Önceki yazıda Elon Musk’tan söz etmiştim. Marsa kent kuracak inşaları oraya taşıyacağını söylüyor. Elon Musk’tan söz açılmışken, Philipp Staab’dan söz etmek gerekir. Staab, Dijital Kapitalizm (=Digitaler Kapitalismus, 2021, 3. Baskı) adlı kitabında kapitalizmin dijitalleşmesi dijital kapitalizm arasında önemli ayrım yapar. Kapitalizmin dijitalleşmesi, mevcut kapitalist üretim süreçlerinin dijital teknolojilerle yeniden örgütlenmesi anlamına gelir. zamanlar devasa fabrikalar, üretimin neredeyse bütün aşamalarını tek mekânda toplardı. Ford fabrikaları adeta küçük kentler gibiydi; hammaddeler taraftan girer, nihai ürün taraftan çıkardı. Bugün ise dijital teknolojiler sayesinde üretim küresel ölçekte parçalanabilmektedir. otomobilin motoru başka ülkede, freni başka ülkede, direksiyonu bambaşka yerde üretilebilir; tüm süreç bilgisayar sistemleri üzerinden planlanır, tasarlanır koordine edilir. Staab’ın işaret ettiği ilk dönüşüm budur: kapitalist üretimin dijital araçlarla yeniden örgütlenmesi: Dijitalleşen kapitalizm. Kapitalizmin dijital teknolojiyi kullanması.
Fakat bunun yanında dijital kapitalizm vardır. Burada artık yalnızca üretim süreçlerinin dijitalleşmesinden değil, bilginin, verinin kullanıcı faaliyetlerinin doğrudan sermayeye dönüştürülmesinden söz ederiz. X, Google, Amazon ya benzeri platformların temel hammaddesi çelik, kömür ya petrol değildir; veri, dikkat, davranış, ilişki gündelik hayatın dijital izleridir. İnsan yalnızca tüketici ya çalışan olarak değil, veri üreten, iz bırakan, izlenen, sınıflandırılan yönlendirilen varlık olarak sisteme dâhil edilir.
Dijital kapitalizm tartışmasında önemli olan noktalardan biri piyasanın yapısındaki değişimdir. Klasik liberal anlatıda piyasa, farklı aktörlerin karşılaştığı görece tarafsız alan olarak düşünülür. Dijital kapitalizmde ise platformlar yalnızca piyasada rekabet eden şirketler değildir; çoğu zaman piyasanın kendisini kurar, erişimi düzenler, görünürlüğü belirler, kuralları koyar kullanıcıları kendi ekosistemlerine bağımlı hâle getirir. Böylece piyasa, kamusal ya tarafsız alan olmaktan çıkar; özel şirketlerin sahip olduğu kapalı denetlenebilir iktidar alanına dönüşür.
Bana göre burada ortaya çıkan en önemli sorunlardan biri, klasik sanayi kapitalizmiyle birlikte oluşmuş kurumsal toplumsal kültürün giderek çözülmesidir. Geleneksel kapitalizm sömürüden bağımsız değildi; fakat uzun mücadeleler sonucunda işçi temsilcilikleri, sendikalar, toplu sözleşmeler, işyeri kreşleri, lojmanlar, sosyal haklar belirli kurumsal karşılaşma alanları ortaya çıkmıştı. Çatışmalı olsa işçi işveren aynı mekânda karşılaşıyor, birbirini tanıyor, örgütleniyor, pazarlık ediyor belli toplumsal ilişki içinde konumlanıyordu.
Dijitalleşen kapitalizmde özellikle dijital kapitalizmde ise ortak mekân kurumsal ilişki giderek zayıflamaktadır. Çalışanlar çoğu zaman aynı işyerini maz, aynı vardiyada yan yana gelmez, aynı deneyim etrafında kolektifleşemez. Platform işçiliği, uzaktan çalışma, taşeronlaşma, algoritmik denetim esnek istihdam emeği parçalara ayırır. İşçi artık yalnızca patronla değil; görünmeyen algoritmalarla, puanlama sistemleriyle, performans ölçümleriyle sürekli izleyen dijital düzeneklerle karşı karşıyadır.
Klasik sanayi kapitalizminde işin örgütlenmesinde daha görünür hiyerarşi vardı. Patronun altında yöneticiler, onların altında müdürler, şefler, ustalar ustabaşılar bulunurdu. Üretimi doğrudan denetleyen, işçiye ne yapacağını söyleyen, onu hızlandıran, azarlayan ya gerektiğinde cezalandıran kişiler belliydi. İşçi, kimin tarafından kontrol edildiğini çoğu zaman görürdü. Denetimin yüzü, sesi, bedeni vardı. Günümüzde ise denetim giderek dijitalleşmekte kişisizleşmektedir. Kontrol eden kişi ortadan çekilir; onun yerini hedefler, tablolar, veriler, algoritmalar, puanlar performans ölçümleri. Artık şefin sürekli başınızda durmasına gerek yoktur. Sistem size ne kadar üretmeniz ne kadar hızlı çalışmanız, ne kadar görünür olmanız, ne kadar verimli olmanız gerektiğini zaten bildirir. Böylece denetim, dışarıdan gelen açık emir olmaktan çıkar; gündelik işleyişin içine yerleşmiş görünmez baskıya dönüşür.
Daha önemlisi, denetim yalnızca yukarıdan aşağıya işlemez. Çalışanların birbirini denetlemesi sağlanır. Örneğin fabrikada günlük üretim hedefi belirlendiğinde, işçilerin her birine ayrı ayrı emir verilmesine gerek kalmayabilir. “Bugün yüz araba üretilecek” denir hedef işçilere bırakılır. Hedefe ulaşılamadığında herkes zarar göreceğini bilir. Böylece işçiler, üretimin aksamaması için birbirlerini hızlandırmaya, kontrol etmeye, uyarmaya baskılamaya başlarlar. Patronun ya şefin doğrudan uygulaması gereken baskı, işçilerin kendi aralarındaki ilişkilere devredilir. noktada, davranışçı psikolojiden tanıdığımız ödül ceza mekanizmaları devreye girer. Çalışırsanız takdir edilirsiniz, maaşınızı alırsınız, sistemin içinde kalırsınız. Yavaşlarsanız, hedefleri tutturamazsanız, yeterince uyum sağlayamazsanız dışarı atılırsınız. Fakat artık dışarı atılma yalnızca patronun kişisel kararı gibi görünmez. Sistem işlemektedir; ölçümler bunu göstermiştir, performans düşüktür; hedefler tutmamıştır. Böylece işten çıkarma, kişisel kötülük olmaktan çıkarılıp teknik zorunluluk gibi sunulur.
Eskiden patron, şef ya yönetici “kötü adam” rolüne girmek zorundaydı. İşçiyi azarlayan, işten atan, cezalandıran, üretim baskısını doğrudan temsil eden figür vardı. Bugün ise rol büyük ölçüde sisteme devredilir. İnsanlar “patron istediği için” değil, “hedefler tutmadığı için”, “verimlilik düştüğü için”, “puanlar yeterli olmadığı için”, “algoritma böyle gösterdiği için” dışarı atılırlar. Böylece kararın arkasındaki sınıfsal iktidar görünmezleşir. Patron ise süreçte kendisini iyi niyetli, hoşgörülü, babacan ya anacan figür olarak koruyabilir. Çünkü olumsuzlukların çoğu artık doğrudan ona havale edilmez. Çalışanlar birbirleriyle rekabete sokulur, birbirlerini denetler, birbirlerine kızar, birbirlerini yetersiz bulur kimi zaman birbirlerinin dışlanmasına aracılık ederler. Sınıfsal çatışma dikey düzlemde patrona yönelmek yerine, yatay düzlemde işçiler arasında dolaşmaya başlar. dijital esnek kapitalizmin en tehlikeli yönlerinden biridir. Emek sermaye arasındaki temel karşıtlık görünmezleşir; işçiler birbirlerine rakip, engel ya tehdit gibi görünmeye başlar. Aynı baskının altında çalışan insanlar, ortak sorun etrafında birleşmek yerine, birbirlerini sorunun nedeni olarak görürler. Rekabet, dayanışmanın yerini alır; performans ölçümü, ortak deneyimin yerini alır; algoritmik denetim, sınıfsal çatışmanın üzerini örter.
Elon Musk gibi figürlerle çalışanların doğrudan karşılaşmaması düzenin parçasıdır. Çalışan, çoğu zaman sermaye sahibinin kendisiyle değil; yöneticilerle, uygulamalarla, hedeflerle, puanlama sistemleriyle dijital ölçümlerle muhatap. En tepede duran kişi neredeyse ulaşılmazdır. Ona çalışılır, onun şirketi için değer üretilir, onun serveti büyütülür; fakat onunla hiçbir zaman gerçek karşılaşma yaşanmaz. Böylece iktidar hem her yerdedir hem hiçbir yerde görünmez. Sonuçta sistem kendi kendini yönetiyormuş gibi görünür. Oysa burada kendiliğinden işleyen doğa yasası yoktur; belirli sermaye düzeni, kendi denetim cezalandırma mekanizmalarını kişisizleştirerek gizlemektedir. İşçiler birbirlerini denetledikçe, birbirleriyle rekabet ettikçe birbirlerinin dışlanmasına aracılık ettikçe, patronun uygulaması gereken şiddet yatay ilişkilere dağılır. Böylece sınıf çatışması ortadan kalkmaz; yalnızca yön değiştirir, üzeri örtülür çalışanların kendi aralarındaki gerilimlere dönüştürülür.
durum, emek sermaye arasındaki ilişkinin yalnızca ekonomik değil, toplumsal boyutunu aşındırır. zamanlar sömürüye karşı kolektif hafıza, dayanışma örgütlenme imkânı yaratan işyeri deneyimi, dijital kapitalizmde çözülür. İnsanlar aynı şirket için çalışsalar bile birbirlerini tanımayabilir, aynı baskıyı yaşasalar bile bunu ortak sorun olarak adlandıramayabilirler. Böylece yalnızca emek değil, emekçilerin birbirleriyle kurabilecekleri bağlar parçalanır. Burada otoriter eğilimlere elverişli zemin oluşur. Çünkü dijital şirketler çoğu zaman yenilik, özgürlük, hız, yaratıcılık bireysel seçim diliyle konuşurlar; fakat iç işleyişleri demokratik değil, hiyerarşiktir. Şirketler, ne kadar katılımdan açıklıktan söz ederlerse etsinler, nihai karar yetkisi sermaye sahibinde, yönetim kadrolarında ya platformun görünmez algoritmalarındadır. Karar veren karardan etkilenenler arasındaki mesafe büyür.
Demokrasi kapitalizm arasındaki gerilim burada daha görünür hâle gelir. Demokrasi eşit söz hakkına, katılıma ortak karar alma fikrine dayanır. Kapitalizm ise mülkiyet, kâr, rekabet yönetme hakkının sermaye sahibinde yoğunlaşması üzerine kuruludur. gerilim yeni değildir; kapitalizmin başlangıcından beri ekonomik iktidarın yoğunlaşması demokratik eşitlik ideali arasında uyumsuzluk vardır. Dijital kapitalizm uyumsuzluğu azaltmaz; tersine, onu hızlandırır görünmezleştirir.
Elon Musk çağın en çarpıcı figürlerinden biri olarak burada belirir. Musk yalnızca girişimci ya teknoloji insanı değildir; aynı zamanda dijitalleşen kapitalizmin otoriter arzusunu temsil eden figürdür. Kendi şirketlerinde emeği yoğun biçimde örgütleyen, uzayı yeni pazar kaçış alanı olarak düşünen, sosyal medya platformunu satın alarak kamusal tartışmanın altyapısına müdahale eden sermaye figürüdür. Burada tek insanın iradesi, milyonlarca insanın iletişim alanı, çalışma düzeni gelecek tahayyülü üzerinde belirleyici olabilmektedir.
nedenle dijital kapitalizm yalnızca teknolojik dönüşüm değildir. Aynı zamanda demokrasinin alanını daraltan, karar yetkisini görünmez merkezlerde toplayan toplumsal ilişkileri piyasa mantığına göre yeniden kuran iktidar biçimidir. Musk gibi figürler dönüşümün yalnızca sonucu değil, taşıyıcılarıdır. Onların özgürlük diye sunduğu şey çoğu zaman herkesin özgürlüğü değil; sermayenin engellenmeden hareket edebilme, piyasaları yeniden kurabilme, emeği denetleyebilme gerektiğinde dünyadan bile kaçabilme özgürlüğüdür.
anlamda dijital kapitalizm, kalabilme özgürlüğünün karşısında yer alan yeni güç olarak düşünülebilir. Çünkü insanlara ortak dünyada kalmayı değil; hareketi, kopuşu, hızlanmayı, esnekliği yerinden edilmeyi dayatır. Emekçiyi işyerinden, yurttaşı kamusal alandan, insanı kendi verisinden, toplumu ortak karar alma imkânından koparır. Sonunda geriye, hareket edebilen sermaye yerinden edilen insanlar arasındaki büyük eşitsizlik kalır.
Nuh’un Gemisi Elon Musk
Elon Musk’ın Mars vizyonu. Üretilen uzay araçlarıyla çok sayıda insanın Mars’a taşınması orada kendi kendine yeten yeni kent kurulması düşünülüyor. proje, çağdaş Nuh’un Gemisi hayalini andırıyor. Ne var ki kez gemiye kimlerin bineceğini Tanrı’nın ahlaki ölçütleri değil, sermayenin ölçütleri belirleyecek. Nuh’un Gemisi’nde kurtuluş, hayatta kalmayı hak ettiği düşünülenlere tanınmıştı; Musk’ın gemisinde ise başka dünyada yaşama imkânı, yolculuğun bedelini karşılayabilenlere ya gelecekteki emeğini yolculuk için borçlandırabilenlere açılacak.
Tam burada, “herkes gidebilir” sözüyle özgürlük arasındaki çelişki ortaya çıkar. insanın başka gezegene gidebilmesinin koşulu yeterince paraya sahip olmak, malını mülkünü satmak ya yeni dünyadaki emeğini daha en baştan borçlandırmaksa, burada söz konusu olan özgürlük değildir. satın alınabilir kaçış hakkıdır. Parası olan, felaketten uzaklaşma, korunma başka yerde yeniden başlama imkânına sahip olur; parası olmayan ise kendisinin yaratmadığı yıkımın sonuçlarıyla birlikte geride bırakılır.
Dünyayı kirleten, kaynakları yağmalayan, doğayı sınırsız büyüme arzusuna teslim eden kapitalist düzenin ayrıcalıklı sahipleri, şimdi kendilerine yeni yaşam alanı aramaktadır. Dünyayı yaşanamaz hâle getirenler, onun yıkıntıları arasında yaşamak zorunda kalmayacakları gelecek düşlemektedir. Onlar için başka gezegen yeni başlangıcın imkânı olurken; geride kalanlara, özellikle yoksullara, tükenmiş batmakta olan dünya bırakılacaktır. Böylece felaket bile ortak yaşanmayacak; kıyametin içinde dahi sınıfsal ayrım kurulacaktır.
Zenginlerin kaçış imkânı elbette yeni değildir. Daha önce savaşlardan, salgınlardan, ekonomik çöküşlerden toplumsal huzursuzluklardan kaçmak için daha güvenli mahallelere, başka ülkelere, korunaklı adalara ya kapalı sitelere sığınıyorlardı. Fakat Mars fantezisinde ayrıcalık artık kozmik boyut kazanır. Önceden aynı dünyanın içinde kendilerine ayrı mekânlar kuruyorlardı; şimdi aynı dünyayı mak zorunda kalmayacakları kadar uzağa gitmeyi hayal ediyorlar. Sanki geride kalanlarla aynı gezegende yaşamak bile artık tahammül edilmezmiş gibi, kurtuluşu dünyadan bütünüyle kopmakta arıyorlar.
Fakat Mars hayalinin ardında bundan karanlık arzu vardır: Kapitalizmin, kendisini yalnızca yoksulların yaşamından değil, onların emeğine olan bağımlılıktan kurtarma arzusu. Yeryüzünde ayrıcalıklıların hayatı, ne kadar görünmez kılınsa başkalarının emeğine dayanır. Onların evlerini temizleyenler, çocuklarına yaşlılarına bakanlar, yediklerini üretenler, siparişlerini taşıyanlar, fabrikalarda çalışanlar, kentlerin gündelik düzenini ayakta tutanlar vardır. Sermaye, kendisini üstün bağımsız göstermeyi sever; oysa bütün ihtişamı, görünmez kılmaya çalıştığı insan emeğinin üzerinde yükselir.
Mars’ta kurulacak yeni kent fikrinde ise zorunlu karşılaşmanın ortadan kaldırılabileceği hayal edilir. Temizliği robotlar yapacak, üretimi otomatik sistemler sürdürecek, fabrikaları makineler işletecek, gündelik hayatı yapay zekâ yönetecektir. Böylece ayrıcalıklılar, yalnızca yoksulları yıkıma uğramış dünyada bırakmakla kalmayacak; onlarla aralarındaki son zorunlu bağı, yani emek ilişkisini koparabileceklerini düşüneceklerdir. Artık yalnızca “sizden uzakta yaşayacağız” değil, “size ihtiyaç duymadan yaşayacağız” denmektedir.
nedenle Mars’a kaçış, yalnızca coğrafi uzaklaşma projesi değildir. Aynı zamanda sınıfsal karşılaşmadan, bağımlılıktan, borçluluk duygusundan sorumluluktan kaçma arzusudur. Teknoloji burada insanların ortak yükünü hafifleten olanak olarak değil, ayrıcalıklıların geri kalan insanlardan bütünüyle bağımsızlaşmasının aracı olarak belirir. Yoksulların artık yalnızca gözden uzak tutulduğu değil, emeklerine varlıklarına ihtiyaç duyulmadığı düzen tahayyül edilmektedir.
Belki çağdaş Nuh’un Gemisi’ni eskisinden ayıran en ürkütücü yan budur. Nuh’un gemisi, yeni hayatın yeniden çoğalabilmesi için canlıları beraberinde taşıyordu. Musk’ın hayalindeki gemi ise geride kalanları yalnızca dışarıda bırakmakla kalmaz; onların emeğine, varlığına ortak dünyaya duyulan ihtiyacı teknolojik olarak sona erdirme düşü taşır. Böylece kurtuluş, birlikte hayatta kalmak değil; başkalarına artık hiç ihtiyaç duymayacak kadar uzaklaşmak anlamına gelir.
Uzaya Kaçışın Eski Hikâyesi
Kapitalizmin uzaya kaçış anlatısı yalnızca bugünün Mars hayalinde ortaya çıkmış değildir. Soğuk Savaş yıllarında yeryüzünde yoksulluk, eşitsizlik siyasal huzursuzluk büyürken, gözler yeniden gökyüzüne çevrilmişti. Ronald Reagan döneminde geliştirilen kamuoyunda “Yıldız Savaşları” adıyla bilinen savunma projesi, savaşı yeryüzünden uzaklaştırabilecek teknolojik kurtuluş imgesi üretti.
anlatıda savaş artık kentlerin yıkıldığı, insanların öldüğü, çocukların sakat kaldığı, toplumların korku yasla parçalandığı felaket olarak görünmüyordu. Savaş, uzay boşluğunda karşılaşacak roketlerin, uyduların, lazerlerin teknolojik sistemlerin mücadelesi gibi tahayyül ediliyordu. Devletleri temsil eden aygıtlar, sanki iki futbol takımı gibi gökyüzünde karşı karşıya gelecek; insanlar ise yeryüzünde büyük ekranlardan karşılaşmayı izleyeceklerdi. Bizim tarafımız kazanacak, ama bize hiçbir şey olmayacaktı. Savaşın acısı, yası ahlaki ağırlığı görünmezleşecek; geriye teknolojinin büyüleyici gösterisi kalacaktı.
Oysa savaşın gökyüzüne taşınacağı vaadi, savaşın ortadan kalkması anlamına gelmiyordu. Tam tersine, yeryüzündeki eşitsizliğin, yoksulluğun siyasal öfkenin üzerini örten yeni hayal üretiyordu. İnsanlara, içinde yaşadıkları dünyanın adaletsizliğini değiştirmek yerine, dünyanın üzerinde yükselen teknik mucizelere hayran olmaları öğretiliyordu. Yoksulluk sürüyor, sosyal haklar geriliyor, silahlanmaya ayrılan kaynaklar büyüyordu; fakat bütün bunlar güvenlik, ilerleme insanlığın korunması diliyle meşrulaştırılıyordu.
Soğuk Savaş’ın Yıldız Savaşları anlatısıyla bugünün Mars hayali arasında bakımdan derin akrabalık vardır. Birinde savaşın sonuçlarından teknoloji sayesinde korunacağımız söylenir; diğerinde dünyanın çöküşünden başka gezegene giderek kurtulabileceğimiz vaat edilir. Her ikisinde aynı temel düşünce gizlidir: Yeryüzündeki düzeni daha adil, daha yaşanabilir daha insani hâle getirmek yerine, onun sonuçlarından kaçabilecek kadar güçlü ayrıcalıklı olmak.
Kapitalizm, yarattığı yıkımı ortadan kaldırmak yerine, yıkımdan korunmayı yeni ayrıcalık yeni pazar hâline getirir. Dün nükleer tehdide karşı gökyüzüne kurulacak teknolojik kalkan vaat ediliyordu; bugün iklim felaketine, toplumsal çöküşe gezegenin tükenişine karşı başka dünyada yeni hayat vaat ediliyor. Dün savaşın güvenli gösteriye dönüşeceğine inanılması isteniyordu; bugün ise kıyametten kurtulmanın uzay gemisine binebilecek kadar güçlü olmakla mümkün olacağı ima ediliyor.
Özgürlük Olarak Kaçış
Musk’ın hayali özgürlük diliyle anlatması tesadüf değildir. Neoliberal dünyada özgürlük, giderek herkes için yaşanabilir hayat kurma imkânı olmaktan çıkar; kötüleşen koşullardan bireysel olarak kaçabilme gücüne dönüşür. İyi eğitimi satın alabiliyorsan özgürsün; özel sağlık hizmetine erişebiliyorsan özgürsün, güvenli bölgede yaşayabiliyorsan özgürsün; ülke çökerse başka ülkeye, dünya çökerse başka gezegene gidebiliyorsan özgürsün.
Böyle özgürlük anlayışı eşitsizliği ortadan kaldırmaz; tersine, eşitsizliği özgürlüğün koşulu hâline getirir. Çünkü bazı insanların hareket edebilmesi, bazı insanların yerlerinde kalmaya mecbur bırakılmasına dayanır. Bazıları dünyayı dolaşırken, bazıları onların evlerini temizler; bazıları güvenli ülkelere geçerken, bazıları sınır kapılarında bekletilir; bazıları başka gezegene gitmeyi hayal ederken, bazıları içme suyuna, temiz havaya yaşanabilir kente erişemez.
Mars’a yerleşme fikri nedenle eski sömürgeci hayalin teknolojik devamı olarak okunabilir. “Yeni dünya”, “boş toprak”, “yeniden başlangıç” “öncü insanlar” gibi imgeler, geçmişte güçlülerin kendi şiddetlerini ilerleme medeniyet adı altında meşrulaştırmalarına hizmet etmişti. kez gidilecek yer Mars olsa temel soru değişmez: Yeni dünyaya hangi eski düzen taşınacaktır? Yeryüzünde adil hayat kuramayanların Mars’ta kuracağı kent gerçekten yeni toplum olacaktır; yoksa eşitsizliğin havasız, kapalı kaçışı olmayan tekrarı ?
Gitmek Kalmak
Yerleşik topluma geçişle birlikte insan yaşadığı mekâna bağlandı. Toprak yalnızca yaşam alanı değil, kuşaktan kuşağa devredilen kader hâline geldi. İnsanlar dedeleriyle aynı köyde doğdu, aynı toprağın üzerinde yaşadı çoğu zaman aynı yerde. Dünya, uzun süre, insanın doğduğu yerden ibaretti.
Kapitalizm ise büyük ölçüde hareket kentleşme düzeni olarak gelişti. Üretimin belirli merkezlerde toplanması, insanları merkezlere çekti. Toprağa bağlılık çözülürken göç, dolaşım, yerinden olma yeniden başlama deneyimleri büyüdü. Özgürlük fikri tarihsel hareketin içinde anlam kazandı. Özgürlük, yalnızca efendiye bağlı olmamak değil; doğduğun yerde kalmaya mahkûm olmamak, hareket edebilmek, sınırları aşabilmek kendine başka hayat kurabilmekti.
Fakat kopuş yalnızca kurtuluş getirmedi. İnsan toprağa bağımlılıktan kurtulurken, kez işe, piyasaya, ücrete sürekli hareket etme zorunluluğuna bağlandı. Artık aynı köyde yaşamaya mecbur değildi; fakat geçinebilmek için işin bulunduğu yere gitmek, iş bittiğinde yeniden taşınmak, sürekli kendisini yenilemek her kaybı yeni başlangıç gibi göstermek zorundaydı. Hareket edebilme özgürlüğü, zamanla hareket etmek zorunda kalmanın buyruğuna dönüştü.
Richard Sennett’in modern kapitalizmin esneklik vaadine ilişkin eleştirisi tam burada anlam kazanır. Sürekli değişmeye, yer değiştirmeye yeniden başlamaya zorlanan insan, görünüşte bağımsızdır; fakat hayatına süreklilik kazandıracak bağlardan, mekânlardan ilişkilerden giderek yoksunlaşır. Ona hareketlilik ayrıcalık gibi sunulur; oysa çoğu zaman hareketlilik, güvenli yere sahip olamamanın başka adıdır.
Bugün ise özgürlük meselesi başka eşiğe gelmiştir. Çünkü artık bazıları için gitmek, dünyayı değiştirmemek için kullanılan kaçış biçimine dönüşmektedir. Dünyayı onarmak yerine onu terk etmek; ortak geleceği savunmak yerine kendine özel çıkış kapısı satın almak; geride kalanlarla birlikte yaşamanın sorumluluğunu üstlenmek yerine onlardan bütünüyle uzaklaşmak… Bütün bunlar özgürlük adı altında sunulmaktadır.
Oysa özgürlük yalnızca gidebilmek değildir. Bazen özgürlük, terk etmek zorunda kalmayacağımız dünya kurabilmektir. Kendi yaşadığımız yeri yıkıma teslim etmemek, başkalarının emeğini görünmezleştirmemek, felaket geldiğinde yalnızca kendimiz için çıkış aramamak, kalmayı mahkûmiyet olmaktan çıkarıp ortak iradeye dönüştürmektir.
Mars’a yerleşme hayali, insanlığın ortak geleceğine duyulan umuttan çok, ortak kader fikrinin çöküşünü anlatır. Dünyayı yaşanamaz hâle getiren ekonomik teknolojik kudret, şimdi başka gezegene kaçışı özgürlük gibi sunmaktadır. Oysa parası olanın gidebildiği, olmayanın felaketin ortasında bırakıldığı dünyada özgürlükten değil, tahliye ayrıcalığından söz edilebilir.
Çağdaş Nuh’un Gemisi’nde kurtuluş insanlığın ortak hakkı değildir; bedelini ödeyebilenlerin ayrıcalığıdır. Geride kalanlara ise hem yıkılmış dünya hem acımasız mesaj bırakılır: Siz özgür değildiniz, çünkü dünyadan ayrılacak paranız yoktu.
Belki bugün özgürlüğü yeniden düşünmek tam buradan başlamalıdır:
Bazen özgürlük gitmek değil, kalabilmektir.
parça, “kalabilme özgürlüğü” düşüncesini soyut kavram olmaktan çıkarıp yaşanmış, bedensel tarihsel hafızaya bağlıyor. Özellikle “gitmek zorunda bırakılmak” “kalmak için direnmek” arasındaki karşıtlık çok güçlü.
Devam edecek…