“Şimdiye kadar yapılmış en çarpıcı belgesellerden.”, “Belgesel sinemada yeni ”, “Modern başyapıt.” Yılın en konuşulan filmi olmaya aday You Can See Everything hakkında uluslararası eleştirilerde karşılaşabileceğiniz övgülerden yalnızca birkaçı bunlar. Sahiden kadar iyi yoksa A24 yine şahane pazarlama kampanyası yürütüyor?
Çağdaş komedinin en orijinal zihinlerinden Nathan Fielder’ın, yönetmen Lance Oppenheim‘la birlikte belgesel sinemanın hakikat iddiasını, kameranın arkasındaki otoriteyi seyircinin gördüklerine duyduğu güveni aynı anda sınadığı anlatı var önümüzde. Üstelik bunu Fielder’ın absürtlüğe sırtını dayayan, garip tekinsiz mizahından ödün vermeden yapıyor. Bütün hengâme ise hayli isabetli odak noktası için: yüzyılın en tartışmalı isimlerinden, hikâyesi skandallarla örülü Elizabeth Holmes.
Konu nedir?
Elizabeth Holmes’un hikâyesinden henüz haberdar olmayanlar varsa, internetle tanışmalarından ötürü kendilerini tebrik ederek başlayalım.
zamanlar Silikon Vadisi’nin en parlak yıldızlarından biri olarak gösterilen, buluşuyla kan testlerini kökten değiştireceğini iddia eden Holmes; siyah boğazlı kazağı, -muhtemelen bilinçli olarak kalınlaştırılmış- bariton sesi Silikon Vadisi’yle kusursuz biçimde örtüşen özgüveniyle girişimciden ziyade geleceğin kendisi gibi pazarlanmıştı. gelecek, türlü gelemedi. Teknolojisinin vadedildiği gibi çalışmadığı ortaya çıktı, Holmes yatırımcıları dolandırmaktan 11 yıla kadar mahkûm edildi.
You Can See Everything, Holmes’un cezaevine girmesine 34 gün kala başlıyor. San Diego’daki evine Fielder Oppenheim’ı davet eden Holmes’un beklentisi, kendi anlatısının hâkimiyetini yeniden ele geçirmek belli. partneri Billy’nin gündelik hayatına sızan yönetmenler ise görünenin altındakileri görünür kılma niyetinde. Başlangıçta karşılıklı çıkar ilişkisi gibi inşa edilen düzenek, kısa süre içinde bakışın mülkiyetine dair mücadeleye dönüşüyor. Kameranın neye hizmet ettiği, kimin kimi gözlemlediği, kimin performans sergilediği, nihayetinde kimin filmin asıl öznesi olduğu giderek belirsizleşiyor. Proje üç yıla yayılan, kendi üretim koşullarını anlatının parçasına dönüştüren tuhaf sinemasal organizmaya evriliyor.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Meşhur The Dropout dizisini bile izlememiş biri olarak, Theranos skandalının bütün kronolojisine hâkim olmanın hiç gerekmediğini söyleyebilirim. Holmes’un kim olduğunu, nasıl teknoloji vaadiyle yükseldiğini neden mahkûm edildiğini bilmek yeterli. Hatta mümkünse filmin önemli sürprizlerini önden araştırmayın; biraz bilgisiz kalmak fazlasıyla seyirci lehine çalışıyor.
Nathan Fielder’ı önceki işlerinden tanıyanlar, onun gündelik davranışları sosyal deneylere, bireysel etkileşimleri ise varoluşsal çıkmazlara dönüştürme eğilimine aşinadır. Aynı eğilimleri, belgesel sinemasının gözlemci geleneğiyle karşı karşıya getiriyor Eş yönetmen Lance Oppenheim’ın tekinsiz görsel kompozisyonları atmosferik mizansenlerine kendinizi hazırlasanız iyi edersiniz; zira oldukça “şık” film sizi bekliyor!
İlk intiba?
dolandırıcının evine kamera yerleştirip onunla günlerce sohbet etmenin sinemasal karşılığı ne olabilir? Hele karşınızda, yıllarca yalnızca yatırımcılarını değil; kamuoyunun gerçeklik algısını kendi kurduğu hikâyenin etrafında şekillendirmiş figür varsa. Dahası, bütün hikâyeyi yeniden anlatma işinin komedyene emanet edilmesi başlı başına paradoks değil ? Hem sosyal açıdan en rahatsız edici anları, tür deney laboratuvarına sürüklemeyi meslek edinmiş komedyene.
You Can See Everything, işte tüm paradoksları anlatının temel dinamiklerine dönüştürüyor. Fielder’ın neredeyse ifadesiz yüzü Holmes’un kendinden emin, tekinsiz tavırları arasındaki karşılaşma, zaman zaman psikolojik gerilimi zaman zaman absürt komediyi andırıyor.
Fielder’ın kendine has gözlem yöntemleriyle, Holmes’un mimiklerindeki en küçük değişimi davranışları ardındaki motivasyonları okuma çabası; yine laboratuvar çalışması gibi hissettiriyor. kadının çelişkilerini anlamaya çalışmanın, yaptıklarının sorumluluğunu hafifletmek anlamına gelmediğini; onu tek ahlaki kategoriye hapsetmenin ise düşünsel kolaycılıktan başka şey olmadığını hissediyoruz.
En çok neyi sevdin?
Belgesel sinemaya dair en köklü en temel tartışmalardan biri, belgeselin, gerçekliğin kendisi değil; gerçeklikle kurulmuş ilişki olduğu düşüncesidir. You Can See Everything tartışmanın mirasını muzır soruya dönüştürüyor: Kameranın önündeki kişi, kameranın arkasındakinden daha iyi hikâye anlatıcısı olabilir ? Peki ya yönetmeni bile manipüle edebilecek kadar iyiyse? hâlde izlediğimizin ne kadarı hakikat?
Buradaki asıl hazine, seyirciyle sessizce kurulan sözleşmenin giderek hükümsüz hâle gelmesi. Kameranın orada bulunması, kaydedilenlerin kendiliğinden, müdahalesiz dolayısıyla mutlak gerçeklik taşıdığı anlamına gelmiyor. Holmes açıdan kusursuza yakın sinemasal figür. Geçmişte yalnızca Theranos’un vaatlerini değil; kendi kişiliğini pazarlanabilir anlatıya dönüştürmüş. Şirketin vadettiği gelecek Holmes’un kamuoyuna sunduğu persona birbirinden bağımsız değildi; aynı hikâyenin parçaları olarak satılıyorlardı. Hâl böyle olunca, onun anlatıyı sabote etme yetisini belgesel ekibine karşı kullanıp kullanmadığını idrak etmeye çalışmak oldukça sıra dışı deneyim. Filmin en sevdiğim tarafı, kendisi hakkında türlü sabitlenmeyen kanaatlerimizin, üç saat boyunca biçim değiştiren kolektif kafa karışıklığına dönüşmesi.
Başlıktaki “Her şeyi görebilirsin” iddiası yüzden giderek daha ironik ürkütücü anlam kazanıyor. Her şeyi görmek, her şeyi bilmek anlamına gelmiyor. Gördüklerimiz çoğaldıkça neye baktığımızdan daha az emin oluyoruz.
En az neyi sevdin?
Ortaya çıkan eserden bağımsız olarak, olumlu eleştirilerin dozunu. You Can See Everything‘in belgesel sinema tarihinde özel yerde konumlanacağını kabullenmek, üzerine uzun uzadıya konuşulmayı hak ettiğini teslim etmek gerekiyor. Ancak sinemasal açıdan tazeliği iki ikonik karakterin aynı anlatıda buluşmasının yarattığı heyecan, kantarın topuzunu miktar kaçırıyor.
Modunu nasıl etkiledi?
Salondan çıktıktan sonra insanın çevresine biraz daha kuşkuyla bakası geliyor. bakımdan pek ferahlatıcı deneyim sayılmaz.