ya ona zaman ayırmaktan çok daha fazlasını içerir. Düşünsel dinginlik gerektirir. hedefe ulaşmakla ilgili değil, kaç olası hedef olduğunu keşfetmekle ilgilidir.
Dikkat dağınıklığı derin düşünme arasında zıtlık varmış gibi görünse Zuylen’e göre durum, gündüz düşleri yani dikkatin konular meseleler arasında üleştirilmesi demek. ifadeyle doğrusal olandan sıyrılıp dolambaçlı yollara sapmaya karmaşık olanla buluşmaya; zihinsel gezinmelere, dünyanın ağırlığından var oluşun yoğunluğundan kaçmaya denk geliyor. Dayatılanın aksine, aşırı odaklanmanın tür dalgınlık olduğunu söylüyor yazar:
Düz çizgide düşünmek her düşüncemizi izlemek beyhude Çevremizle kendi düşünce kalıplarımızla doğuştan gelen ilişki kurma şeklimiz yönlendirilemez. Birbiriyle rekabet eden duyusal entelektüel uyarıcılara hapsolan ilişki, esasen dalgınlıktır.
Dikkat dağınıklığından kaynaklanan bazen onu tetikleyen kafa karışıklığının can sıkıntısının, insana hayatî imkânlar sunduğunu ufku genişlettiğini anımsatan Zuylen, yakın uzak geçmiş şimdiki algı arasındaki farkları anlatırken Susan Sontag’ın “Dikkat Fazlası Bozukluğu” kavramlaştırmasına atıf yapıyor:
Elimizdeki cihazlar, mutlak dikkatimize sahip olmak ister. Dikkatimizi emen vampirler gibi bizi özümüzden yalnızlıktan kıskanç biçimde korurlar. Ne garip ki Dikkat Eksikliği Bozukluğu’na yakalandığımız için kendimizi alay konusu ediyoruz. ne kadar yanıltıcı tabir. Neden hastalığımızı, Susan Sontag’ın kendisiyle özdeşleştirdiği gibi ‘Dikkat Fazlası Bozukluğu’ olarak adlandırmayalım? (…) ‘Dikkat Fazlası Bozukluğu’, rastlantısal bölük pörçük olana kucak. Kelimeler, bizim hipnotik ekranlarımızda olduğu gibi artan açlıkla ona doğru akmaz. Sontag’ın dikkati tüketim temelli değildir; var olduğunu bile bilmediği, hele ki istemediği şeye daha hızlı erişim sağlamaz.
Zuylen’in anlattıkları üzerine düşünürken gözden kaçırmamamız gereken nokta var: İnsanın ayrılmaz parçası olan dikkat dağınıklığını, neoliberal kapitalizmin arzuladığı tam odaklanma için yine sistemin izin verdiği sürelerde gerçekleştirilecek pragmatik eylem hâline getirmemek. Zuylen, çalışmasının satır aralarında buna dair uyarılarda bulunuyor.
Bolca Dikkat Dağınıklığı, Marina van Zuylen, Çeviren: Öykü Toros Irvana, Everest Yayınları, 88.