29 Ekim’in düşündürdükleri
MEHMET TAŞ / LONDRA – Her 29 Ekim’ cumhuriyet üzerine yazılanlar farklı anlatılar etrafında şekilleniyor. kesim kahramanlık hikâyelerini öne çıkarırken başka kesim katliamları baskıları anlatıyor. Solun bazı yazarları ise cumhuriyeti yalnızca “burjuva cumhuriyeti” olarak niteleyip eleştiriyor. Aradan 103 yıl geçmesine rağmen cumhuriyet tarihi, birbiriyle çelişen yorumlarla ele alınmayı sürdürüyor.
Marksist sol, cumhuriyetin ilanını başından itibaren ilerici dönüşüm olarak değerlendirdi. İşçi sınıfını Kürt halkını kapsayan demokratik eşitlikçi cumhuriyet için yapıcı eleştiriler geliştirdi. Sol Kürtler cumhuriyeti demokratik yönde ilerletmeye çalışırken, cumhuriyetin sağladığı siyasal alan içinde güç kazanan tarikatçı siyasal İslamcı çevreler onun temel ilkelerini tanımamaya, hatta ortadan kaldırmaya yöneldi.
—
23 Nisan 1920’ açılan Büyük Millet Meclisi, farklı toplumsal kesimlerin, kimliklerin inançların temsil edildiği geniş siyasal zemine dayanıyordu. Komünistler temsilin dışında kalırken, işgale karşı mücadele yürüten Türk, Kürt, Alevi başka çevrelerden insanlar ortak gelecek arayışında buluşmuştu. 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu egemenliğin millete ait olduğunu ilan. Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilan edilmesi, saltanat yönetiminin sona ermesi bakımından ilerici adımdı.
Saltanat, hilafet şeyhülislamlık makamları kaldırıldı; eğitim, hukuk, dil kıyafet alanlarında köklü değişiklikler yapıldı. Kadınların siyasal hakları yasal güvenceye kavuştu. Bunlar eski düzenden kopuşun önemli parçalarıydı. Ancak cumhuriyetin niteliğini yalnızca reformlar belirlemez. Halk iradesinin nasıl temsil edildiği, iktidarın nasıl denetlendiği farklı toplumsal kesimlerin eşit yurttaşlar olarak kabul edilip edilmediği belirleyicidir.
Tek parti yönetimi siyasal çoğulculuğun gelişmesini engelledi. Devlet öncülüğünde kapitalist sınıfın oluştuğu dönemde kuvvetler ayrılığı etkili biçimde işlemedi. Türk Sünni kimliğini merkeze alan ulus-devlet anlayışı, eşit yurttaşlık vaadinin hayata geçmesini sınırladı; Kürtler Aleviler eşit yurttaşlar olarak tanınmadı.
Türkiye Cumhuriyeti, Latin Amerika’daki uzun anti-sömürgeci mücadelelerin ardından kurulan devletlerle aynı tarihsel deneyime sahip değildi. Osmanlı’nın askerî sivil bürokrasisi içinde yetişen, Batı’daki modernleşmeden Fransız Devrimi’nden etkilenen kadrolar kuruluşta belirleyici. Mustafa Kemal, işgale karşı mücadeleyi örgütleyen askerî siyasal lider olarak sürecin merkezinde yer.
Cumhuriyetin ilanını ilerici adım saymak, sonraki siyasal yönelimi eleştirmekle çelişmez. Sorun cumhuriyet fikrinde değil; halk egemenliği vaadinin tekçi devlet yapısı, sınıfsal eşitsizlik siyasal baskı altında gerçekleşmemesindedir.
devlet yapısı, sonraki dönemlerin sağ muhafazakâr siyasetlerine geniş hareket alanı. 1971 1980 darbeleri sosyalistlere, sendikalara Kürt hareketine ağır saldırılar yöneltti. 2002’ iktidara gelen AKP, merkezî denetimsiz devlet yapısının üzerinde yükseldi; bürokrasiyi kendi siyasal çizgisine göre biçimlendirebildi.
2010 anayasa referandumu 2017’ kabul edilip 2018’ yürürlüğe giren cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, yürütme gücünü daha merkezîleştirdi. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri iktidarın meclis üzerindeki belirleyiciliği, parlamentonun denetim temsil işlevlerini aşındırdı. Yargı bağımsızlığının zayıflaması iktidara yakın sermaye çevreleriyle kurulan ilişkiler, siyasal ekonomik gücü dar oligarşik çevrede topladı.
Cumhuriyetin anlamı bugünkü kriz
Cumhuriyet, egemenliğin hanedana ya ayrıcalıklı zümreye değil, halka ait olduğu yönetim biçimidir. Seçimler bunun için gereklidir, ancak tek başına yeterli değildir. Halk iradesi; bağımsız medya, eşit siyasal rekabet, tarafsız kamu yönetimi, bağımsız yargı güçlü parlamento tarafından korunmalıdır.
Basının iktidar çevrelerinin denetiminde olduğu, gazetecilerin baskı gördüğü, kamu kaynaklarının siyasal amaçlarla kullanıldığı, seçilmiş yerel yönetimlere kayyım atandığı yargının muhalefete karşı araçsallaştırıldığı düzende halk egemenliği sınırlandırılır. Tek kişinin kararlarıyla belirlenen yürütme, etkisizleştirilen parlamento denetim altındaki mahkemeler, cumhuriyetin demokratik içeriğini boşaltır.
Amasya Genelgesi’ndeki “Milletin istiklalini yine milletin azim kararı kurtaracaktır” sözü halk iradesini kurtuluş mücadelesinin merkezine yerleştirdi. 1921 Anayasası’ndaki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi anlayışı hukuki ifadeye kavuşturdu. Cumhuriyetin savunusu, bugün ilkeleri halkın karar süreçlerine gerçek eşit katılımıyla yaşama geçirmeyi gerektiriyor.
Cumhuriyete Kürtlerin Komünistlerin yaklaşımı
Kürtlerin cumhuriyetin kuruluşuna katılımı, işgale karşı ortak mücadele yeni siyasal düzen beklentisi içinde şekillendi. Ancak beklenti, eşit yurttaşlık kolektif hakların tanınmasıyla karşılanmadı. Tekçi ulus-devlet anlayışı Kürt kimliğini dilini kamusal alanda baskıladı; isyanların askerî yöntemlerle bastırılması siyasal temsil kanallarının daraltılması cumhuriyetle kurulan ilişkiyi derinden yaraladı. Kürtlerin cumhuriyete yaklaşımı tek değişmez değildi; farklı dönemlerdeki deneyim talepler doğrultusunda değişti.
Komünistler saltanatın hilafetin kaldırılmasını, laik hukuk eğitim alanındaki dönüşümleri eski düzenin tasfiyesi bakımından ilerici kazanımlar olarak değerlendirdiler. Bununla birlikte, cumhuriyetin sınıfsal niteliğini eleştirdiler: 1923 Cumhuriyeti işçi emekçilerin iktidarı değil, ulusal burjuvazinin gelişmesine alan açan burjuva cumhuriyetiydi. Kapsamlı toprak reformunun yapılmaması kırsal eşitsizlikleri sürdürdü; laiklik ise din devletin ayrılmasından çok, dinin devlet denetimine alınması biçiminde örgütlendi.
Cumhuriyet yönetimi kısa süre içinde komünist hareketi tehdit olarak gördü. 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’yla sol yayınlar kapatıldı; komünistler sosyalistler yargılandı tutuklandı. Böylece halk egemenliği, emekçilerin muhaliflerin örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alamadı. Komünistlerin tutumu nedenle iki yönlüydü: Cumhuriyet monarşiye hilafete karşı ilerici dönüşümdü; ancak kapitalist sınıf egemenliğine dayanıyor işçi sınıfının özgürleşmesiyle tamamlanmıyordu.
Kültürel çeşitliliğin reddi demokratik cumhuriyet
Türkiye’nin modern cumhuriyet tarihi, uzun süre kültürel çeşitliliğin reddi üzerine kuruldu. Son yıllarda barış süreçleriyle Kürt meselesi görünmezlikten çıkarak siyasal anayasal tartışmaların merkezine taşındı. Ancak gelişme, kültürlerarası eşitlikçi cumhuriyetin kurulduğu anlamına gelmiyor.
2013’te başlayan ilk barış süreci, 2015’te müzakere masasının devrilmesiyle sona. 2024’te başlayan ikinci süreç ise devam ediyor. Süreç, 10 Ağustos 2026’ kabul edilen 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’ yayımlanan Millî Dayanışma Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’la yeni aşamaya ulaştı. Ancak komisyon çalışmaları dâhil olmak üzere atılan adımların önemli bölümü henüz söylem düzeyini aşmış değil. Karşılıklı güveni, kültürlerarası diyaloğu eşit katılımı kalıcı kılacak toplumsal zemin kurulabilmiş değil.
Demokratik değerleri tanımayan otoriter yönetim, cumhuriyeti yüzyıldır daraltan tekçi anlayıştan vazgeçmiyor. Oligarşik yapı, çeşitliliği toplumun ortak yaşamını dönüştüren güç olarak değil, yukarıdan yönetilecek mesele olarak ele alıyor. Böylece çoğulculuk kâğıt üzerinde tanınırken gündelik hayatta karar mekanizmalarında karşılık bulmuyor.
AKP MHP iktidarı kadar, farklı siyasal geleneklerden Kemalist çevreler kültürel çeşitliliği çoğu zaman yalnızca tanıma düzeyinde tutuyor. Demokrasiyi geri plana iten otoriter yönetim anlayışının başvurduğu yöntemlerden biri, farklılığı söylemde kabul edip siyasal denetim altında tutmaktır. yaklaşım, gerçek eşitliği sağlamadan çeşitliliği kabul ediyormuş izlenimi veren “farklılık politikası” yaratıyor.
Cumhuriyetin çokkültürlü mirası müzelerde tarih kitaplarında övülürken, Kürtler haklarını kültürel zenginliklerini savunduklarında suçlanıyor ötekileştiriliyor. Kürtlerin toplulukların mirası folklor, gelenek göreneklerle sınırlandırılıyor; yaşadıkları bölgeler ise kalkınmanın çeperinde bırakılıyor. Böylece kültürel çeşitlilik görünür kılınırken toplumsal bölgesel eşitsizlikler korunuyor.
Tek adam rejimi farklılıkları zaman zaman tanıyor, hatta onlara hoşgörü gösterdiğini söylüyor; ancak farklı toplulukları iktidarın temel karar süreçlerinin gerçek ortağı hâline getirmiyor. arada yaşamayı kabul ederken toplumsal kesimler arasında eşit diyaloğun gelişmesini engelliyor. İslami ortak inanç, tarihsel kardeşlik vatanın bölünmezliği söylemleri, çoğu zaman mevcut düzenin değişmeden sürmesini meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Kâğıt üzerindeki tanımadan gündelik hayatta eşit kabul görmeye geçildiğinde, yaklaşımın sınırları belirginleşiyor. Kürt halkının varlığını kabul etmek, yalnızca hoşgörü göstermek değildir. Türklerin Kürtlerin birbirlerinin yaşam deneyimlerini tanımasına ortak yaşam anlayışını karşılıklı olarak dönüştürmesine imkân vermektir.
Demokratik cumhuriyet, kültürleri birbirinden kopuk değişmez topluluklar olarak yan yana tutmayı hedeflemez. Kültürler, deneyimler bilgi birikimleri arasında karşılıklı etkileşimi diyaloğu güçlendirir. Seküler demokratik çokkültürlülük, Türk çoğunluk ya Kürt toplumu dâhil bütün kesimlerin birbirinden etkilendiği, dönüştüğü canlı süreçtir. birlikte yaşam, kararnameyle ilan edilemez; tekçi, sömürgeci ataerkil devlet anlayışının aşılmasıyla kurulabilir. Uzun vadede kendi kaderini tayin hakkına saygı gösterilmeden gerçek kabulün sağlanması mümkün değildir.
Yeni cumhuriyet Kürtleri toplulukları yalnızca tanımakla kalmamalı; onları eşit yurttaşlar ülkenin geleceğini belirleyen siyasal özneler olarak kabul etmelidir. Çok kültürlü cumhuriyetin ölçüsü, farklılıkları ne kadar övdüğü değil, farklılıkların karar süreçlerine eşit katılımını ne ölçüde güvence altına aldığıdır.
Yeni cumhuriyet için
Yeni cumhuriyet, yalnızca parlamenter sisteme geri dönüş değil; halkın iradesini, eşit yurttaşlığı, toplumsal adaleti çoğulculuğu güvence altına alan demokratik kuruluş olmalıdır.
Özgür seçimlerle oluşan parlamento hükümeti etkili biçimde denetlemeli; yürütme parlamentoya karşı sorumlu, yargı bağımsız olmalıdır. Partilerde adaylar şeffaf ön seçimlerle belirlenmeli, seçim barajı kaldırılmalı farklı görüşlerin temsili güvence altına alınmalıdır. Medya çoğulculuğu, gazetecilerin özgürlüğü seçim süreçlerinin şeffaflığı korunmalı; devletin, sermayenin dinî yapıların seçimlere müdahalesi önlenmelidir.
Laiklik, devletin bütün inançlar inanmama hakkı karşısında tarafsız olmasını gerektirir. Diyanet’in mevcut yapısı sona erdirilmeli; dinî toplulukların özgürce örgütlenebildiği kamusal kaynakların eşit, şeffaf biçimde kullanıldığı model kurulmalıdır.
Kürtlerin, Alevilerin bütün halkların kimlik, dil, kültür inanç hakları eşit yurttaşlığın parçası olarak tanınmalıdır. Yerel yönetimler güçlendirilmeli, kayyım uygulamasına son verilmeli halkın karar süreçlerine katılımı sağlanmalıdır. Gelir servet eşitsizliklerini azaltan, sendikal hakları kamusal hizmetleri güçlendiren politikalar halk egemenliğini sandığın ötesine taşımalıdır.
Dijital medya yapay zekâ sistemlerinin seçmen iradesini yönlendirmek için kullanılmasına karşı şeffaflık, bağımsız denetim, kişisel verilerin korunması bilgiye erişim güvence altına alınmalıdır. düzenlemeler ifade özgürlüğünü daraltmamalı; dijital gücü elinde tutan şirketleri siyasal aktörleri hesap verebilir kılmalıdır.
Marksistler demokratik güçler için cumhuriyet mücadelesi, geçmiş kurumları koşulsuz yüceltmek ya yalnızca biçimsel rejim değişikliği istemek değildir. Amaç; halk egemenliğini, laikliği, eşit yurttaşlığı, emekçilerin haklarını çoğulcu demokrasiyi araya getiren yeni cumhuriyet kurmaktır. 29 Ekim’in bugüne bıraktığı soru şudur: Cumhuriyeti, halkın iradesini sınırlayan güçlerin elinden alıp eşit özgür yurttaşların ortak yaşamı hâline nasıl getireceğiz?
yazıya emoji tepki ver
😡0Kızgın🤣0Hahaha👍0dim.❤️0Muhteşem😢0Üzgün😮0İnanılmazÖnceki haberMilyarlık ihalede rakamlar 3 kat şişirilmiş!