İSMAIL KAYHAN / AVUSTRALYA – Avustralya’nın ödüllü yeni kuşak Türk yazarı Demet Divarören, ilk kez etkinlikte kendi toplumuyla buluştu.
Yirmi göçmen kadının yazdığı öykülerden oluşan KÖKSAV Kadın Öyküleri Avustralya Grubunun Boynum’daki Ağırlık adlı kolektif kitabının Melbourne’daki tanıtım etkinliğine katılan 200’ü aşkın kişiden biri oldum. Her bakımdan Avustralya’ ilkti.
Edebiyatla ilişkim okurluktan öte değil, nedenle kitap hakkında çok istememe rağmen yazmaya cesaret edebilir miyim, emin değilim. Tabi zaman ‘ halde niye yazıyorsun?’ derseniz yanıtım basit:
Demet ödülü 2017’ yayınladığı Living on Hope Street adlı kitapla kazandı. Kitap zaman en çok satanlar listesine girdi. Yazar, ünlü yayınevi Allen & Unvin iki kitap için sözleşmesi imzalayarak ilki olan Blood Moon Bride’ı geçen yıl yayınladı.
Hem Demet, hem Ender ilk kez Türk etkinliğe katılıp toplumla araya geldi. Her ikisi kırık Türkçeleriyle birer konuşma yaptı.
Demet’in konuşmasını yazılı kağıt üzerinden yaptığını görünce, yazarı biraz daha yakından tanımak için iyi fırsat olacağını düşünüp yayınlamak amacıyla kendisinden istedim. Aşağıda, Demet Divarören’in İngilizce – Türkçe karışık yaptığı konuşma metnini bulacaksınız:
“Merhaba. Türkçem cok iyi degil. Kelimelerim yettiği kadar sizinle Turkçe konuşmaya çalışacağım. Sizin önünüzde olabildiğim kadar dürüst olmak istiyorum. en doğrusu, çünkü siz Boynumdaki Ağırlık kitabını cesaretle, dürüstlükle güzel kelimelerinizle yazdınız, sevginizi, hüzünlerinizi, umutlarınızı sayfaya dökerek.
Ben Adana’ annemin büyüdüğü evde doğdum. Altı aylıkken Avusturalya’ya geldim. Hayatımın yüzde 95’i Avusturalya’ geçti. Sekiz yaşındayken 2 yıl Türkiye’ yaşadım ailemle beraber. iki yıl içinde İngilizceyi yavaş yavaş unutmaya başladım. Türkçe öğrendim. Pekiyi öğrenci oldum. Sabahları, çok erken saatte okulun önünden gazetenin içinde sarılmış haşlanmış nohut yedim, evimizin önünde duran tabla arabasından bol havuçlu şalgam doldururdum sürahinin içine. Geç saatte, teyzemin ayak seslerini takip ederek apartmandan aşağıya inerdim şırdancı arabasından sıcak sıcak şırdan alırdım. Demek istediğim, on yaşında Avusturalya’ya döndüğümde, Türkiye’yi yanımda getirdim.
Avusturalya’ yerimi bulmak, İngilizceyi yeniden öğrenmek, arkadaşlık kurmak, kendime sesime güvenmenin çabasını çok iyi biliyorum.
Kimlik organiktir. Yüreğimizde, geçmişimizde, dilimizde, şarkılarımızda, hafızamızda, yaşar, büyür değişir. Tek kelimeye sığmayacak kadar büyüktür derindir. Kimliğimiz, kim olduğumuzun adını sadece biz verebiliriz.
Ben Arap kökenli Avusturalyalı Türküm. Eşim Hint/Pakistan/katolik. iki üç değil, birçok şeyiz. Çocuklarımız bizim herşeyimiz.
Turkish isn’t my first language. But it is my love language. When my children were born, Turkish words and lullabies spilled out of my mouth. Dandini dandini dastana, şarkısın sen, mavi mavi masmavi, aşkım, hayatım, bebeğim, canım, anneeeeem, şakalar yapıyorum: Dayak yiyeceksin…
Türkçe ana dilim değil, ama benim sevgi dilimdir. İngilizce düşünürüm; Türkçe severim. İngilizce yazarım; Türkçe hissederim. Çocuklarımı Türk kelimeleriyle öpüp koklarım, ninniler, şarkılar söylerim. Birçok kimliğin güzelliğidir.
Sözler hikayeler köprüdür. Tıpkı Boynumdaki ağırlık kitabındaki aynı adlı hikayenin yazari Zübeyde Duman’ın yazdığıi. Ailenin önemini, fedakarlığın ağırlığını, sözlerin değerini acıyla, sevgiyle yazmış.
Hikayeden bölüm: “ çocuklar dışarıda oyunun tadını çıkarırken, ben kendimi tercümanın vakur sorumluluğu içinde bulurdum. Ingilizceyi her söktüğüm kelimeyle, ailem için farkında olmadan sağlam köprüye dönüşüyordum. Dilin sadece kelimelerden ibaret olmadığını, aslında tutunma dalı, hayatta kalma mücadelesi olduğunu yaşlarda anladım.”
Saliha Bayrak’ın Sarı Otobüs hikayesini okuduğumda hem anneyle, hem çocukla empati kurdum. Degişik yerlerde büyümüş olsak annenin çocuğu için endişelenmesini, fedakarlık yapması, çocuğun yeni ülkede mücadele etmesini iyi anlıyorum.
Oğlunun okulunun ilk günü anne cocuğunu endişeyle bekliyor.
“Çocuk olarak inecekti Sarı Otobüsten yoksa çocukluğunu uzaklarda bırakmış göçmen olarak ?… Sarı Otobüs’ün kapısı açıdı, tek başına oturduğu koltuktan kalkıp hamleyle çantasını sırtına taktı…yok gibiydi sarı otobüs için! Yeni ülkeye göç etmek muydu? Yok sayılmak, görülmemek, hiç olmak mıydı? Oysa hiç olmamıştı.”
Beyhan Yılmaz’ın hikayesi İp Çekiliyor bazen şiir gibi, bazen şarkı, bazen bağırış. Bazen güldürücü, bazen üzücü, bazen renkli, hüzünlü umut verici. İp çekiliyor, sözlerinin arasında kendi babamın mücadelesini gördüm. Yirmi sene kinnears ip fabrikasında haftada yedi gün, seksen saat ayakta çalışan fedakar babam. İpler onun ellerinde değildi, yorgunluğunu yutarak makinalarla çalıştı. Beyhan Yılmaz’ın yazısı hayatı, hepimizin mücadelesini birbirimize bağlı muhtaç olduğumuzu çok güzel anlatıyor.
Köksav’ı tüm yazarları kitabı dünyaya getirdiğiniz için tebrik ediyorum. Başarılar diliyorum.
yazıya emoji tepki ver
😡0Kızgın🤣0Hahaha👍0dim.❤️0Muhteşem😢0Üzgün😮0İnanılmazÖnceki haberÖzgür Özel: Türk askerini Yemen’e göndermek Trump’ın planı