siyasi krizi yalnızca kişisel hırs, kırılmış gurur ya yenilgiyi kabullenememe açıklamak ilk bakışta cazip görünür. Çünkü tür açıklamalar hızlıdır, anlaşılırdır insanlara psikolojik olarak tatmin edici cevap verir. lider neden geri çekilmez? Çünkü vazgeçilmezliğinin sorgulanmasına dayanamaz. Neden yenilgiyi kabul etmez? Çünkü kendisi hakkında yıllar içinde kurduğu hikâyenin çöküşünü kaldıramaz. Neden başarılı halefi tehdit olarak görür? Çünkü halef, aynı seçmene başka yolun mümkün olduğunu gösterir.
Bütün bunlarda doğruluk payı vardır. Fakat sorun tam burada başlar. siyasi kriz yalnızca bireyin ruhsal savunma mekanizmalarıyla açıklanmaya başladığında, siyasetin asıl zemini geri çekilir. Kurumlar, çıkar ilişkileri, parti içi iktidar yapıları, hukuk düzeni, medya atmosferi tarihsel bağlam görünmezleşir. Geriye, neredeyse klinik vaka gibi ele alınan “lider” kalır.
Oysa siyaset yalnızca kişiliklerin sahnesi değildir. Siyaset, kişiliklerin içinde hareket ettiği iktidar ilişkilerinin alanıdır.
Freud açısından bakarsak, burada basit kibir meselesinden daha karmaşık savunma düzeni görürüz. İnsan benliği, özellikle uzun yıllar boyunca kendisini belirli hikâyenin merkezine yerleştirmişse, hikâyenin çöküşünü kolay kolay kabullenmez. Kişi yalnızca koltuğu, unvanı ya makamı kaybetmez; kendisi hakkında kurduğu anlatının tutarlılığını kaybetme tehlikesiyle karşılaşır.
yüzden başarılı halef, mağlup olmuş lider için sıradan rakipten daha tehlikelidir. Rakip dışarıdadır; onun varlığı beklenir, hatta çoğu zaman onun üzerinden kimlik kurulur. Ama halef içeriden gelirse, aynı kuruma, aynı seçmene, aynı mirasa seslenir. En önemlisi şunu gösterir: Başka türlü mümkünmüş.
Freudcu anlamda narsisistik yara tam burada açılır. Seçim yenilgisi çeşitli gerekçelerle açıklanabilir. Koşullar, medya, ittifak dengeleri, seçmen davranışı suçlanabilir. Ama başarılı halefin varlığı başka soruyu gündeme getirir: Eğer başka türlü mümkün idiyse, yıllardır savunulan yol gerçekten zorunlu muydu?
soru yalnızca bugünü değil, geçmişi yaralar.
Fakat Freud bize yalnızca ilk katmanı gösterir. Benliğin kendisini nasıl koruduğunu, yenilgiyi nasıl rasyonalize ettiğini, hatayı nasıl dışsallaştırdığını anlatır. koruma çabasının hangi dile büründüğünü anlamak için Nietzsche’ye ihtiyaç vardır.
Nietzsche açısından mesele artık yalnızca yaralanmış benlik değil, güç istencidir. Siyasal aktörler iktidar arzularını çoğu zaman çıplak biçimde dile getirmezler. “İktidarımı korumak istiyorum” demezler. Bunun yerine “kurumu koruyorum”, “partinin hafızasını savunuyorum”, “ilkesel davranıyorum”, “ihanete karşı duruyorum”, “hukuku temsil ediyorum” derler. Güç arzusu, ahlaki dile tercüme edilir.
Nietzsche’nin bizi rahatsız eden tarafı tam budur: Yüksek ahlaki cümlelerin arkasındaki güç ekonomisini sorgular. insanın ne söylediğinden çok, sözün hangi iktidar konumunu koruduğuna bakar. yüzden “haklılık ısrarı” dediğimiz şey, bazen hakikat sevgisinden değil, kaybedilen merkezi yeniden kurma arzusundan doğar.
Burada lider yalnızca haklı olduğunu kanıtlamaya çalışmaz. Kendisinin hâlâ ölçü olduğunu, hâlâ merkez olduğunu, hâlâ onsuz düşünülemeyecek siyasi anlam taşıdığını kanıtlamaya çalışır. Başarılı halefin tehdidi buradadır. Halef yalnızca yeni yönetim önermez; eski merkezin artık zorunlu olmadığını gösterir.
aynı zamanda değer krizidir. Çünkü eski liderlik yalnızca kararlar üzerinden değil, değerler üzerinden kurulmuştur. “Doğru olan budur”, “makul olan budur”, “sorumlu siyaset budur”, “ülkeyi tanıyan akıl budur” gibi cümlelerle siyasal ahlak inşa edilmiştir. Başarılı halef ahlakı doğrudan reddetmese bile, fiilen aşındırır. Çünkü başka yolun seçmenle temas kurabildiğini, umut yaratabildiğini, örgütü harekete geçirebildiğini gösterir.
noktada mesele artık yalnızca “kim lider olacak?” sorusuyla sınırlı kalmaz. Daha derin soru şudur: Yıllarca siyasal gerçeklik diye sunulan şey gerçekten gerçeklik miydi, yoksa belirli iktidar konumunun kendi varlığını sürdürmek için ürettiği yorum muydu?
Ama Nietzsche tek başına yetmez. Çünkü güç istencini yalnızca bireysel irade olarak okursak yine psikolojiye geri düşeriz. Asıl soru şudur: güç istenci hangi maddi kurumsal ilişkiler içinde etkili olur? kişinin haklılık ısrarı, tek başına milyonlarca insanın iradesinden daha ağır basamaz. Bunun için kurumlar, hizipler, mahkemeler, medya düzeni, bürokratik alışkanlıklar siyasal çıkar hesapları gerekir.
İşte burada Marx devreye girer.
Marksist açıdan bakıldığında, kişilik merkezli açıklamalar fazla konforludur. Çünkü dikkati bireye toplar yapıyı geri plana. Oysa siyasal krizlerde asıl soru hiçbir zaman yalnızca “ kişi neden böyle davranıyor?” değildir. Asıl soru şudur: davranış hangi ilişkiler ağı tarafından mümkün kılınıyor kimin işine yarıyor?
liderin geri dönme arzusu psikolojik olabilir. Ama arzunun siyasal sonuç üretebilmesi için aygıta ihtiyacı vardır. Parti içi gruplar, hukuk mekanizmaları, medya dolaşımı, çıkar blokları egemen siyasal düzen arzuyu ya sınırlar ya kullanışlı hâle getirir. Dolayısıyla mesele yalnızca kişinin kendisini vazgeçilmez sanmasının çok üstündedir. Mesele, bazı yapıların vazgeçilmezlik yanılsamasından fayda üretmesidir.
Marksist bakış bize şunu hatırlatır: Siyasette hiçbir kriz yalnızca kişisel değildir. Kişisel gibi görünen her kriz, belirli maddi çıkarların, kurumsal pozisyonların iktidar mücadelelerinin içinden geçerek biçim kazanır. liderin egosu, ancak yapının ihtiyacıyla birleştiğinde tarihsel etki yaratır.
nedenle bugünkü tartışmayı yalnızca “kaybettiğini kabul edemeyen lider” anlatısına sıkıştırmak yetersizdir. Elbette kaybetmeyi kabul edememe vardır. Elbette narsisistik yara vardır. Elbette başarılı halefin yarattığı psikolojik tehdit vardır. Ama bütün bunlar sadece ilk düzeydir.
Daha derinde başka şey işler: Eski siyasal aklın kendi zorunluluğunu kaybetme korkusu.
Çünkü başarılı halef yalnızca yeni lider değildir. Başarılı halef, geçmişe yönelmiş sorudur. Eğer bugün başka türlü mümkünse, dün neden mümkün değildi? Eğer bugün kitleler başka siyasal enerjiye cevap veriyorsa, dün enerji neden bastırıldı? Eğer bugün değişim umudu üretilebiliyorsa, yıllarca seçmene neden imkânsızlık anlatıldı?
İşte yüzden başarılı halef, başarısız lider için rakipten daha tehlikelidir. Rakip dışarıdaki düşmandır; halef içerideki karşı-kanıttır.
Popüler politik psikoloji bize konuda önemli ama sınırlı açıklama sunar. Bilişsel uyumsuzluk, kendini haklılaştırma, grup düşüncesi, narsisistik yaralanma gibi kavramlar elbette işe yarar. Fakat kavramlar siyasetin maddi zemininden koparıldığında, krizi bireyin zihnine hapseder. zaman siyaset tür terapi odasına dönüşür. Oysa mesele terapiyle çözülecek kişilik sorunu değil, iktidarın kendisini hangi yollarla yeniden üretmeye çalıştığıdır.
Freud bize benliğin kendi hikâyesini nasıl savunduğunu gösterir. Nietzsche, savunmanın nasıl ahlaki üstünlük diline büründüğünü gösterir. Marx ise psikolojik ahlaki dilin hangi iktidar ilişkilerini örttüğünü gösterir.
Üçü birlikte okunduğunda tablo daha berraklaşır: Kriz yalnızca kişinin neyi kaybettiğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda siyasi anlatının, güç konumunun kurumsal düzenin çözülme krizidir.
yüzden bugün tartışılan şey, yalnızca liderin neyi kaybettiği perspektifinden değerlendirilemez. Asıl mesele, kaybı kabul etmeyen siyasal aklın topluma daha ne kadar kaybettirebileceğidir.
belki en rahatsız edici soru şudur: liderin egosu siyaseti rehin alır, yoksa zaten çürümüş siyasal düzen egoyu kullanışlı araç hâline getirir?
yazıya emoji tepki ver
😡0Kızgın🤣0Hahaha👍0dim.❤️0Muhteşem😢0Üzgün😮0İnanılmazÖnceki haberÖzgür Özel yeni dönemin yol haritasını belirledi: Hangi adımlar atılacak?