Lewis Carroll’un meşhur Alice hikayesini çoğumuz Disney’in renkli, hareketli dünyasıyla hatırlarız ama Çek yönetmen Jan Švankmajer, 1988 yapımı filmde direksiyonu bambaşka yere kırıyor. Karşımızda böyle şirin masal değil, tavan arasından fırlamış gibi duran, biraz tozlu, biraz tekinsiz görsel deneme.
Zaten filmin başındaki çocuk sesi bizi baştan uyarıyor: “Şimdi film izleyeceksiniz, çocuklar için… Belki değil.”
Öncelikle filmi keşfetme hikayemden bahsetmem gerek. Seve seve tiğim yayıncılardan Aslı Bozlu’nun Letterboxd hesabında, favori 4 filmi arasında gördüm Neco z Alenky’yi. (Burayı okuyorsa, Aslı Abla’ya kocaman selam göndermiş olayım). Aslı ablanın sinema zevkine güvenip ekran başına oturdum gerçekten insanın karşısına her gün çıkmayacak, nevi şahsına münhasır yapımla karşılaştım. İyi ki izlemişim dediğim, sinema ufkuna farklı çentik atan filmlerden biri.
Hikaye KarakterlerFilmin öyle çok ahım şahım, düz çizgide ilerleyen hikayesi. Alice odasında otururken, cam vitrindeki doldurulmuş Beyaz Tavşan birden canlanıp kaçıyor, Alice onun peşine düşüyor. Ama yolculuk bizi bildiğimiz anlamda “Harikalar Diyarı”na değil; eski çekmecelerin, çivilerin, kavanozların tahta kurularının olduğu, klostrofobik tavan arasına götürüyor.
Karakterlerin tasarımları ise filmin en çok akılda kalan, insanı bazen rahatsız eden bazen kendine çeken yönü:
- Alice: Hikayedeki tek kanlı canlı insan. Fakat yer yer küçülüp porselen oyuncak bebeğe dönüşüveriyor.
- Beyaz Tavşan: Alıştığımız aceleci sevimli tavşan yerine; göğsündeki dikişleri sökülen, içinden sürekli talaşlar dökülen dökülen talaşları tekrar çiğneyip yutan, cansız gözlü doldurulmuş hayvan var karşımızda.
- Diğerleri: çoraptan takma dişlerden ibaret olan Tırtıl, sürekli kurulup duran mekanik oyuncaklar gibi davranan Çılgın Şapkacı Mart Tavşanı…
Dürüst olmak gerekirse, film herkese göre değil. Dışarıdan bakan biri için “Saatlerce çekmecenin açılıp kapanmasını, kapı kilitlerini izledik, hiçbir şey anlamadık” hissi yaratması çok normal. Upuzun, neredeyse sessiz kendini tekrar eden sahneleri. Hani sinemadan anlamayan dayıların kafasındaki “sanat filmi” tanımına cuk oturuyor yönüyle.
Ama filmin çekildiği dönemi Çekoslovakya’nın zamanki havasını düşününce, çocuk masalını kadar gri, kadar tekinsiz karanlık atmosferle anlatmaya cesaret etmek kendi içinde takdir edilesi vizyon. Yönetmen büyük iddialarla “şunu eleştiriyorum, bunu anlatıyorum” diye bağırmıyor; sadece stop-motion tekniğinin tıkırtılı, çiğ hareketlerini kullanarak bize takıntılı rüya dünyası sunuyor. Nesnelerin gıcırtısını, eski ahşap kokusunu neredeyse burnunuzda hissediyorsunuz.
Neco z Alenky, izleyeni büyüleyen ya hayatını değiştiren başyapıt olmayabilir; nitekim beni derinden sarsmadı. Ancak stop-motion tekniğinin sınırlarını görmek, eski eşyaların dünyasında biraz kaybolmak sinemada farklı kafaların yaşandığına şahit olmak adına kesinlikle izlenmesi gereken deneyim. En azından, sinema tarihinin en progresif “garip” duraklarından birine uğramış oluyorsunuz.